sen sen ol ehliyetini hemen al çocuğum
ehliyet sana büyüdüğünü hissettirecektir
hem ara sıra da
devlete de devletmiş gibi hissettirmeli zaten
çünkü bilirsin,
bizim devletimiz birilerini kimi konularda
ehil ilan etmekte çok mahirdir
zaten;
bunca cüreti ancak maharetinden ileri gelebilir
sen sen ol üniversiteye girince saçını uzat çocuğum
çünkü bu seni özgürleştirir
hem halkı da mutaassıb hissettirecektir
ara sıra halkı mutaassıb hissettirmeli
çünkü bilirsin,
halklar birilerini kimi konularda
sadece sürüp giden geleneklerince mahkum etmekte çok mahirdir
zaten; bunca cüretleri ancak maharetlerinden ileri gelebilir
sen sen ol uzun saçlıyken polislere dik dik bak çocuğum
otoriteye dik bakışlar atmak seni asi hissettirecektir
hem ara sıra da
otoriteye ceberrut hissettirmeyi bilmeli
çünkü bilirsin,
bizdeki otoriteler allah'tan daha da baskıcı olmakta
her zaman çok mahirdir
zaten;
bunca cüretleri ancak maharetlerinden ileri gelebilir.
sen sen ol çocuğum, hayatından la ilahe illallah'ı eksik etme
çünkü lâ itirazdır ve tapılmayı hakeden tek ilah allah'tır.
devlete de, halka da polislere de böyle söyle.
ki aslında ne söylersen söyle
onlar seni anlamayacaktır
Devamını Oku!
Tütün Sarısı
Yazı satılabilir mi?
27 Kasım 2010 Cumartesi
27 Eylül 2010 Pazartesi
18 Eylül 2010 Cumartesi
İnsanlar Hüsrandadır.
kocamandı gözleri, devasa, karmaşık, ilkel, destansı
o gece güneş ışığı vardı bir benlik bir diğerine yaslandı
soluk aldı taşlar, pinti bir yahudî vardı, ben-i israil ağladı
ve sonra bir şey oldu, kara kıta ayaklandı, bütün zenciler ağladı.
bir dağ bismillah diyebildi, diğerini çiğnedi, nehirler püskürdü, ejderler kükredi
ard arda uludu pare pare gökler kudurmuş kudurmuş köpekler gibi
ard arda yer ile yeksan oldu piramitler, bir şeyler söyler gibi
dinledim, ve sustum. Susmayı ilk kez öğrenirmiş gibi,
sustum sessizce, sustum gönlümle, beynimle, dilimle
sustukça yüceldi sesler, arş-ı ala’yı vurdu nefesler, sustukça dilimlendi gökler
duydum ve dinledim; tenha kaldırımlarda sokak köpekleri ölüyordu
baktım ve kör oldum: resulullah’ın alnındaki damar görünüyordu!
dilimlendi semavat, dilimlendi arz, dilimlendi 7 okyanus
dilimlendim ben
dinledim ben,
dinledim.
ben suskun.
Resulullah mütebessim görünüyordu.
ve müşfik ve sevecen ve haşin ve nağmeli
acımasız, mutsuz, huzursuz, kusursuz
bir yağmur başladı ki tam 33 gecedir
o yağmur işte o yağmur bütün eşyayla secdedir
o yağmur işte o yağmur allah var! diyecektir.
ağzımı açtığımda konuşabildiğimi fark ettim,
ve o gözlerini çek gözlerimin önünden
simsiyahlar, kapkara, ve kehribar kokuyorlar!
bir ışık yükselse kün sedasının yönünden
gözlerini yaksa, gözlerim yansa, benliğim eşyaya bulansa
korksam, kaçsam, seksem, önüne düşsem mağrur
bir endişe bulutlanırdı lakin, önüme serilirdi sürur
ama korkudan şah damarıma kadar titrerdim emin ol
şah damarım kopardı, fırat kuzeye akardı, asr suresi çınlardı
(vel asr! innel insane lefi husr!)
korku beni sarardı ben seni sarardım sen neyi sarardın?
(yemin olsun asra! İnsanlar hüsranda!)
sen de korkar, iliklerine dek korkar, köpekler gibi korkardın
ya rabbi! bütün korkularımı önüme ser.
her biriyle kavga tutayım, cenk edeyim, cihad olsun adı
diz çöktüreceğim her bir tanesine bu dünyanın dolmadan miadı
yeter diyeceğim sonra, yeter ya rabbi! yeter
sen benden iyi bilirsin ama
zaten gerçek muttakiler asla tecavüzden değil
alacakları zevkten ürkerler
Devamını Oku!
o gece güneş ışığı vardı bir benlik bir diğerine yaslandı
soluk aldı taşlar, pinti bir yahudî vardı, ben-i israil ağladı
ve sonra bir şey oldu, kara kıta ayaklandı, bütün zenciler ağladı.
bir dağ bismillah diyebildi, diğerini çiğnedi, nehirler püskürdü, ejderler kükredi
ard arda uludu pare pare gökler kudurmuş kudurmuş köpekler gibi
ard arda yer ile yeksan oldu piramitler, bir şeyler söyler gibi
dinledim, ve sustum. Susmayı ilk kez öğrenirmiş gibi,
sustum sessizce, sustum gönlümle, beynimle, dilimle
sustukça yüceldi sesler, arş-ı ala’yı vurdu nefesler, sustukça dilimlendi gökler
duydum ve dinledim; tenha kaldırımlarda sokak köpekleri ölüyordu
baktım ve kör oldum: resulullah’ın alnındaki damar görünüyordu!
dilimlendi semavat, dilimlendi arz, dilimlendi 7 okyanus
dilimlendim ben
dinledim ben,
dinledim.
ben suskun.
Resulullah mütebessim görünüyordu.
ve müşfik ve sevecen ve haşin ve nağmeli
acımasız, mutsuz, huzursuz, kusursuz
bir yağmur başladı ki tam 33 gecedir
o yağmur işte o yağmur bütün eşyayla secdedir
o yağmur işte o yağmur allah var! diyecektir.
ağzımı açtığımda konuşabildiğimi fark ettim,
ve o gözlerini çek gözlerimin önünden
simsiyahlar, kapkara, ve kehribar kokuyorlar!
bir ışık yükselse kün sedasının yönünden
gözlerini yaksa, gözlerim yansa, benliğim eşyaya bulansa
korksam, kaçsam, seksem, önüne düşsem mağrur
bir endişe bulutlanırdı lakin, önüme serilirdi sürur
ama korkudan şah damarıma kadar titrerdim emin ol
şah damarım kopardı, fırat kuzeye akardı, asr suresi çınlardı
(vel asr! innel insane lefi husr!)
korku beni sarardı ben seni sarardım sen neyi sarardın?
(yemin olsun asra! İnsanlar hüsranda!)
sen de korkar, iliklerine dek korkar, köpekler gibi korkardın
ya rabbi! bütün korkularımı önüme ser.
her biriyle kavga tutayım, cenk edeyim, cihad olsun adı
diz çöktüreceğim her bir tanesine bu dünyanın dolmadan miadı
yeter diyeceğim sonra, yeter ya rabbi! yeter
sen benden iyi bilirsin ama
zaten gerçek muttakiler asla tecavüzden değil
alacakları zevkten ürkerler
Devamını Oku!
Irak Şii Hareketi ve Direniş - Notlar
Irak Şii Hareketi ve Direniş adlı Faleh A. Cabbar kitabından aldığım notları belki kimine lazım olur diye yayınlıyorum. Yayınladığım kısımda genel olarak Davet Partisini'nin kuruluşundan Muhammed Bakır es Sadr'ın idamına kadarki dönemi alabildim. Yazarken araya kitabın zihnimde canlandırdığı birkaç analiz de koydum, yani yorum da kattım. Yanlış sonuca vardıysam benden, doğru sonuçlara vardıysam önce Allah'tan sonra yazardandır.
-1933 Irak’ında kral Faysal bir Irak halkının olmadığından bahsediyordu.
