Kendisine bu işi verenleri düşündü. Uzun boylu adam bu metruk arazide güç de olsa ilerleyerek çantasındakileri hedefe ulaştırmak zorundaydı. Bu meşakkatli bir görev olabilirdi, fakat hayatî bir ihtiyaçtan hasıl olmuştu belli ki. Uzun uzun attı adımlarını, biliyordu ki bu terk edilmiş topraklarda yol başka türlü bitmezdi…
Bir adımı diğerini kovalıyordu, nâçâr bir aceleyle arşınladı boş sokakları. Koca köyde kendisinden başka hareket eden bir şey yoktu sanki. Evlerin perdeleri sıkı sıkı örtülmüştü, gömülü bir sessizlik bunaltıcı rüzgarla birleşerek tüm muhiti çepeçevre sarıyordu. Neden diye sormadı bu sefer. En son “nasıl olduğunu anlıyorum, peki ama neden?” diye sorguladığında aklını kaybetmenin eşiğine gelmişti. Görev buydu, ve yapılması gerekiyordu. “Bazen her şey çok basittir” diye düşündü belki bininci kez kendini şartlandırmak için. “Neden’i bırak, ve nasıl’a bak!”
Bakıyordu işte. Bu Allah’ın belası sokakları hızlı adımlarla arşınlamak zorundaydı. Belki bininci kez yol kenarlarında çürümeye terk edilmiş ekinleriyle boş bir köyü hızlıca terk edip diğerine geçiyordu. Nihaî hedefi çok uzaktı. Ve şunu fark etmişti ki; ne kadar uzak olduğunu düşündükçe o kadar uzaklaşıyordu…
Gecenin köründe ışık yoksunu bu dünyada yerdeki toprağı arzın merkezine doğru gömerek ilerliyordu işte. Belinde her adımıyla bacaklarına çarpan çantası, sırtında çadır bezinden bozma yeşil mantosu ve mantosunun cebinde 20 dakkalık molalarında hayatını yaşanılır kılan piposu ile… Gündüzleri nefes alırken genzini yakan güneş, şimdi yerini iliklerine kadar donduran buz gibi bir rüzgara bırakmıştı. Köyün son evlerini de arkasında bıraktığında, hastalıklı bir yeşile çalan çimlere baktı. Son zamanlarda toprak da yaşama sevincini kaybetmişti. Ya çamur grisi, ya bozkır sarısı ya da çürük bir yeşildi tüm dünya. Yarım saniyeliğine de olsa can çekişen bir böceğe takıldı gözleri. Hiçbir sebep yokken ölüyordu o da işte, belki de kucak dolusu sebeple eriyordu kurtuluşuna…
Mutlak bir kararlılıkla gözlerini tekrar önüne dikti. Hep böyle olurdu; çaresizlik psikolojisi ve boşvermişlik hissi yerini aptalca bir itaate ve kırılmaz bir imana bırakırdı. Neden olduğunu bilmese de bu yolu adımlamak zorundaydı. Önemsemese dahi, arkasındaki önemseyenler için dünyanın en mühim işini yaptığını kendisine tekrarlayarak yaptığına devam etmek zorundaydı. Sonsuza kadar tekrarlanacağa benzeyen bu gayrisamimi seremoni aslında bu bitkin adam için hayatın ta kendisiydi…
İnsanların oyalanması gerekir. Eğer yeterince boş zamanları olursa her şeyi değiştirebilecek kudretin avuçlarının arasında olduğunu kavrayabilirler çünkü. Bu yüzden özellikle ortalamanın üzerinde zekâya sahip insanlar sürekli meşgul tutulmalıdırlar. Bunun en iyi yollarından birisi de sosyal ve psikolojik tüm baskı unsurlarını ustaca kullanarak sebep yoksunu bir amaç uğruna onları manipüle etmektir. Çoğusu olayları idrak edemez ve bertaraf edilmiş olur, geri kalan ise gerekli çoğunluktan yoksun marjinal bir ses olarak “doğru yaşadığının sımsıkı bilincinde” toprakla buluşuncaya kadar didişir hayatla…
Bizim adamımız da birinci çeşit insanlardandı. Gözlerinde umudun ışığı ve dağları yüz çevirten azimli çehresiyle, tüm benliğini titreten yeni bir kararlılık ifadesiyle devam etti yoluna. Bu çanta, sahibine ulaşmalıydı! “Neden, niçin? Çantada ne var? Kendisinin yürüyerek fersah fersah yol katetmesinden daha mantıklı bir yol yok mu?” bunlar önemsiz sorulardı. Kendisine düşen işi yapıp gururla kenara çekilmek tekrar yegane amacı olmuştu işte.
Durmadan yürüdü yeşil paltolu adam. Yürüdükçe yeni yollar serildi önüne, ama o hiçbirine sapmadı. Emredildiği gibi, daha kendisi doğmadan çizilen rotasında devam etti yolculuğuna.
Yoldaki böcek kendisinden daha mutluydu…
Devamını Oku!
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hikayeler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
20 Kasım 2008 Perşembe
19 Kasım 2008 Çarşamba
Mustaz'af
Kadim bir risaletle kendini tenvir eden mustazaf, en meşakkatli yollarda dahi hüdayı zikredecektir mütemadiyen. “Allah’ından bulsun!” beddualarına inat; Allah’ını arayan koca bir kainat tir tir titreyerek el bağlar önünde. Hüzün galebe çalmıştır artık. Öfke pompalanmıştır damarlara bir kez. Püsküren bir volkan kadar gizemli, alevlerle boğuşan küçük bir çocuğun feryadı kadar fasih, bir intihar çiçeğinin alacalığındaki mü’min kendi savaşını kendi vermektedir elinde zülfikarıyla.
