18 Eylül 2010 Cumartesi

Irak Şii Hareketi ve Direniş - Notlar

Irak Şii Hareketi ve Direniş adlı Faleh A. Cabbar kitabından aldığım notları belki kimine lazım olur diye yayınlıyorum. Yayınladığım kısımda genel olarak Davet Partisini'nin kuruluşundan Muhammed Bakır es Sadr'ın idamına kadarki dönemi alabildim. Yazarken araya kitabın zihnimde canlandırdığı birkaç analiz de koydum, yani yorum da kattım. Yanlış sonuca vardıysam benden, doğru sonuçlara vardıysam önce Allah'tan sonra yazardandır.



-1933 Irak’ında kral Faysal bir Irak halkının olmadığından bahsediyordu.

-İlk tepki, ilk şii siyasal hareketi 1958’le tarihleniyor. 1958 devriminin ardından geleneksel kurum ve müesseseler ani bir çöküşe uğradı. Devrimin getirdiği aile yasası, toprak reformu gibi köklü değişikliklerle dinî sınıf geleneksel statülerini kaybetmeye başladı. Bu geleneksel statülerinin elden gidişi ise “dinin elden gidişi” olarak anlaşıldı, bu bağlamda bu statülerin savunulması da “dinin savunulması”ydı. İşte bu toplumsal değişimler Irak tarihindeki ilk şii tepkileri meydana getirdi.
Bu gelişmeler üzerine 1960lar’da yaşlı ulemanın tepkisi şekillendi. Bu tepki karakter itibariyle insansever ve pedagojik bir tepkiydi. Genel olarak medresenin yenilenmesi ve toplumsal hizmetlerin genişletilmesi şeklinde zuhur etti. Cemaat-i Ulema, işte budur.

Öte yandan genç ulema ve orta sınıf tüccarlar çevresinde daha farklı bir tepki vuku buldu. “Dinin yıkılışı”na bir karşı çıkış olarak bu sınıflar modern bir siyasal parti şeklinde örgütlenmek ve marksizme meydan okuyabilecek bir ideoloji şekillendirmek için çalışmaya başladılar. Aslında bu modernitede dini tekrar canlandırmanın ve modernitenin kendi enstrumanlarıyla onun yıktığı dini kurumlar yerine yeni bir “kurum” organize edebilmenin denemesiydi. İslamın modernleştirilmesi değil, modernitenin İslamileştirilmesiydi. Ve Da’vet Partisi doğdu.

Aslında o dönem Irak Şii düşüncesi için aktif olan üç aktör sınıf mevcuttu. Bunlardan ilki geleneksel ve kaskatı bir hiyerarşiye sahip olan “merciye” kurumu’ndaki yaşlı müçtehitlerdi. Bu sosyal grup karakteri itibariyle geleneğe kökten bağlı ve metodolojik olarak pedagojik reformasyon ve benzeri siyasal hayata direkt olarak etki etmeyen tutumlar kuşanıyorlardı. Cemaat-i Ulema zaten bu sosyal gruptan neşet etmiş bir teşkilatlanmadır. Öte yandan, yine Şii Merciyun içinde bazı genç “din adamları” ise yaşlı olan meslektaşlarının aksine siyasi eylem ve söylemler geliştiriyorlar, sosyo-siyasal hayata modernitenin getirdiği metodlarla müdahale etmeyi tercih ediyorlardı. Hepsinden farklı olarak, Şii orta ve alt kademe tüccarların oluşturduğu bir sosyal sınıf daha vardı. Bu grup ise din adamları sınıfının aksine teolojik ve teorik formasyondan çok aktif siyasal hayata ve popüler dine meyyal bir pozisyondalardı. Hayatın göbeğinde, teoriden çok pratikle alakadar bir yapı arzediyordu. İşte son saydığımız 2 sosyal grup, yani tüccarlar ve genç din adamları beraber Davet’i oluşturmuş oldular.