-İlk tepki, ilk şii siyasal hareketi 1958’le tarihleniyor. 1958 devriminin ardından geleneksel kurum ve müesseseler ani bir çöküşe uğradı. Devrimin getirdiği aile yasası, toprak reformu gibi köklü değişikliklerle dinî sınıf geleneksel statülerini kaybetmeye başladı. Bu geleneksel statülerinin elden gidişi ise “dinin elden gidişi” olarak anlaşıldı, bu bağlamda bu statülerin savunulması da “dinin savunulması”ydı. İşte bu toplumsal değişimler Irak tarihindeki ilk şii tepkileri meydana getirdi.
Bu gelişmeler üzerine 1960lar’da yaşlı ulemanın tepkisi şekillendi. Bu tepki karakter itibariyle insansever ve pedagojik bir tepkiydi. Genel olarak medresenin yenilenmesi ve toplumsal hizmetlerin genişletilmesi şeklinde zuhur etti. Cemaat-i Ulema, işte budur.
Öte yandan genç ulema ve orta sınıf tüccarlar çevresinde daha farklı bir tepki vuku buldu. “Dinin yıkılışı”na bir karşı çıkış olarak bu sınıflar modern bir siyasal parti şeklinde örgütlenmek ve marksizme meydan okuyabilecek bir ideoloji şekillendirmek için çalışmaya başladılar. Aslında bu modernitede dini tekrar canlandırmanın ve modernitenin kendi enstrumanlarıyla onun yıktığı dini kurumlar yerine yeni bir “kurum” organize edebilmenin denemesiydi. İslamın modernleştirilmesi değil, modernitenin İslamileştirilmesiydi. Ve Da’vet Partisi doğdu.
Aslında o dönem Irak Şii düşüncesi için aktif olan üç aktör sınıf mevcuttu. Bunlardan ilki geleneksel ve kaskatı bir hiyerarşiye sahip olan “merciye” kurumu’ndaki yaşlı müçtehitlerdi. Bu sosyal grup karakteri itibariyle geleneğe kökten bağlı ve metodolojik olarak pedagojik reformasyon ve benzeri siyasal hayata direkt olarak etki etmeyen tutumlar kuşanıyorlardı. Cemaat-i Ulema zaten bu sosyal gruptan neşet etmiş bir teşkilatlanmadır. Öte yandan, yine Şii Merciyun içinde bazı genç “din adamları” ise yaşlı olan meslektaşlarının aksine siyasi eylem ve söylemler geliştiriyorlar, sosyo-siyasal hayata modernitenin getirdiği metodlarla müdahale etmeyi tercih ediyorlardı. Hepsinden farklı olarak, Şii orta ve alt kademe tüccarların oluşturduğu bir sosyal sınıf daha vardı. Bu grup ise din adamları sınıfının aksine teolojik ve teorik formasyondan çok aktif siyasal hayata ve popüler dine meyyal bir pozisyondalardı. Hayatın göbeğinde, teoriden çok pratikle alakadar bir yapı arzediyordu. İşte son saydığımız 2 sosyal grup, yani tüccarlar ve genç din adamları beraber Davet’i oluşturmuş oldular.
Davet Partisi her ne kadar “parti” ve hatta “hareket” lafızlarından uzak durmaya çalışsa da örgütleniş ve işleyiş bakımından modern bir parti kimliği taşıyordu. Hareketin geçireceği evrelerin öngörüsel tasviri ilginçtir ve ihvan-ı müslimin’den ve nabıhiri’nin hizbut-tahrir’inden etkilenildiği hissini uyandırır. Bu tasvire göre hareket sırasıyla; el merhale-i fikriye, el merhale-i siyasiye, el merhale-i devriye, el merhale-i hükmiye evrelerinden geçecektir. İlk evrede hareketin fikirsel temeli inşa olunacak ve hareket toplumsallaşacak, ikinci evrede hareket kendisini dışarı açacak ve iktidar mücadelesine girişmek için siyasi bir aktör haline gelecek, üçüncü evrede yönetici seçkinler alt edilerek iktidar ele geçirilecek, dördüncü evrede ise islamî yönetim ikame edilecektir.
Parti, 57,58 ya da 59 yılında Necef’te kuruldu. Kuruluş zamanı gibi kurucularının kim olduğuna yönelik de ihtilaflı bilgiler var. Muhammed Bakır Es-Sadr’ın, Mehdi el-Hekim’in (Ayetullah Muhsin el-Hekim’in oğlu), Talib Rıfai’nin partiyi oluşturan çekirdek kadrodan olduğundan eminiz. 28 yaşında genç bir “din adamı” olan Bakır es-Sadr’ın partideki rolü diğerlerinden daha ön planda gözüküyor. Davet’in eylemci gücü pedagojik reformasyona ve medreselerin ıslahına odaklanmış din adamı sınıfından değil, ateşli ve hayatın içinde olan orta sınıf tüccarlardan imal edilmişti (Sahib el Dahil vb.). Lakin bu tüccar sınıf da toplumsal meşruiyetini temin etmek için din adamları sınıfıyla da ittifak kurmak mecburiyetindeydi. Merciyun’un içindeki genç din adamlarından bazıları bu ittifakı göğüslediler. Kurulan ittifakın ardından ise yönetici erkler ister istemez din adamları sınıfından olanların eline geçti. Henüz mürafık (çırak-müçtehit) olsa da Muhammed Bakır es Sadr Davet’in sahip olduğu en yüksek mertebeli din adamıydı ve ister istemez yıldızı parladı. Öte yandan Şii din müessesesi Merciye’nin baskılarından ötürü partinin kuruluşundan 2 ya da 3 sene sonra, 1960’larda es-Sadr partiyi terk etmek zorunda kaldı. Çünkü bu merhaledeyken Merciye’den Davet’e meşruiyet kazandırmak bir yana kendisinin ilmî kariyeri bile büyük bir tehlike altındaydı. Bu kararını ilmi kariyerini korumak ve zamanı geldiğinde daha büyük bir kuvvetle partiye yardım edebilmek için aldığı söyleniyor.
Davet’ten birkaç yıl sonra, 1960’larda yaşlı ulema’nın önderliğinde şekillenen Cemaat-i Ulema hayırsever ve pedagojik adımlarla yürümeye başladı. Bu grubu Ayetullah Muhsin el Hekim himaye ediyordu. Muhammed Bakır es-Sadr da bu oluşumda yerini aldı ve oluşumun yayın organı olan el Azva’yı çıkartırken görev aldı. Bu dergiden Risaletün (Mesajımız) adlı köşesinde kaleme aldığı yazılarıyla dikkat çekiyordu. Nitekim bu yazılarındaki “yenilikçi” fikirlerinden dolayı geri kalan Ulema’nın tepkisini de üzerine çekmeye başladı. Ulema arasından “el Azva ulemayı temsilen çıkartılan bir dergi mi yoksa es Sadr’ın şahsi görüşlerinin yayılma organı mı” şeklinde sorular yöneltenler oluyordu. Neticede, Muhammed Bakır es Sadr dayısı Murteza Yasin aracılığıyla el Azva’dan ayrıldığını ilan etmek mecburiyetinde kaldı. El Azva’yı artık Lübnan’lı alim Muhammed Hüseyin Fazlullah çıkartacaktı.
1963’te bazı Baasçıların ve pan-arabistlerin oluşturduğu bir koalisyon General Kasım rejimini alaşağı etti ve komunistlerle solcuları topyekûn katletti. Ardından Kasım ayında “devrim yine kendi evlatlarını yedi” ve yeni kurulan ve 5 yıl boyunca ayakta kalacak olan askeri rejim Baas partisini iktidardan fiziksel olarak dışlayabildi. Baas partisinin ve komunistlerin ard arda bunca büyük darbeler altında kalması ve nispeten siyasi arenadan elenmesi Da’vet partisinin elini güçlendirmişti. Çünkü Davet’in tabanı bilhassa bu siyasal hareketlerin tabanıyla çakışıyor, bu siyasal hareketlerin zayıflaması ise eşyanın doğası gereği Davet’in güçlenmesi anlamına geliyordu. Bu dönem devletin başındaki General Arif’in de anti-şiiciliğe varan “Sünni” tutumları da şii tabanın siyaseti “şii cemaatçilik şeklinde” okumasına fırsat tanıyordu. Bu rüzgar eşliğinde evrensel ve fundemantalist bir örgütlenme olan Davet’in de yerelci ve cemaatçi bir yapıya inkılab ettiğinden bahsedilir.
