28 Ağustos 2010 Cumartesi

“Es-sohbet-ü bilâ çay / Kes semai bilâ ay”
Çaysız sohbet aysız gökyüzü gibidir.
Devamını Oku!

14 Ağustos 2010 Cumartesi

men caveze haddehu inkalebe dıddahu

haddine tecavüz eden şey zıddına inkılab eder
Devamını Oku!

29 Haziran 2010 Salı

allah abesle iştigal etmedi

yaşasın tedbirsizlik
yaşasın iyi kalpli ölüler!
ve bağırsakları ince neşterlerle doğranmış
ince neşterlerle liğme liğme cesetler
kendi ipini yağlayan cellatlar
urganı boynuna geçiren ulu’l emr
devir sizin

bırakın su buharlaşarak gelsin artık, yağmurla sönsün
bırakın, dünya biraz da böyle dönsün
bırakın namuslu her insan namusuyla ölsün
bırakın tufanlar kavursun aydınlığı
dişi develer yapsın bizlere kadınlığı
ve bir meni tanesi için ne denli anlamlıysa hayat
o denli anlam kazansın madem
o denli anlam kazansın uhreviyyat
secde kaldırıldı namazdan
haber salın güneşe

bırakın
bırakın artık, gârib, hüküm sürsün
arz makulden muzdarib
Devamını Oku!

20 Haziran 2010 Pazar

Fıkıh, Hukuk ve Müslümanlar

Modernizm yerine post-modernizmden bahsettiğimiz bu günlerde, pozitif hukuk eğitimi alan öğrencilerin İslam’a hukuk teorisi bakımından nasıl destek verebileceği sorgulanıyorsa, bunun da ötesinde modern dünyaya adilane/islamî bir hukuk sistemi getirmek amaçlanıyorsa, karşımıza üç temel yol çıkmaktadır:





1- İlk olarak, dünkü “İslam Hukuku”nu, yani fıkhı olduğu gibi alıp bugüne uygulayabiliriz. Bu “iktibasa” dayalı bir “kodifikasyon” olacak ve bu tarz kanunlaştırmaların taşıdığı bütün olumsuz yönleri bünyesinde barındıracaktır. En temel olarak geçmişte fıkıhçılar eliyle ortaya konulan bu hukuk sisteminin konjonktür ve şartlar gözetilmeden, daha önceki şartlara binaen inşa edildiğinden dolayı bugüne tam anlamiyle hitap etmesi mümkün gözükmemektedir. Saltanat rejimi dahilinde geleneksel dönemde oluşturulmuş hukuki kavram ve kurumların bugünkü toplumsal yaşamla tam anlamıyla örtüşemeyebileceği açıktır. Teknolojik gelişmenin önümüze sunduğu farklılaşmalardan dolayı “hukuk boşluklarının" çok sık olacağından bahsetmiyorum, hukuk boşlukları doldurulur. Lakin, hukukun temel iskeleti bugünkünden uzak bir medeniyet tarafından inşa edildiğinden dolayı kavramsallaştırmada, anlamlandırmada, anlatmada, uygulamada, büyük sıkıntılara boğulabilme ihtimalimiz çok kuvvetlidir. Gerçekten de, hukuk akıp giden ve sürekli değişen bir sistem olmaya mecburdur. Nass’lar (yani Allah’ın aksi iddia edilemez ve yorumlamaya açık olmayan net emirleri) her daim sabit olsa da, geri kalan bütün normlar gelişime açık olmalıdır. Doğrudan, örnek olarak, “Hanefi” fıkhını alıp bugüne uygulamaya çalışmak hukukun gelişime ve değişime açık olan yönünü yok saymak ve İslamî toplumsal yaşamı hiç gelişip değişmeyen bir toplumsal yaşam olarak algılamakla eşdeğerdir.

Geçmişte oluşturulmuş fıkhın bugüne getirilmesiyle oluşacak kanunlaştırma ancak geleneksel fıkıh eğitimi almış bireyler vasıtasıyla gerçekleştirilebilir. Bu noktada pozitif hukuku bilmenin hiçbir önemi yoktur.

Olumsuz yanları bir yana, öte yandan bu kodifikasyon çalışması tam anlamıyla İslamî, zira tam anlamıyla (bugünkü batılı terminolojiye karşı) ümmî (yani, anadan doğma gibi, temiz ve saf) bir yapı oluşturacaktır. Bu kodifikasyon çalışmasının daha Batı düşünsel egemenliği avuçlarının arasına kıstırmadan ve düşün dünyamız batılı kavramsallaştırmalarla herc-ü merc olmadan önce tamamen İslam’a dayanılarak inşa edildiğinden dolayı içerisinde İslamî medeniyet havzasına yabancı herhangi bir hüküm barındırmayacağından emin olabiliriz. Karşımızdaki her bir norm varlığını İslamî Aklın etkinliğine borçlu safa bugünden daha yakın normlar olacaktır ve bu saflığı baltalayan yegane unsur dönemin bugünden daha ümmi olan “aklı”nın çalışmasıyla sınırlı kalacaktır.