Davet Partisi her ne kadar “parti” ve hatta “hareket” lafızlarından uzak durmaya çalışsa da örgütleniş ve işleyiş bakımından modern bir parti kimliği taşıyordu. Hareketin geçireceği evrelerin öngörüsel tasviri ilginçtir ve ihvan-ı müslimin’den ve nabıhiri’nin hizbut-tahrir’inden etkilenildiği hissini uyandırır. Bu tasvire göre hareket sırasıyla; el merhale-i fikriye, el merhale-i siyasiye, el merhale-i devriye, el merhale-i hükmiye evrelerinden geçecektir. İlk evrede hareketin fikirsel temeli inşa olunacak ve hareket toplumsallaşacak, ikinci evrede hareket kendisini dışarı açacak ve iktidar mücadelesine girişmek için siyasi bir aktör haline gelecek, üçüncü evrede yönetici seçkinler alt edilerek iktidar ele geçirilecek, dördüncü evrede ise islamî yönetim ikame edilecektir.
Parti, 57,58 ya da 59 yılında Necef’te kuruldu. Kuruluş zamanı gibi kurucularının kim olduğuna yönelik de ihtilaflı bilgiler var. Muhammed Bakır Es-Sadr’ın, Mehdi el-Hekim’in (Ayetullah Muhsin el-Hekim’in oğlu), Talib Rıfai’nin partiyi oluşturan çekirdek kadrodan olduğundan eminiz. 28 yaşında genç bir “din adamı” olan Bakır es-Sadr’ın partideki rolü diğerlerinden daha ön planda gözüküyor. Davet’in eylemci gücü pedagojik reformasyona ve medreselerin ıslahına odaklanmış din adamı sınıfından değil, ateşli ve hayatın içinde olan orta sınıf tüccarlardan imal edilmişti (Sahib el Dahil vb.). Lakin bu tüccar sınıf da toplumsal meşruiyetini temin etmek için din adamları sınıfıyla da ittifak kurmak mecburiyetindeydi. Merciyun’un içindeki genç din adamlarından bazıları bu ittifakı göğüslediler. Kurulan ittifakın ardından ise yönetici erkler ister istemez din adamları sınıfından olanların eline geçti. Henüz mürafık (çırak-müçtehit) olsa da Muhammed Bakır es Sadr Davet’in sahip olduğu en yüksek mertebeli din adamıydı ve ister istemez yıldızı parladı. Öte yandan Şii din müessesesi Merciye’nin baskılarından ötürü partinin kuruluşundan 2 ya da 3 sene sonra, 1960’larda es-Sadr partiyi terk etmek zorunda kaldı. Çünkü bu merhaledeyken Merciye’den Davet’e meşruiyet kazandırmak bir yana kendisinin ilmî kariyeri bile büyük bir tehlike altındaydı. Bu kararını ilmi kariyerini korumak ve zamanı geldiğinde daha büyük bir kuvvetle partiye yardım edebilmek için aldığı söyleniyor.

Davet’ten birkaç yıl sonra, 1960’larda yaşlı ulema’nın önderliğinde şekillenen Cemaat-i Ulema hayırsever ve pedagojik adımlarla yürümeye başladı. Bu grubu Ayetullah Muhsin el Hekim himaye ediyordu. Muhammed Bakır es-Sadr da bu oluşumda yerini aldı ve oluşumun yayın organı olan el Azva’yı çıkartırken görev aldı. Bu dergiden Risaletün (Mesajımız) adlı köşesinde kaleme aldığı yazılarıyla dikkat çekiyordu. Nitekim bu yazılarındaki “yenilikçi” fikirlerinden dolayı geri kalan Ulema’nın tepkisini de üzerine çekmeye başladı. Ulema arasından “el Azva ulemayı temsilen çıkartılan bir dergi mi yoksa es Sadr’ın şahsi görüşlerinin yayılma organı mı” şeklinde sorular yöneltenler oluyordu. Neticede, Muhammed Bakır es Sadr dayısı Murteza Yasin aracılığıyla el Azva’dan ayrıldığını ilan etmek mecburiyetinde kaldı. El Azva’yı artık Lübnan’lı alim Muhammed Hüseyin Fazlullah çıkartacaktı.