Bu süreçle beraber yerelci-cemaatçi eğilimleri daha kuvvetli olan Sahib el Dahil ve temsil ettiği tüccar sınıf Davet içinde ön plana çıktı. Bakır es Sadr ise evrenselci ve fundemantalist bir yazın adamı olarak geri plana çekilmek zorunda kaldı.
Davet 1960’ların ortalarında Muhsin el Hekim’in izniyle zaten yaygın olan Hüseyniye’lere “Muhsin el Hekim” kütüphaneleri açmaya başladı. Bu kütüphaneler açılırken Davet mensubu olan Muhsin el Hekim’in oğlu Mehdi el Hekim ve Muhammed Bakır el Hekim’in babalarının rızasını aldığı söylenir. Kütüphaneler vasıtasıyla Irak halkı geleneksel tören ve ritüellerin merkezi olan Hüseyniye’lerde Balzac, Stendhal, Dostoyevski, Hasan el Benna, Seyid Kuttub gibi yazarların eserlerini okumaya başladılar. Hızla yaygınlaşan ve Irak çapında gerek Hüseyniyelerde gerek tutulan bazı binalarda açılmaya başlanan bu kütüphaneler yordamıyla Davet modern kesimlere hitap etmenin ve bu alanda hızla toplumsallaşabilmenin yolunu bulmuş oldu. Bu dönem esen rüzgarın da etkisiyle Sahib el Dahil önderliğinde Davet’in mesajı modern sınıflara (iş adamlarına, üniversite öğrencilerine vs.) ulaşmaya başladı.
1968-1978 Barışçıl protestodan kanlı cepheleşmeye. Baas dönemi. Baas partisinin başa gelmesi ve totaliteryen bir tutum belirlemesiyle beraber Davet ve Irak Şiiliği çok kuvvetli bir devle karşı karşıya gelmiş oldu. Sistemin katı ve kuvvetli yapısı yeni filizlenen Şii hareketlenmesini ve geleneksel Şii merciyununu kendisine düşman olarak gördü. 68-70’li yıllar arasında el Hekim’le Baas arasında bir restleşme meydana geldi. Baas partisinin tüm İran uyruklu vatandaşları ayıklayıp İran’a sürme yönündeki kararına karşılık Ayetullah Muhsin el hekim 1969 yılındaki Erbain haccını yarıda keserek Necef’e döndü. El Hekim’in İran’la Irak arasında arabuluculukta bulunmasına dayalı teklifler sonuçsuz kaldı. Neticede 71-72 yıllarında bir çok insanla beraber Sahib el Dahil ve Muhammed Bakır es Sadr da tutuklandı. Dahil bir daha hiç görülemedi, 5 Davet üyesiyle beraber 74 yılında idam edildi. Es Sadr ise hastalığından dolayı Kûfe Hastanesinde tutuklu olarak kalmaya başladı. İdamlardan dolayı Davet önderliğinin büyük bir kısmı ülkeden kaçtı. Bu kaçış ise Davet partisinin yeni kristalize olmaya başlayan yapısını bir anda tekrar zayıflattı.
77’deki Kerbela Haccı sırasında Baas hükumeti bazı sözde suikast ihtimallerini ortaya sürerek haccı iptal ettiğini bildirdi. Uzun süredir bilenen Şiiler ise hiçbir kurum ve mercinin ayarlayıp öngörmediği bir şeyi gerçekleştirdiler ve Merad el Ras ya da İntifada-i Sefer denilen ayaklanma meydana geldi. Hacılar hükumeti protesto yürüyüşleri gerçekleştirdiler ve marşlar okudular. Ayaklanma hem merciye’yi, hem Davet’i, hem de Baas iktidarını şaşkınlık içinde bıraktı. Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Bu olayın patlak vermesinin ardından Saddam yönetiminin ülkeyi “Baaslaştırma” politikası hız kazanarak devam etti. İntifada-i Sefer’den bir yıl sonra 78’de şii gelir kaynaklarının devlet denetimine tabiiyeti gerçekleştirilmeye çalışıldı. Hums ve bağışlar bu denetimden geçirilmeye başlandı.
MUNAZEMET EL AMEL EL İSLAMİ
59’da Davet’in yükselişi din adamları sınıfının yok oluşuna verilmiş bir tepkiyken MAİ’nin ortaya çıkışı seküler Sünni totaliteryen Baas rejimine bir tepki olarak gelişti. Muhammed Taki el Şirazi bu oluşumun başındaki isimlerden biriydi. O’na göre; modern siyasal partiler zaten İslam’ın başına musallat olan modern sistemin birer tezahürleriydiler ve kategorik olarak reddedilmeleri gerekiyordu. Öte yandan bireysel faaliyetler de geçersizdiler. Şirazi’nin ve MAİ’nin önerdiği yegane çözüm geleneksel Şii kurumlarına, yani fukahaya dayalı bir çözümdür. Şirazî eylemciliği gerekli bulan fakat onu geleneksel kalıplar arasında kıstırarak işlevsizleştiren Muhsin el Hekim’den de temelden farklı düşünüyordu. O, fukaha’nın ve Merciye’nin önderliğinde bir Şii siyasal eylemcilikten bahsediyordu. Sloganları “La lil hizbiyye, Na’am lil merciye”; “partizanlığa hayır, merciye’ye evet”. Bu grup Davet’ten çok daha fazla yerelci ve gelenekselciydi. Nitekim üye kazanma yöntemleri de Davet’in aksine rituel ve ibadetlere dayanıyordu.
RADİKALLEŞME 1979-1981
İran Devrimi Iraklı bütün Şiilerde bir zafer havasında kutlandı. Tedbiri elden bırakan Davet değil ama Muhammed Bakır es Sadr oldu. Ayetullah Humeyni’nin zaferini kutlamak için Necef havzasında 3 günlük tatil ilan etti. 79’da Mübayaa hareketi Davet tarafından başlatıldı. Es Sadr en başından beri gönülsüz olmasına rağmen bu harekete katılmak zorunda kaldı. Irak’ın her yanından Şiiler gelip Necef’te es Sadr’a biat edeceklerdi. Baas kurnazdı. Mübayaa hareketine hiç karışmadılar. Lakin 12 Haziran 1979 günü 200 kadar emniyet mensubu es Sadr’ı tutukladılar. 4-5 bin kadar Davet eylemcisi ya da sempatizanı yaka paça tutuklandılar. 200-260 kişi işkence altında öldürüldü. 19 kadar Sadr’ın vükelası idam edildi. Neticede, Baas Sadr ve Davet’e kuvvetli bir çökertme operasyonu düzenlemiş oldu.
IİDYM.
-----
Cemaleddin afgani -> liberal anayasa eylemciliği
Muhammed Abduh -> pedagojik reformasyon
Hasan el Benna -> kültürel özcülük
Humeyni -> populist otoriteryenizm
Afgani keddie’sinde “din bağı ve cins (ırk) bağı” kavramlarını beraber kullanır. Toplumun bu iki kolektif bağ çerçevesinde inşa olunacağından bahsediyor. Bu noktada ırk bağını reddetmemesi ve bu bağ cinsine bu derece aktif bir pozisyon bahşetmesi ilginç Klasik “mü’minler cemaati” fikrinden uzak.
Aslında said-i nursî’nin islam toplumunu anlatırken kullandığı teşbih geliyor akla. Nursî Ümmeti koca bir ordu, ümmet içindeki kavimleri de bu ordunun tugayları, bölükleri olarak tarif ediyordu. Bütün bölükler kendi içinde tutarlı bir bütün ve bu bölüklerin ahengiyle beraber ordu tecessüm ediyor. Her bir bölük diğeriyle belki adeta bir rekabet halinde, fakat ona karşı asla düşmanlaşamıyor. Çünkü aynı ordunun tugaylarına mensuplar.