Hülasa, direkt “iktibas” yöntemini benimsemek hukuk sisteminden batılı dezenformasyonu ve batının oluşturduğu kavramsal kirliliği uzak tuttuğu gibi, bugüne hitap etmeyen, bugünün insanıyla muhattap olmayan, bugünün problemlerini çözümlemekten aciz bir hukuk sistemini elimize verecektir.







2-Günümüzde İslamî akıl ve vicdana dayanılarak Batı’nın beşeri kavramsallaştırmalarından bir eleme çalışması yaparak, ideal bir hukuku baştan inşa etme çabasına da girilebilir. Bu çabada esas olan silip süpürmek yerine iyi olanı alan ve kötü olanı bırakan bilinçli bir İslamî akıl inşa edebilmektir. Sonrası, bu akıl vasıtasıyla batının ortaya koyduğu sosyal bilimlerin fonksiyonlarını sonuna kadar zorlamak ve temel ilke ve değerlerini Kur’an’dan alan ve İslami düşünüş tarzını kendisine payanda belleyen bir hukuk sistemi inşa etmektir. Bu hukuk sistemi materyalistik temel yerine teistik bir temeli kendisine baz aldığı için batı menşeili hukuk sistemlerinden çok daha adil ve hakkaniyete uygun bir hukuk sistemi olacaktır. Her ne kadar Batı’lı kavramsallaştırma ve terminolojiyi araç olarak kullansa da temellerini İslam’dan almasından ve aşkın bir yaratıcının varlığını peşinen kabul etmesinden dolayı “Adalet”e çok daha yakın bir hukuk sistemi karşımıza serilecektir. Çünkü bu sistemde ana maksat kamu vicdanını teskin etmek ya da kamu düzenini idame ettirmek değil, adaleti tesis etmektir. Sadece bu anlayış bile hukuk sisteminin temellerine yerleştirildiğinde (belki daha az işlevsel gibi gözükse de) çok daha adilane bir hukukun egemen olacağından bahsedilebilir.

Bu kodifikasyon bugünün pozitif hukuk eğitimi alanları tarafından gerçekleştirilebilir. Bu eğitimi alanların İslamî akıl ve vicdana sahip olmaları gerekmektedir. Bu akıl ve vicdanı oluşturabilmiş her birey bu hukukun inşasına katkıda bulunabilir.

Lakin, bu tarz bir kodifikasyonun “İslamî”liği büyük tartışmalar altında ezilmeye mahkumdur. Temellerini İslam Düşüncesi’nden alsa da bütün binanın “Seküler-Batı tuğlaları”yla inşa edilmiş olması bu hukukun İslamîliğine zeval getirebilir. Bu çalışmanın olsa olsa “teistik” bir çalışma olduğu, elimizdeki hukukun olsa olsa “teistik bir hukuk” olduğundan bahsedilebilir.

Hülasa; temel ilke ve değerlerini Kur’an ve İslamî Akıl’dan alan böyle bir kodifikasyon, seküler hukuktan çok daha adilane bir hukuk sistemi bize bahşedebilecek olsa da, modernitenin getirdiği Batı’lı kavramsallaştırmalardan ve terminolojik kirlilikten ziyadesiyle etkileneceği ve neticede asla “özgün” olamayacağı için İslamîliği yönünden de tartışmaya açık olacaktır. Bu çalışma, ne yeni bir medeniyet inşası olacaktır, ne de bize özgü olan eski medeniyetin tekrar canlandırılışı: Bu çalışma sadece Batı Medeniyeti’nin ve modernitenin bulgularının tekrar tasnifinden ibaret kalacaktır. İslamî bir tasnif, lakin neticede sadece bir tasnif.





3-İslam Medeniyeti’nin inşa ettiği ve bugün modern Batı’nın ortaya koyduğu iki hukuk sistemini karşı karşıya koyarak ve sürekli Kur’an’a ve Sünnet’e danışarak yeni bir hukuk oluşturulabilir.

Bu şekilde oluşturulan bir hukuk sistemi tabiatı itibariyle günümüzle muhatap olacaktır. Güncel sorunlara, güncel uyuşmazlıklara yine güncel çözümler sunmaya gücü yetebilecektir. Öte yandan İslam Fıkhıyla da karşılaştırmalı üretildiği için meselelere bakışında İslamî ve özgün bir felsefeyle kuşanacağı da açıktır. Bu çalışma sayesinde iki hukuk sisteminin de temel yapı taşları meydana dökülecek, Kur’an ve Sünnet derinlemesine incelenecek ve hangisinin “hem güncel hem İslamî ve özgün” olabileceğine karar verilecektir. Bu sayede ilk şıkkın olumsuz yönü olan devre hitap etmeme ihtimalinden uzaklaşılmış olacak, ikinci şıkkın olumsuz yönü olan “Batılı Kirlenmeden” de olabildiğince uzak durulmuş olacaktır. Başka bir söyleyişle, inşa edilen hukuk hem olabildiğince özgün hem de elden geldiğince güncel bir kimlik kazanacaktır.