Bin başlı bir arslan çıkar karşısına. Bin pençesinde binler tırnağıyla. Geçip gitmek; yeis dolu mağlubiyet. Dövüşmek; intihar.
Zor kararların sert mizaçlı adamı ağlamaklıdır şimdi. Çaresizlik yolunu demir orakla biçtiğinde tüm kuvveti yersizdir artık. Zülkifar paslı bir metal parçası, 40 yıllık tecrübe; lüzumsuz malumatlar silsilesi…
Kasvet içini sarmalarken olduğu yere yığılır Mustazaf. Ağlamak tek çıkar yol. Her damla dökülen gözlerden, toprağı yeşerten bereketin ilahi yansıması. Her hıçkırık boğaza düğümlenmiş kırmızı bir fular. Bir fular ki, sıkıldıkça ancak sahibini hür kılar…
İnkılab vakti gelip çatmıştır işte. Saadet düşmanı düzenin paslı bira göbeğine hançer üstüne hançer çalmak bir vazifedir şimdi. Tekerrür ederek hortlayan binyılların müfritliği bir peygamberin vahiy menşeili sabrı ve dağları yüz çevirten celaliyle tekrar mağlup kılınmalıdır.
Mesuliyet kurşun gibi çöker mustazafın yüreğine. Artık risaletiyle beşeriyete mihmandar olacak bir güneş de indirilmeyecektir günahkar arza. Bismillah deyip yüklenir bîperva. Kadim öğretiyi tez elden şahsında diriltmelidir şimdi.
Kitab’la kuşanır silahtan evvel. Kalbini cendereye alan tağuta karşı yine kalble mücahede etmelidir. Nefsiyle yaptığı şedit muharebenin ardından zafer çanları art arda çaldığında sıra zülfikarındadır şimdi. İmanla sarılır silahına, tek hamlede boy hizasına dek kaldırır.
Silahını kavrayan her bir parmağından tarifsiz bir kuvvetle geçmektedir ateşle terbiye edilmiş kanı. Bu kez aklı kalbi ve elleri müşterek çalışmaktadır işte. Allah’ın kitabında methettiği insan-ı kâmil’e her zamankinden yakındır artık. İmanının verdiği özgüvenle doğrulur yığıldığı yerden yavaş yavaş.
Şimdi dağlar mazlum ovalara art arda kayalar yuvarlayarak hüsranla ulumaktadır karşısında. Nehirler selam vermeden geçmenin korkusuyla daha da aheste sulamaktadır mücrim toprağı. Şimşekler yeisle çakmaktadır, bulutlar yağmuru boca ederken mahcup mahcup bakmaktadır mustazafa…
Arslanlar kedileşip kaçışırken önünden, semaya çevirir başını şükranla. Tarihteki son büyük kırılmayı elleriyle yapacak olmanın haklı gururuyla atar ilk adımını puslu istikbâle…
Devamını Oku!
Bin başlı bir arslan çıkar karşısına. Bin pençesinde binler tırnağıyla. Geçip gitmek; yeis dolu mağlubiyet. Dövüşmek; intihar.
Zor kararların sert mizaçlı adamı ağlamaklıdır şimdi. Çaresizlik yolunu demir orakla biçtiğinde tüm kuvveti yersizdir artık. Zülkifar paslı bir metal parçası, 40 yıllık tecrübe; lüzumsuz malumatlar silsilesi…
Kasvet içini sarmalarken olduğu yere yığılır Mustazaf. Ağlamak tek çıkar yol. Her damla dökülen gözlerden, toprağı yeşerten bereketin ilahi yansıması. Her hıçkırık boğaza düğümlenmiş kırmızı bir fular. Bir fular ki, sıkıldıkça ancak sahibini hür kılar…
İnkılab vakti gelip çatmıştır işte. Saadet düşmanı düzenin paslı bira göbeğine hançer üstüne hançer çalmak bir vazifedir şimdi. Tekerrür ederek hortlayan binyılların müfritliği bir peygamberin vahiy menşeili sabrı ve dağları yüz çevirten celaliyle tekrar mağlup kılınmalıdır.
Mesuliyet kurşun gibi çöker mustazafın yüreğine. Artık risaletiyle beşeriyete mihmandar olacak bir güneş de indirilmeyecektir günahkar arza. Bismillah deyip yüklenir bîperva. Kadim öğretiyi tez elden şahsında diriltmelidir şimdi.
Kitab’la kuşanır silahtan evvel. Kalbini cendereye alan tağuta karşı yine kalble mücahede etmelidir. Nefsiyle yaptığı şedit muharebenin ardından zafer çanları art arda çaldığında sıra zülfikarındadır şimdi. İmanla sarılır silahına, tek hamlede boy hizasına dek kaldırır.
Silahını kavrayan her bir parmağından tarifsiz bir kuvvetle geçmektedir ateşle terbiye edilmiş kanı. Bu kez aklı kalbi ve elleri müşterek çalışmaktadır işte. Allah’ın kitabında methettiği insan-ı kâmil’e her zamankinden yakındır artık. İmanının verdiği özgüvenle doğrulur yığıldığı yerden yavaş yavaş.
Şimdi dağlar mazlum ovalara art arda kayalar yuvarlayarak hüsranla ulumaktadır karşısında. Nehirler selam vermeden geçmenin korkusuyla daha da aheste sulamaktadır mücrim toprağı. Şimşekler yeisle çakmaktadır, bulutlar yağmuru boca ederken mahcup mahcup bakmaktadır mustazafa…
Arslanlar kedileşip kaçışırken önünden, semaya çevirir başını şükranla. Tarihteki son büyük kırılmayı elleriyle yapacak olmanın haklı gururuyla atar ilk adımını puslu istikbâle…
Devamını Oku!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)