Bunun gibi Afganî de ittihad-ı islam’ın ism-i kavimle tezahürüne karşı gözükmüyor. İslam toplumu da bugüne kadarki geleneğin aksine kavimleri yok edip toplumu tamamen homojenize etmeye namzet bir içtimaiyat olmak zorunda değil.
Devamını Oku!
-1933 Irak’ında kral Faysal bir Irak halkının olmadığından bahsediyordu.
-İlk tepki, ilk şii siyasal hareketi 1958’le tarihleniyor. 1958 devriminin ardından geleneksel kurum ve müesseseler ani bir çöküşe uğradı. Devrimin getirdiği aile yasası, toprak reformu gibi köklü değişikliklerle dinî sınıf geleneksel statülerini kaybetmeye başladı. Bu geleneksel statülerinin elden gidişi ise “dinin elden gidişi” olarak anlaşıldı, bu bağlamda bu statülerin savunulması da “dinin savunulması”ydı. İşte bu toplumsal değişimler Irak tarihindeki ilk şii tepkileri meydana getirdi.
Bu gelişmeler üzerine 1960lar’da yaşlı ulemanın tepkisi şekillendi. Bu tepki karakter itibariyle insansever ve pedagojik bir tepkiydi. Genel olarak medresenin yenilenmesi ve toplumsal hizmetlerin genişletilmesi şeklinde zuhur etti. Cemaat-i Ulema, işte budur.
Öte yandan genç ulema ve orta sınıf tüccarlar çevresinde daha farklı bir tepki vuku buldu. “Dinin yıkılışı”na bir karşı çıkış olarak bu sınıflar modern bir siyasal parti şeklinde örgütlenmek ve marksizme meydan okuyabilecek bir ideoloji şekillendirmek için çalışmaya başladılar. Aslında bu modernitede dini tekrar canlandırmanın ve modernitenin kendi enstrumanlarıyla onun yıktığı dini kurumlar yerine yeni bir “kurum” organize edebilmenin denemesiydi. İslamın modernleştirilmesi değil, modernitenin İslamileştirilmesiydi. Ve Da’vet Partisi doğdu.
Aslında o dönem Irak Şii düşüncesi için aktif olan üç aktör sınıf mevcuttu. Bunlardan ilki geleneksel ve kaskatı bir hiyerarşiye sahip olan “merciye” kurumu’ndaki yaşlı müçtehitlerdi. Bu sosyal grup karakteri itibariyle geleneğe kökten bağlı ve metodolojik olarak pedagojik reformasyon ve benzeri siyasal hayata direkt olarak etki etmeyen tutumlar kuşanıyorlardı. Cemaat-i Ulema zaten bu sosyal gruptan neşet etmiş bir teşkilatlanmadır. Öte yandan, yine Şii Merciyun içinde bazı genç “din adamları” ise yaşlı olan meslektaşlarının aksine siyasi eylem ve söylemler geliştiriyorlar, sosyo-siyasal hayata modernitenin getirdiği metodlarla müdahale etmeyi tercih ediyorlardı. Hepsinden farklı olarak, Şii orta ve alt kademe tüccarların oluşturduğu bir sosyal sınıf daha vardı. Bu grup ise din adamları sınıfının aksine teolojik ve teorik formasyondan çok aktif siyasal hayata ve popüler dine meyyal bir pozisyondalardı. Hayatın göbeğinde, teoriden çok pratikle alakadar bir yapı arzediyordu. İşte son saydığımız 2 sosyal grup, yani tüccarlar ve genç din adamları beraber Davet’i oluşturmuş oldular.
Davet Partisi her ne kadar “parti” ve hatta “hareket” lafızlarından uzak durmaya çalışsa da örgütleniş ve işleyiş bakımından modern bir parti kimliği taşıyordu. Hareketin geçireceği evrelerin öngörüsel tasviri ilginçtir ve ihvan-ı müslimin’den ve nabıhiri’nin hizbut-tahrir’inden etkilenildiği hissini uyandırır. Bu tasvire göre hareket sırasıyla; el merhale-i fikriye, el merhale-i siyasiye, el merhale-i devriye, el merhale-i hükmiye evrelerinden geçecektir. İlk evrede hareketin fikirsel temeli inşa olunacak ve hareket toplumsallaşacak, ikinci evrede hareket kendisini dışarı açacak ve iktidar mücadelesine girişmek için siyasi bir aktör haline gelecek, üçüncü evrede yönetici seçkinler alt edilerek iktidar ele geçirilecek, dördüncü evrede ise islamî yönetim ikame edilecektir.
Parti, 57,58 ya da 59 yılında Necef’te kuruldu. Kuruluş zamanı gibi kurucularının kim olduğuna yönelik de ihtilaflı bilgiler var. Muhammed Bakır Es-Sadr’ın, Mehdi el-Hekim’in (Ayetullah Muhsin el-Hekim’in oğlu), Talib Rıfai’nin partiyi oluşturan çekirdek kadrodan olduğundan eminiz. 28 yaşında genç bir “din adamı” olan Bakır es-Sadr’ın partideki rolü diğerlerinden daha ön planda gözüküyor. Davet’in eylemci gücü pedagojik reformasyona ve medreselerin ıslahına odaklanmış din adamı sınıfından değil, ateşli ve hayatın içinde olan orta sınıf tüccarlardan imal edilmişti (Sahib el Dahil vb.). Lakin bu tüccar sınıf da toplumsal meşruiyetini temin etmek için din adamları sınıfıyla da ittifak kurmak mecburiyetindeydi. Merciyun’un içindeki genç din adamlarından bazıları bu ittifakı göğüslediler. Kurulan ittifakın ardından ise yönetici erkler ister istemez din adamları sınıfından olanların eline geçti. Henüz mürafık (çırak-müçtehit) olsa da Muhammed Bakır es Sadr Davet’in sahip olduğu en yüksek mertebeli din adamıydı ve ister istemez yıldızı parladı. Öte yandan Şii din müessesesi Merciye’nin baskılarından ötürü partinin kuruluşundan 2 ya da 3 sene sonra, 1960’larda es-Sadr partiyi terk etmek zorunda kaldı. Çünkü bu merhaledeyken Merciye’den Davet’e meşruiyet kazandırmak bir yana kendisinin ilmî kariyeri bile büyük bir tehlike altındaydı. Bu kararını ilmi kariyerini korumak ve zamanı geldiğinde daha büyük bir kuvvetle partiye yardım edebilmek için aldığı söyleniyor.
Davet’ten birkaç yıl sonra, 1960’larda yaşlı ulema’nın önderliğinde şekillenen Cemaat-i Ulema hayırsever ve pedagojik adımlarla yürümeye başladı. Bu grubu Ayetullah Muhsin el Hekim himaye ediyordu. Muhammed Bakır es-Sadr da bu oluşumda yerini aldı ve oluşumun yayın organı olan el Azva’yı çıkartırken görev aldı. Bu dergiden Risaletün (Mesajımız) adlı köşesinde kaleme aldığı yazılarıyla dikkat çekiyordu. Nitekim bu yazılarındaki “yenilikçi” fikirlerinden dolayı geri kalan Ulema’nın tepkisini de üzerine çekmeye başladı. Ulema arasından “el Azva ulemayı temsilen çıkartılan bir dergi mi yoksa es Sadr’ın şahsi görüşlerinin yayılma organı mı” şeklinde sorular yöneltenler oluyordu. Neticede, Muhammed Bakır es Sadr dayısı Murteza Yasin aracılığıyla el Azva’dan ayrıldığını ilan etmek mecburiyetinde kaldı. El Azva’yı artık Lübnan’lı alim Muhammed Hüseyin Fazlullah çıkartacaktı.