Bu hukuk sisteminin inşası ise hem geleneksel İslam Hukuku eğitimi almış ve bu eğitimi tam anlamıyla sindirip içselleştirmiş, hem de modern hukuku derinlemesine idrak etmiş bireyler eliyle mümkündür. Yani, geleneksel eğitimle modern eğitim müşterek çalışıp ideal bir sentezleme meydana getirmelidirler. Fakat bu noktada esas olan iki hukuk sisteminden norm aşırarak yeni bir tanesini inşa etmek değil, gerçekten ayırt edici ve bilinçli bir akılla “İslamî, adil ve özgün” normlardan oluşan bir Hukuk inşa edebilmektir. Elbette bu inşa sürecinde aynı meseleye modern ve geleneksel çözüm meydana dökülecektir, lakin esas olan Allah’ın Kur’an’ında ve Resul’ü eliyle neyi emir, tavsiye ve teşvik ettiğini anlamak olmalıdır. Bu anlaşıldıktan sonra hem güncel meselelerle muhatap hem de adil ve özgün bir hukuk sistemi inşa etme imkanı avuçlarımızın arasına kıstırılacaktır.

Lakin, bu çalışmanın da dezavantajlı bir noktası olacaktır. Öncelikle usül baştan belirlenecek ve bu usüle göre modernite denilen pis çukurun içinde çalışma gereksinimi ortaya çıkacaktır. Doğal olarak modernist akıldan gereğinden fazla etkilenen veya gereğinden fazla fundemantelist olan yaklaşımlar vücut bulabilir. Bunların uzlaştırılması ve hakkaniyetli bir dengeye ulaşılması ise gerçekten ütopik gözüken zorlu bir süreçtir. Bu süreç boyunca çok çeşitli tartışmaların ve uyuşmazlıkların ortaya çıkması da kaçınılmazdır. Bu tartışmaları sağ salim geçebilmek ise bu hukuk inşa metodunun en zor kısmı gibi gözükmektedir. Ama dikkat edilmelidir ki, bu anlayışa göre esas olan ne fıkıh ne de modern hukuk sistemidir. Bunlar sadece ikincil kaynaklar olarak değerlendirilmelidir. Esas olan, Kur’an’a ve Sünnet’e ve bunların getirdiği temel ilke ve değerlere mutabık, bu kaynaklara dayanan, hem güncele hitap eden hem de köküne kadar İslamî olan adil bir hukuk sistemi getirebilmektir. Bu anlayışın ayırt edici noktası ise bu sistemi getirmeye çabalarken modernitenin önümüze serdiği kavram ve olanaklardan da yararlanılabileceği, bu kaynaklardan yararlanmakta bir sorun olmadığının kabulüdür.. Bahsettiğimiz inşa süreci gerçekten meşakkatli bir yol olsa da devrin müslümanı bu riski almaya mecburdur.

Devamını Oku!

18 Mayıs 2010 Salı

pervane-i hengame

ve her adımıyla umman çalkalanır
ümmü gülsüm susar haşyetten
haşyetten bir müşrikin yüreği parçalanır
tutuşur bütün tütünler
ırmaklar sarhoş olur, islambulî durulur
her adım attığında kurşunlar vızıldar
aheste bu kez, serserî hatta, derbeder
vahiy iner dağlara, dağlar parçalanır
her adımda bir transeksuel hüngür hüngür ağlar
güneş hicap eder, ay doğar gündüze
güneşsiz gündüz olmaz, ay parçalanır
her adımda beyrut'ta bir militan ölür
ah! diye bir figan kopartır ölüm
bir siyonist kendi başını kopartır tutar da boynundan
her adımda çocuklar dişlerini gösterir analarının koynundan
her adımda bir mushaf baştan başa sirkeye bulanır
yollar elektriklenir, ağaçlar birbirlerine dolanır
her adımda
kum'da bir molla ağlar,
bütün hindistan ağlar
her adımda gürül gürül bir haşyet çağlar
ve her adımda bir müslüman yıllanmış bir şarap açar
mütesettir bir kadın şuh bir kahkaha atar
her adımda arapça kelimelerinden birini kaybeder
ve her adımda bir hamas'lı namlusunu dayar
kendi göğsüne, kalbine, kafatasına, bilmemneyine!
sosyalist ingiliz bir vekil fabrika açar
ve her adımda bir arslan kükreyerek bir kediden kaçar
umman çalkalanır, gök devrilir, güneş gözyaşları saçar
her adımda kainat bir yıldız sıkar arzın alnının çatına
ya rabbi! yeter, yeter ya rabbi!
haşyetten kusuyorum.
Devamını Oku!