1963’te bazı Baasçıların ve pan-arabistlerin oluşturduğu bir koalisyon General Kasım rejimini alaşağı etti ve komunistlerle solcuları topyekûn katletti. Ardından Kasım ayında “devrim yine kendi evlatlarını yedi” ve yeni kurulan ve 5 yıl boyunca ayakta kalacak olan askeri rejim Baas partisini iktidardan fiziksel olarak dışlayabildi. Baas partisinin ve komunistlerin ard arda bunca büyük darbeler altında kalması ve nispeten siyasi arenadan elenmesi Da’vet partisinin elini güçlendirmişti. Çünkü Davet’in tabanı bilhassa bu siyasal hareketlerin tabanıyla çakışıyor, bu siyasal hareketlerin zayıflaması ise eşyanın doğası gereği Davet’in güçlenmesi anlamına geliyordu. Bu dönem devletin başındaki General Arif’in de anti-şiiciliğe varan “Sünni” tutumları da şii tabanın siyaseti “şii cemaatçilik şeklinde” okumasına fırsat tanıyordu. Bu rüzgar eşliğinde evrensel ve fundemantalist bir örgütlenme olan Davet’in de yerelci ve cemaatçi bir yapıya inkılab ettiğinden bahsedilir.

Bu süreçle beraber yerelci-cemaatçi eğilimleri daha kuvvetli olan Sahib el Dahil ve temsil ettiği tüccar sınıf Davet içinde ön plana çıktı. Bakır es Sadr ise evrenselci ve fundemantalist bir yazın adamı olarak geri plana çekilmek zorunda kaldı.
Davet 1960’ların ortalarında Muhsin el Hekim’in izniyle zaten yaygın olan Hüseyniye’lere “Muhsin el Hekim” kütüphaneleri açmaya başladı. Bu kütüphaneler açılırken Davet mensubu olan Muhsin el Hekim’in oğlu Mehdi el Hekim ve Muhammed Bakır el Hekim’in babalarının rızasını aldığı söylenir. Kütüphaneler vasıtasıyla Irak halkı geleneksel tören ve ritüellerin merkezi olan Hüseyniye’lerde Balzac, Stendhal, Dostoyevski, Hasan el Benna, Seyid Kuttub gibi yazarların eserlerini okumaya başladılar. Hızla yaygınlaşan ve Irak çapında gerek Hüseyniyelerde gerek tutulan bazı binalarda açılmaya başlanan bu kütüphaneler yordamıyla Davet modern kesimlere hitap etmenin ve bu alanda hızla toplumsallaşabilmenin yolunu bulmuş oldu. Bu dönem esen rüzgarın da etkisiyle Sahib el Dahil önderliğinde Davet’in mesajı modern sınıflara (iş adamlarına, üniversite öğrencilerine vs.) ulaşmaya başladı.
1968-1978  Barışçıl protestodan kanlı cepheleşmeye. Baas dönemi. Baas partisinin başa gelmesi ve totaliteryen bir tutum belirlemesiyle beraber Davet ve Irak Şiiliği çok kuvvetli bir devle karşı karşıya gelmiş oldu. Sistemin katı ve kuvvetli yapısı yeni filizlenen Şii hareketlenmesini ve geleneksel Şii merciyununu kendisine düşman olarak gördü. 68-70’li yıllar arasında el Hekim’le Baas arasında bir restleşme meydana geldi. Baas partisinin tüm İran uyruklu vatandaşları ayıklayıp İran’a sürme yönündeki kararına karşılık Ayetullah Muhsin el hekim 1969 yılındaki Erbain haccını yarıda keserek Necef’e döndü. El Hekim’in İran’la Irak arasında arabuluculukta bulunmasına dayalı teklifler sonuçsuz kaldı. Neticede 71-72 yıllarında bir çok insanla beraber Sahib el Dahil ve Muhammed Bakır es Sadr da tutuklandı. Dahil bir daha hiç görülemedi, 5 Davet üyesiyle beraber 74 yılında idam edildi. Es Sadr ise hastalığından dolayı Kûfe Hastanesinde tutuklu olarak kalmaya başladı. İdamlardan dolayı Davet önderliğinin büyük bir kısmı ülkeden kaçtı. Bu kaçış ise Davet partisinin yeni kristalize olmaya başlayan yapısını bir anda tekrar zayıflattı.
77’deki Kerbela Haccı sırasında Baas hükumeti bazı sözde suikast ihtimallerini ortaya sürerek haccı iptal ettiğini bildirdi. Uzun süredir bilenen Şiiler ise hiçbir kurum ve mercinin ayarlayıp öngörmediği bir şeyi gerçekleştirdiler ve Merad el Ras ya da İntifada-i Sefer denilen ayaklanma meydana geldi. Hacılar hükumeti protesto yürüyüşleri gerçekleştirdiler ve marşlar okudular. Ayaklanma hem merciye’yi, hem Davet’i, hem de Baas iktidarını şaşkınlık içinde bıraktı. Kimse böyle bir şey beklemiyordu. Bu olayın patlak vermesinin ardından Saddam yönetiminin ülkeyi “Baaslaştırma” politikası hız kazanarak devam etti. İntifada-i Sefer’den bir yıl sonra 78’de şii gelir kaynaklarının devlet denetimine tabiiyeti gerçekleştirilmeye çalışıldı. Hums ve bağışlar bu denetimden geçirilmeye başlandı.