1963’te bazı Baasçıların ve pan-arabistlerin oluşturduğu bir koalisyon General Kasım rejimini alaşağı etti ve komunistlerle solcuları topyekûn katletti. Ardından Kasım ayında “devrim yine kendi evlatlarını yedi” ve yeni kurulan ve 5 yıl boyunca ayakta kalacak olan askeri rejim Baas partisini iktidardan fiziksel olarak dışlayabildi. Baas partisinin ve komunistlerin ard arda bunca büyük darbeler altında kalması ve nispeten siyasi arenadan elenmesi Da’vet partisinin elini güçlendirmişti. Çünkü Davet’in tabanı bilhassa bu siyasal hareketlerin tabanıyla çakışıyor, bu siyasal hareketlerin zayıflaması ise eşyanın doğası gereği Davet’in güçlenmesi anlamına geliyordu. Bu dönem devletin başındaki General Arif’in de anti-şiiciliğe varan “Sünni” tutumları da şii tabanın siyaseti “şii cemaatçilik şeklinde” okumasına fırsat tanıyordu. Bu rüzgar eşliğinde evrensel ve fundemantalist bir örgütlenme olan Davet’in de yerelci ve cemaatçi bir yapıya inkılab ettiğinden bahsedilir.
Bu süreçle beraber yerelci-cemaatçi eğilimleri daha kuvvetli olan Sahib el Dahil ve temsil ettiği tüccar sınıf Davet içinde ön plana çıktı. Bakır es Sadr ise evrenselci ve fundemantalist bir yazın adamı olarak geri plana çekilmek zorunda kaldı.
Davet 1960’ların ortalarında Muhsin el Hekim’in izniyle zaten yaygın olan Hüseyniye’lere “Muhsin el Hekim” kütüphaneleri açmaya başladı. Bu kütüphaneler açılırken Davet mensubu olan Muhsin el Hekim’in oğlu Mehdi el Hekim ve Muhammed Bakır el Hekim’in babalarının rızasını aldığı söylenir. Kütüphaneler vasıtasıyla Irak halkı geleneksel tören ve ritüellerin merkezi olan Hüseyniye’lerde Balzac, Stendhal, Dostoyevski, Hasan el Benna, Seyid Kuttub gibi yazarların eserlerini okumaya başladılar. Hızla yaygınlaşan ve Irak çapında gerek Hüseyniyelerde gerek tutulan bazı binalarda açılmaya başlanan bu kütüphaneler yordamıyla Davet modern kesimlere hitap etmenin ve bu alanda hızla toplumsallaşabilmenin yolunu bulmuş oldu. Bu dönem esen rüzgarın da etkisiyle Sahib el Dahil önderliğinde Davet’in mesajı modern sınıflara (iş adamlarına, üniversite öğrencilerine vs.) ulaşmaya başladı.
1968-1978 Barışçıl protestodan kanlı cepheleşmeye. Baas dönemi. Baas partisinin başa gelmesi ve totaliteryen bir tutum belirlemesiyle beraber Davet ve Irak Şiiliği çok kuvvetli bir devle karşı karşıya gelmiş oldu. Sistemin katı ve kuvvetli yapısı yeni filizlenen Şii hareketlenmesini ve geleneksel Şii merciyununu kendisine düşman olarak gördü. 68-70’li yıllar arasında el Hekim’le Baas arasında bir restleşme meydana geldi. Baas partisinin tüm İran uyruklu vatandaşları ayıklayıp İran’a sürme yönündeki kararına karşılık Ayetullah Muhsin el hekim 1969 yılındaki Erbain haccını yarıda keserek Necef’e döndü. El Hekim’in İran’la Irak arasında arabuluculukta bulunmasına dayalı teklifler sonuçsuz kaldı. Neticede 71-72 yıllarında bir çok insanla beraber Sahib el Dahil ve Muhammed Bakır es Sadr da tutuklandı. Dahil bir daha hiç görülemedi, 5 Davet üyesiyle beraber 74 yılında idam edildi. Es Sadr ise hastalığından dolayı Kûfe Hastanesinde tutuklu olarak kalmaya başladı. İdamlardan dolayı Davet önderliğinin büyük bir kısmı ülkeden kaçtı. Bu kaçış ise Davet partisinin yeni kristalize olmaya başlayan yapısını bir anda tekrar zayıflattı.
77’deki Kerbela Haccı sırasında Baas hükumeti bazı sözde suikast ihtimallerini ortaya sürerek haccı iptal ettiğini bildirdi. Uzun süredir bilenen Şiiler ise hiçbir kurum ve mercinin ayarlayıp öngörmediği bir şeyi gerçekleştirdiler ve Merad el Ras ya da İntifada-i Sefer denilen ayaklanma meydana geldi. Hacılar hükumeti protesto yürüyüşleri gerçekleştirdiler ve marşlar okudular. Ayaklanma hem merciye’yi, hem Davet’i, hem de Baas iktidarını şaşkınlık içinde bıraktı. Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Bu olayın patlak vermesinin ardından Saddam yönetiminin ülkeyi “Baaslaştırma” politikası hız kazanarak devam etti. İntifada-i Sefer’den bir yıl sonra 78’de şii gelir kaynaklarının devlet denetimine tabiiyeti gerçekleştirilmeye çalışıldı. Hums ve bağışlar bu denetimden geçirilmeye başlandı.
MUNAZEMET EL AMEL EL İSLAMİ
59’da Davet’in yükselişi din adamları sınıfının yok oluşuna verilmiş bir tepkiyken MAİ’nin ortaya çıkışı seküler Sünni totaliteryen Baas rejimine bir tepki olarak gelişti. Muhammed Taki el Şirazi bu oluşumun başındaki isimlerden biriydi. O’na göre; modern siyasal partiler zaten İslam’ın başına musallat olan modern sistemin birer tezahürleriydiler ve kategorik olarak reddedilmeleri gerekiyordu. Öte yandan bireysel faaliyetler de geçersizdiler. Şirazi’nin ve MAİ’nin önerdiği yegane çözüm geleneksel Şii kurumlarına, yani fukahaya dayalı bir çözümdür. Şirazî eylemciliği gerekli bulan fakat onu geleneksel kalıplar arasında kıstırarak işlevsizleştiren Muhsin el Hekim’den de temelden farklı düşünüyordu. O, fukaha’nın ve Merciye’nin önderliğinde bir Şii siyasal eylemcilikten bahsediyordu. Sloganları “La lil hizbiyye, Na’am lil merciye”; “partizanlığa hayır, merciye’ye evet”. Bu grup Davet’ten çok daha fazla yerelci ve gelenekselciydi. Nitekim üye kazanma yöntemleri de Davet’in aksine rituel ve ibadetlere dayanıyordu.
RADİKALLEŞME 1979-1981
İran Devrimi Iraklı bütün Şiilerde bir zafer havasında kutlandı. Tedbiri elden bırakan Davet değil ama Muhammed Bakır es Sadr oldu. Ayetullah Humeyni’nin zaferini kutlamak için Necef havzasında 3 günlük tatil ilan etti. 79’da Mübayaa hareketi Davet tarafından başlatıldı. Es Sadr en başından beri gönülsüz olmasına rağmen bu harekete katılmak zorunda kaldı. Irak’ın her yanından Şiiler gelip Necef’te es Sadr’a biat edeceklerdi. Baas kurnazdı. Mübayaa hareketine hiç karışmadılar. Lakin 12 Haziran 1979 günü 200 kadar emniyet mensubu es Sadr’ı tutukladılar. 4-5 bin kadar Davet eylemcisi ya da sempatizanı yaka paça tutuklandılar. 200-260 kişi işkence altında öldürüldü. 19 kadar Sadr’ın vükelası idam edildi. Neticede, Baas Sadr ve Davet’e kuvvetli bir çökertme operasyonu düzenlemiş oldu.
IİDYM.
-----
Cemaleddin afgani -> liberal anayasa eylemciliği
Muhammed Abduh -> pedagojik reformasyon
Hasan el Benna -> kültürel özcülük
Humeyni -> populist otoriteryenizm
Afgani keddie’sinde “din bağı ve cins (ırk) bağı” kavramlarını beraber kullanır. Toplumun bu iki kolektif bağ çerçevesinde inşa olunacağından bahsediyor. Bu noktada ırk bağını reddetmemesi ve bu bağ cinsine bu derece aktif bir pozisyon bahşetmesi ilginç Klasik “mü’minler cemaati” fikrinden uzak.