17 Mayıs 2010 Pazartesi

şuera ve afyodizyak

mütekebbir şairlere verin bu ülkenin iplerini
mistik, absurdist, muhtedi, öksüz; hiç farketmez
şairlere teslim edin meclisi
teslim edin ki
mavi çinilerden çeşme içre saraylar olsun ve
ve bütün dağlar yeşil bandanalı mücahitlerin olsun
vallahi
şairlere verin memleketi
bürokratik koridorlar tekrar oğlancılarla dolsun

islamcı bir şair kadar kibirliydi gece
kepek yerine kül yağdı saçlarımdan
son sarma sigaramı da içime çekince
aforizmik heyulalar parçalayacağım, inancım tam

hallac ruhunu allah'ın ruhunda eritti
allah ibrahim'i ismail'i ile eğitti
yûnûs sadece asasının dilini bilen bir yiğitti
lâkin, delikanlı şairler çoktan alıp başını gitti

yol açın oğlancılara!
kutsayın livatayı!
madem ki isyan bu denli çekici
verin bu memleketi, şairlerin olsun
bürokratik koridorlar romantik oğlancılarla dolsun
iblis, bu adamların ruhlarını kibriyle semirtti
zaten,
zaten delikanlı şairler çoktan alıp başını gitti.

-bir gece, anayasa çalışırken, 3:50 suları
takvimleri bozalı çok oldu.-
Devamını Oku!

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Polisiye Bir Macera

Adamın biri Hz. İsa’ya “Sana yoldaş olabilir miyim” diye teklifte bulunur. Teklifin kabul edilmesi üzerine beraber yola koyulurlar. Bir nehir kenarına varınca yemek molası için otururlar. Yanlarında üç çörek vardır. İkisini yerler, biri artar. Bu arada Hz. İsa nehre su içmeye gider. Döndüğünde üçüncü çöreği bulamaz. Adama “Çöreği kim aldı?” diye sorar. Adam “Bilmiyorum” diye cevap verir.

Tekrar yola düşerler. Yolda iki yavrulu bir geyik görürler. Hz. İsa yavrulardan birini çağırır, keser, etinin bir kısmını kızartarak yerler. Yemekten sonra Hz. İsa geyik yavrusunun kalıntılarına “Allah’ın izniyle canlanıp kalk” der, yavru derhal canlanıp kalkarak oradan uzaklaşıverir.
Bu olay üzerine Hz. İsa yoldaşına sorar: “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah için söyle, üçüncü çöreği kim aldı?” Adam yine “Bilmiyorum” diye cevap verir.
Bir müddet sonra bir göle varırlar, Hz. İsa adamın elinden tutar, su üstünde yürüyerek karşıya geçerler. Gölü aşınca Hz. İsa “Sana az önceki mucizeyi gösteren Allah hakkı için soruyorum: Üçüncü çöreği kim aldı?” der. Adamın cevabı değişmez: “Bilmiyorum.”
Yolları bir çöle düşer; otururlar. Hz. İsa bir yere kum ve toprak yığar “Allah’ın izniyle altın ol” der, yığın altına dönüşür. Hz. İsa altını üçe bölerek adama “Üçte biri benim, üçte biri senin, üçte biri de çöreği alanın” deyince, adam “Çöreği alan bendim!” diye gerçeği heyecanla itiraf eder.
Bunun üzerine Hz. İsa “Altının hepsi senin olsun” diyerek adamı terk eder.
Adam altının başında dururken yanına iki haydut gelir. Onu tehdit ederek altını almak isterler. Adam: “Altınları üçe bölebiliriz.” der. Adamın teklifi kabul edilir. İçlerinden birini, yiyecek almak üzere şehre gönderirler.
Şehre giden adam, yolda “Niye altını onlarla bölüşeyim, alacağım yiyeceğe zehir katar onları öldürürüm, böylece altının hepsi bana kalır” diye düşünür ve yemeğe zehir katıp döner.
Altının yanında kalanlar da “Niye ona altının üçte birini verelim, dönünce onu öldürür, altını ikimiz paylaşırız” diye konuşup anlaşırlar. Adam dönünce onu öldürürler, fakat zehirli yemeği yiyince de can verirler; böylece altın çöl ortasında, üç cesedin arasında sahipsiz kalır.
Daha sonra yolu olay yerinden geçen Hz. İsa, durumu görünce yanındakilere “İşte dünya budur, ondan sakının” der.

Devamını Oku!