Aslında said-i nursî’nin islam toplumunu anlatırken kullandığı teşbih geliyor akla. Nursî Ümmeti koca bir ordu, ümmet içindeki kavimleri de bu ordunun tugayları, bölükleri olarak tarif ediyordu. Bütün bölükler kendi içinde tutarlı bir bütün ve bu bölüklerin ahengiyle beraber ordu tecessüm ediyor. Her bir bölük diğeriyle belki adeta bir rekabet halinde, fakat ona karşı asla düşmanlaşamıyor. Çünkü aynı ordunun tugaylarına mensuplar.
Bunun gibi Afganî de ittihad-ı islam’ın ism-i kavimle tezahürüne karşı gözükmüyor. İslam toplumu da bugüne kadarki geleneğin aksine kavimleri yok edip toplumu tamamen homojenize etmeye namzet bir içtimaiyat olmak zorunda değil.
Devamını Oku!
16 Eylül 2010 Perşembe
Evrensel Bir Dünya Görüşü: Siyasal İslamcılık
Modernizm iletişim, ulaşım ve en önemlisi üretim'de olanlar en önde olmak üzere 18. yüz yılda vuku bulan teknolojik gelişmelerin sosyo-siyasal alana tezahürü olarak tarif edilebilir. o güne kadar dünyanın bilinen heryerinde bugün "geleneksel" dediğimiz sistem egemendi. siyasal katılım ve siyasal çoğulculuk gibi kavramların esamesi okunmazdı. kitlelerin kendi tercihlerinin hükmedenlere tesir edebileceğinden haberdar olmaması bir yana, zaten olabildiğince az müdahaleden başka devletten bir istekleri de bulunmuyordu. Üretimde endüstriyelleşme olmadığından dolayı herkesin kendine yetebiliyor, zaten kimse kendisine yetmekten "daha büyük" hırslara kapılmıyor, kapılamıyordu. Çiftçi ektiğini biçiyor bir kısmını satıp bir kısmını değerlendiriyor, zanaatkar geleneksel lonca sistemleri dahilinde üretiminden kazandığı parasal değerle geçinip gidiyor ki tezgah usulü üretimden ve katı lonca sisteminden dolayı tekelleşemiyordu. siyasal iktidar sahipleri bu iktidarı "soyları (?)" vasıtasıyla devşiren bir grup seçkinin elinde deviniyor, geniş kitlelerin bu siyasal iktidarı belirleyebilecek herhangi bir kudret ve yöntemleri bulunmuyordu. Ulaşım ve iletişim bu denli gelişmiş olmadığından hiç bir fikir veya oluşum "evrenselleşemiyor", yerel düzlemde ise "birey olmak" mümkün olmadığından cemaatçi yapı muhafaza ediliyordu.
Bu şartlar cariyken teknolojinin bir anda çok hızlı gelişmesiyle üretim araçları, iletişim ve ulaşım yöntemleri çok büyük bir ilerlemeye uğradı. Bu araçlardan önce devletlerin yararlandığından bahsedilebilir. Avrupa hükmettiği coğrafyanın eskisine göre çok daha büyük bir kısmına egemenliğini geçirebilen mutlak monarşilerle dolmaya başladı. Geleneksel sistemin zaruri bir neticesi olan adem-i merkeziyetçi idare ve siyaset sistemi yerini "uniter" sistemlere terketti. Artık merkez her yere erişebiliyordu. Bundan dolayı her yer de "merkez" tarafından idare ediliyordu. Bu ceberrut ve baskıcı devletleri ortaya çıkarttı. Fakat bu devletler kendi coğrafyalarına sımsıkı tutunarak ve büyük oranda "milliyetçi-vatanperver" ve yepyeni bir terminoloji inşa ederek dünyayı baştan inşa etmeye başladılar. Bu değişim dalgasıyla beraber geleneksel kurum ve değerler yerle bir olmuştu. Yetinmek ve kanaat etmek yerine daha çok çalışmak ve daha çok kazanmak parlatılmaya başlandı. Eski kimlik tanımlarının yerine yenileri oluşmaya başladı. Milletler milliyetçilikleri değil ama, milliyetçilikler milletleri inşa etti birer birer. Üretim aynen coğrafya gibi parsellendi. Artık fabrikadaki bir işçi sözgelimi bir arabanın sadece egzantrik kayışını üretiyordu. Ona araba yap desen yapamaz, çünkü o kayışın bilmemneresini üretmek dışında bildiği hiç bir şey yok. Yani üretim de otomatize edildi ve endüstriyelleşmeyle beraber insan kendi üretiminden yabancılaştı. Cemaatler ve dini yapılanmalar yerle bir oldu. Avrupa'da kilise paramparça edildi ve sonra yeni dünyaya uygun bir şekilde tekrar inşa olundu (Protestanlık). Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla halkın da örgütlenme ve kanaat oluşturma ihtimali hasıl oldu. Devletler ise bu kanaatlerin kendilerini sarsmaması için ya siyasal katılımcılığı engellediler (otoriteryen sistem) ya da siyasal katılımcılığı sadece "meşru bir yol üzerinde" seyreden kendi araçları haline getirmek istediler (totaliteryen sistem). Kısacası üretim yöntemlerinin değişmesi ve ulaşım ve iletişimde meydana gelen gelişmelerle dünya eskisinden çok daha farklı bir hale geldi ki işte 1789'u çağ açıp çağ kapatan bir tarih yapan da budur. Fransız İhtilali modernizmin miladı kabul edildi.
Eh, modernizmin doğuşundan İslam Alemi'nin etkilenmeden kalmasını beklemek safdillik olur. Nitekim İslam dünyası da modernist diktatörler eliyle ülke ülke "modernleştirildi". Ama modernizmin yankısı bundan çok daha önceleri İslam dünyası'nda duyulmaya başlamıştı zaten. Geleneksel yapı ve kurumların tarumar olması İslam dünyasında büyük bir dehşetle karşılandı. Ulema'nın etkisinin çok ciddi oranda azalması, yeni kurulan siyasal sistemlerin (Osmanlı'da Tanzimat Fermanı) "İslam Şeriatı"nı hiçe sayması, geleneksel eğitim sisteminin yıkılıp yerlerine modern eğitim kurumlarının açılması, geleneksel aidiyetlerin yok sayılmaya başlanması, geleneksel kimliklerin zayıflaması, geleneksel üretim biçimlerinin ve ilişkilerinin önemini kaybetmesi, geleneksel cemaat ve tarikat ve hiziblerin etkisini yitirmesi kısacası geleneksel (ki İslam'a dayalı) yapı ve kurumların tarumar olması "aslında İslam'ın yıkıldığı" düşüncesini oluşturdu insanlarda. Geleneğin yok oluşu İslam'ın yok oluşu olarak anlaşıldı ve anlatıldı. İşte bu noktada kimi müslümanlar geleneksel yapıyı ve onun erdemlerini ön plana çıkararak modernist dalgaya direnmeye çalıştılar.
Kimi müslümanlarsa bu modern değişimi tahlil edip anladı ve İslam'ı modernizmin imkanlarıyla yeni kurumlar oluşturarak onlar eliyle yaşatmaya çabalamaya başladı. Yani, İslam'ı modernleştirmekten veya işlevsizleştirmektense modernist sahayı İslamîleştirmeye çalıştılar. Modernizmin yöntemlerini kullanarak İslamî kurum ve mercileri baştan üretmek...
Mesela pek çok yerde geleneksel örgütlenmenin yerini leninist ya da hücre-tipi örgütlenmeler aldı. Geleneksel yapıda müslümanlar dini ritüelleri kullanarak insan kazanırlarken, artık gazete gibi dergi gibi bildiri gibi propagandatif yöntemler keşfedildi ve bunların kullanımı sıklaştı. Parti tipi yapılanmalar peydah oldu. Bu yapılanma biçimi cemaatin aksine mensuplar arasında çok daha sıkı ve kolektif bir bağı öngörüyordu. Siyasal katılım ve siyasal çoğulculuk arttı. Müslümanlar iktidarı etkileyebileceklerini ve değiştirebileceklerini farkettiler. Nitekim, siyasal İslam ya da başka bir deyişle İslamcılık böyle doğdu. Yani, İslam sadece geleneksel ritüellerin neşet ettiği atalardan bugüne ulaşan bir vasat olarak değil, kurtarıcı bir İDEOLOJİ olarak tekrar okunmaya başlandı. Modernist süreç ideolojileri inşa ederken müslümanlık da modernist sürecin etkisiyle bir ideoloji olarak tekrar inşa olundu ve İslamcılık ismini aldı.
Bu yeni ideolojinin eski "müslümanlık"tan farkı takdir edersin ki çok çok çok büyüktü. Bu gelişmeler yüzünden gelenek pek çok yerde hakir görüldü ve gelenekçilik tahkir edilen bir nesne halini aldı. Bu yeni İslamcılar Kurandan ve Sünnetten kaynaklanmayan neredeyse bütün toplumsal gelenekleri mahkum ettiler ki yer yer Sünnet de bu mahkum edilen bilgi kaynakları arasındaki yerini aldı. Öte yandan genel anlamda Kuran ve sünnet yeni İslamcılık için muteber tek şeydi. Bütün toplumsal hayat onun ışığında tekrar inşa edildiğinde problemlerin hepsi olmasa da (dünya cennet olamaz) bir çoğu çözülecekti. İşte İslamî köklere bu denli sarılmadan ötürü bu yeni akıma Selefî(selef-i salihin'in yani iyi olan eskilerin ya da resulullah ve ashabının yolundan gidenler) ya da fundemantalist (köktenci) adı takıldı.
Köhnemiş ve ne yazık ki "dinleştirilmiş" geleneğe öfkeyle saldıran bu akım aynı zamanda pasifist-kaderci-apolitik sufiliğe de düşmanlık besliyordu. İlkine karşı "tevhid" kavramını mızraklaştırarak kullanıyor, ikincisine karşı da İslam dünyasında zaten var olan mistisist değil ama akılcı tezlerle karşı çıkıyordu. Nitekim siyasallaşan, ideolojileşen ve köhnemiş geleneklerden arınarak hafifleyen İslamcılar gerilerine baktıklarında çok büyük bir teolojik kaynak keşfettiler: Mutezile Mezhebi. İslam Düşüncesine damgasını vurmuş bu çok kuvvetli mezhebten devşirdikleri argümanlarla pasifist mistisistlere ve gelenekselcilere karşı çıkmaya başladılar. Öte yandan esas olarak Batı'ya topyekûn bir karşı koyuş vardı. Bu adamların sırtlarında İslamî Anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-komunist söylem yeşermeye başladı, en çok da İslam'ın zulüm-adalet diyalektiğine ve müslüman coğrafyanın öncelikli sorunlarına mutabık olarak anti-emperyalist söylem. Bu söylem yer yer devlet başkanı öldürmeye (Halid el İslambuli) yer yer modern bir örgüt şeklinde direniş temelli yapılanmaya (HAMAS) yer yer ulusal kurtuluş hareketlerine (Cezayir) dönüşerek batı karşıtı mücadelenin temel dinamiğini oluşturdu.
Bu İslamî diriliş hamlesinin Cemaleddin Afgani'yle başladığı varsayılır. Afganîden sonra onun öğrencisi olan Muhammed Abduh'un ve sonra da Reşid Rıza'nın ismi sayılabilir. Mısır'dan Hasan el Benna ve Seyid Kuttub, Hindistan'dan Muhammed İkbal ve Ebu âlâ el Mevdudî, son olarak İran'dan Ali Şeriatî'yle sanırım bu halka devam ettirilebilecektir. Tabii bu saydıkların halkanın en iri halkaları. Ve saydığım bütün isimler birbirlerinden az ya da çok etkilenmişlerdir muhakkak. Mesela Ali Şeriati Kuttub'tan ziyadesiyle etkilenmiş ve bunu eserlerinde de belirtmiştir. Ya da Abduh'un hocası olan Afganî'den etkilenmemesinden bahsedemeyiz. Bu önder şahsiyetleri teker teker izaha zaten hacet yok.
SONUÇ:
Terminolojik olarak "İslamcı" ve "Müslüman" kavramlarının tekrar irdelenmesi gerekmektedir. Müslüman "teslim olmuş olan" demek olup günümüz konjonktüründe Kur'an'dan ve Sünnetten kaynaklanan dini inanç ve rituelleri paylaşan kişilere verilen sosyolojik vasıfken; İslamcı tamamiyle siyasal bir nitelemedir. Her islamcı müslüman olsa da her müslüman islamcı değildir. Fakat Kuran ve Sünnetteki siyasal referanslara dayanarak İslam'ın siyaset sahnesinde boy göstermesi gerekliliği de yine İslam'ın dediklerine göre sabittir. Bu bağlamda müslüman birey kemale ermek için islamcı-müslümanlığa evrilmek mecburiyetindedir.
Devamını Oku!
Bu şartlar cariyken teknolojinin bir anda çok hızlı gelişmesiyle üretim araçları, iletişim ve ulaşım yöntemleri çok büyük bir ilerlemeye uğradı. Bu araçlardan önce devletlerin yararlandığından bahsedilebilir. Avrupa hükmettiği coğrafyanın eskisine göre çok daha büyük bir kısmına egemenliğini geçirebilen mutlak monarşilerle dolmaya başladı. Geleneksel sistemin zaruri bir neticesi olan adem-i merkeziyetçi idare ve siyaset sistemi yerini "uniter" sistemlere terketti. Artık merkez her yere erişebiliyordu. Bundan dolayı her yer de "merkez" tarafından idare ediliyordu. Bu ceberrut ve baskıcı devletleri ortaya çıkarttı. Fakat bu devletler kendi coğrafyalarına sımsıkı tutunarak ve büyük oranda "milliyetçi-vatanperver" ve yepyeni bir terminoloji inşa ederek dünyayı baştan inşa etmeye başladılar. Bu değişim dalgasıyla beraber geleneksel kurum ve değerler yerle bir olmuştu. Yetinmek ve kanaat etmek yerine daha çok çalışmak ve daha çok kazanmak parlatılmaya başlandı. Eski kimlik tanımlarının yerine yenileri oluşmaya başladı. Milletler milliyetçilikleri değil ama, milliyetçilikler milletleri inşa etti birer birer. Üretim aynen coğrafya gibi parsellendi. Artık fabrikadaki bir işçi sözgelimi bir arabanın sadece egzantrik kayışını üretiyordu. Ona araba yap desen yapamaz, çünkü o kayışın bilmemneresini üretmek dışında bildiği hiç bir şey yok. Yani üretim de otomatize edildi ve endüstriyelleşmeyle beraber insan kendi üretiminden yabancılaştı. Cemaatler ve dini yapılanmalar yerle bir oldu. Avrupa'da kilise paramparça edildi ve sonra yeni dünyaya uygun bir şekilde tekrar inşa olundu (Protestanlık). Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla halkın da örgütlenme ve kanaat oluşturma ihtimali hasıl oldu. Devletler ise bu kanaatlerin kendilerini sarsmaması için ya siyasal katılımcılığı engellediler (otoriteryen sistem) ya da siyasal katılımcılığı sadece "meşru bir yol üzerinde" seyreden kendi araçları haline getirmek istediler (totaliteryen sistem). Kısacası üretim yöntemlerinin değişmesi ve ulaşım ve iletişimde meydana gelen gelişmelerle dünya eskisinden çok daha farklı bir hale geldi ki işte 1789'u çağ açıp çağ kapatan bir tarih yapan da budur. Fransız İhtilali modernizmin miladı kabul edildi.
Eh, modernizmin doğuşundan İslam Alemi'nin etkilenmeden kalmasını beklemek safdillik olur. Nitekim İslam dünyası da modernist diktatörler eliyle ülke ülke "modernleştirildi". Ama modernizmin yankısı bundan çok daha önceleri İslam dünyası'nda duyulmaya başlamıştı zaten. Geleneksel yapı ve kurumların tarumar olması İslam dünyasında büyük bir dehşetle karşılandı. Ulema'nın etkisinin çok ciddi oranda azalması, yeni kurulan siyasal sistemlerin (Osmanlı'da Tanzimat Fermanı) "İslam Şeriatı"nı hiçe sayması, geleneksel eğitim sisteminin yıkılıp yerlerine modern eğitim kurumlarının açılması, geleneksel aidiyetlerin yok sayılmaya başlanması, geleneksel kimliklerin zayıflaması, geleneksel üretim biçimlerinin ve ilişkilerinin önemini kaybetmesi, geleneksel cemaat ve tarikat ve hiziblerin etkisini yitirmesi kısacası geleneksel (ki İslam'a dayalı) yapı ve kurumların tarumar olması "aslında İslam'ın yıkıldığı" düşüncesini oluşturdu insanlarda. Geleneğin yok oluşu İslam'ın yok oluşu olarak anlaşıldı ve anlatıldı. İşte bu noktada kimi müslümanlar geleneksel yapıyı ve onun erdemlerini ön plana çıkararak modernist dalgaya direnmeye çalıştılar.
Kimi müslümanlarsa bu modern değişimi tahlil edip anladı ve İslam'ı modernizmin imkanlarıyla yeni kurumlar oluşturarak onlar eliyle yaşatmaya çabalamaya başladı. Yani, İslam'ı modernleştirmekten veya işlevsizleştirmektense modernist sahayı İslamîleştirmeye çalıştılar. Modernizmin yöntemlerini kullanarak İslamî kurum ve mercileri baştan üretmek...
Mesela pek çok yerde geleneksel örgütlenmenin yerini leninist ya da hücre-tipi örgütlenmeler aldı. Geleneksel yapıda müslümanlar dini ritüelleri kullanarak insan kazanırlarken, artık gazete gibi dergi gibi bildiri gibi propagandatif yöntemler keşfedildi ve bunların kullanımı sıklaştı. Parti tipi yapılanmalar peydah oldu. Bu yapılanma biçimi cemaatin aksine mensuplar arasında çok daha sıkı ve kolektif bir bağı öngörüyordu. Siyasal katılım ve siyasal çoğulculuk arttı. Müslümanlar iktidarı etkileyebileceklerini ve değiştirebileceklerini farkettiler. Nitekim, siyasal İslam ya da başka bir deyişle İslamcılık böyle doğdu. Yani, İslam sadece geleneksel ritüellerin neşet ettiği atalardan bugüne ulaşan bir vasat olarak değil, kurtarıcı bir İDEOLOJİ olarak tekrar okunmaya başlandı. Modernist süreç ideolojileri inşa ederken müslümanlık da modernist sürecin etkisiyle bir ideoloji olarak tekrar inşa olundu ve İslamcılık ismini aldı.
Bu yeni ideolojinin eski "müslümanlık"tan farkı takdir edersin ki çok çok çok büyüktü. Bu gelişmeler yüzünden gelenek pek çok yerde hakir görüldü ve gelenekçilik tahkir edilen bir nesne halini aldı. Bu yeni İslamcılar Kurandan ve Sünnetten kaynaklanmayan neredeyse bütün toplumsal gelenekleri mahkum ettiler ki yer yer Sünnet de bu mahkum edilen bilgi kaynakları arasındaki yerini aldı. Öte yandan genel anlamda Kuran ve sünnet yeni İslamcılık için muteber tek şeydi. Bütün toplumsal hayat onun ışığında tekrar inşa edildiğinde problemlerin hepsi olmasa da (dünya cennet olamaz) bir çoğu çözülecekti. İşte İslamî köklere bu denli sarılmadan ötürü bu yeni akıma Selefî(selef-i salihin'in yani iyi olan eskilerin ya da resulullah ve ashabının yolundan gidenler) ya da fundemantalist (köktenci) adı takıldı.
Köhnemiş ve ne yazık ki "dinleştirilmiş" geleneğe öfkeyle saldıran bu akım aynı zamanda pasifist-kaderci-apolitik sufiliğe de düşmanlık besliyordu. İlkine karşı "tevhid" kavramını mızraklaştırarak kullanıyor, ikincisine karşı da İslam dünyasında zaten var olan mistisist değil ama akılcı tezlerle karşı çıkıyordu. Nitekim siyasallaşan, ideolojileşen ve köhnemiş geleneklerden arınarak hafifleyen İslamcılar gerilerine baktıklarında çok büyük bir teolojik kaynak keşfettiler: Mutezile Mezhebi. İslam Düşüncesine damgasını vurmuş bu çok kuvvetli mezhebten devşirdikleri argümanlarla pasifist mistisistlere ve gelenekselcilere karşı çıkmaya başladılar. Öte yandan esas olarak Batı'ya topyekûn bir karşı koyuş vardı. Bu adamların sırtlarında İslamî Anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-komunist söylem yeşermeye başladı, en çok da İslam'ın zulüm-adalet diyalektiğine ve müslüman coğrafyanın öncelikli sorunlarına mutabık olarak anti-emperyalist söylem. Bu söylem yer yer devlet başkanı öldürmeye (Halid el İslambuli) yer yer modern bir örgüt şeklinde direniş temelli yapılanmaya (HAMAS) yer yer ulusal kurtuluş hareketlerine (Cezayir) dönüşerek batı karşıtı mücadelenin temel dinamiğini oluşturdu.
Bu İslamî diriliş hamlesinin Cemaleddin Afgani'yle başladığı varsayılır. Afganîden sonra onun öğrencisi olan Muhammed Abduh'un ve sonra da Reşid Rıza'nın ismi sayılabilir. Mısır'dan Hasan el Benna ve Seyid Kuttub, Hindistan'dan Muhammed İkbal ve Ebu âlâ el Mevdudî, son olarak İran'dan Ali Şeriatî'yle sanırım bu halka devam ettirilebilecektir. Tabii bu saydıkların halkanın en iri halkaları. Ve saydığım bütün isimler birbirlerinden az ya da çok etkilenmişlerdir muhakkak. Mesela Ali Şeriati Kuttub'tan ziyadesiyle etkilenmiş ve bunu eserlerinde de belirtmiştir. Ya da Abduh'un hocası olan Afganî'den etkilenmemesinden bahsedemeyiz. Bu önder şahsiyetleri teker teker izaha zaten hacet yok.
SONUÇ:
Terminolojik olarak "İslamcı" ve "Müslüman" kavramlarının tekrar irdelenmesi gerekmektedir. Müslüman "teslim olmuş olan" demek olup günümüz konjonktüründe Kur'an'dan ve Sünnetten kaynaklanan dini inanç ve rituelleri paylaşan kişilere verilen sosyolojik vasıfken; İslamcı tamamiyle siyasal bir nitelemedir. Her islamcı müslüman olsa da her müslüman islamcı değildir. Fakat Kuran ve Sünnetteki siyasal referanslara dayanarak İslam'ın siyaset sahnesinde boy göstermesi gerekliliği de yine İslam'ın dediklerine göre sabittir. Bu bağlamda müslüman birey kemale ermek için islamcı-müslümanlığa evrilmek mecburiyetindedir.
Devamını Oku!
5 Eylül 2010 Pazar
hüzün, gücün ve menekşeler
dikkat et güzelim, ayaklarını göremeyen adamlara
çünkü şuna eminim: onlar
"ayakların baş olmasından" herkesten çok korkarlar
ve şuna emin ol ki,
şişman bir adamda en iğrendirici şey takım elbise ve kravattır
ki tarihin başından beri bütün ahlaksızlar aslında hep şişmandır.
çünkü kelâm açık, yeterdi yetiyor ve bundan böyle de herkese yetsin
"kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbul musrifîn"
Devamını Oku!
çünkü şuna eminim: onlar
"ayakların baş olmasından" herkesten çok korkarlar
ve şuna emin ol ki,
şişman bir adamda en iğrendirici şey takım elbise ve kravattır
ki tarihin başından beri bütün ahlaksızlar aslında hep şişmandır.
çünkü kelâm açık, yeterdi yetiyor ve bundan böyle de herkese yetsin
"kulû veşrebû ve lâ tusrifû, innehu lâ yuhıbbul musrifîn"
Devamını Oku!
4 Eylül 2010 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)