MUNAZEMET EL AMEL EL İSLAMİ
59’da Davet’in yükselişi din adamları sınıfının yok oluşuna verilmiş bir tepkiyken MAİ’nin ortaya çıkışı seküler Sünni totaliteryen Baas rejimine bir tepki olarak gelişti. Muhammed Taki el Şirazi bu oluşumun başındaki isimlerden biriydi. O’na göre; modern siyasal partiler zaten İslam’ın başına musallat olan modern sistemin birer tezahürleriydiler ve kategorik olarak reddedilmeleri gerekiyordu. Öte yandan bireysel faaliyetler de geçersizdiler. Şirazi’nin ve MAİ’nin önerdiği yegane çözüm geleneksel Şii kurumlarına, yani fukahaya dayalı bir çözümdür. Şirazî eylemciliği gerekli bulan fakat onu geleneksel kalıplar arasında kıstırarak işlevsizleştiren Muhsin el Hekim’den de temelden farklı düşünüyordu. O, fukaha’nın ve Merciye’nin önderliğinde bir Şii siyasal eylemcilikten bahsediyordu. Sloganları “La lil hizbiyye, Na’am lil merciye”; “partizanlığa hayır, merciye’ye evet”. Bu grup Davet’ten çok daha fazla yerelci ve gelenekselciydi. Nitekim üye kazanma yöntemleri de Davet’in aksine rituel ve ibadetlere dayanıyordu.

RADİKALLEŞME 1979-1981
İran Devrimi Iraklı bütün Şiilerde bir zafer havasında kutlandı. Tedbiri elden bırakan Davet değil ama Muhammed Bakır es Sadr oldu. Ayetullah Humeyni’nin zaferini kutlamak için Necef havzasında 3 günlük tatil ilan etti. 79’da Mübayaa hareketi Davet tarafından başlatıldı. Es Sadr en başından beri gönülsüz olmasına rağmen bu harekete katılmak zorunda kaldı. Irak’ın her yanından Şiiler gelip Necef’te es Sadr’a biat edeceklerdi. Baas kurnazdı. Mübayaa hareketine hiç karışmadılar. Lakin 12 Haziran 1979 günü 200 kadar emniyet mensubu es Sadr’ı tutukladılar. 4-5 bin kadar Davet eylemcisi ya da sempatizanı yaka paça tutuklandılar. 200-260 kişi işkence altında öldürüldü. 19 kadar Sadr’ın vükelası idam edildi. Neticede, Baas Sadr ve Davet’e kuvvetli bir çökertme operasyonu düzenlemiş oldu.

IİDYM.


-----
Cemaleddin afgani -> liberal anayasa eylemciliği
Muhammed Abduh -> pedagojik reformasyon
Hasan el Benna -> kültürel özcülük
Humeyni -> populist otoriteryenizm

Afgani keddie’sinde “din bağı ve cins (ırk) bağı” kavramlarını beraber kullanır. Toplumun bu iki kolektif bağ çerçevesinde inşa olunacağından bahsediyor. Bu noktada ırk bağını reddetmemesi ve bu bağ cinsine bu derece aktif bir pozisyon bahşetmesi ilginç Klasik “mü’minler cemaati” fikrinden uzak.
Aslında said-i nursî’nin islam toplumunu anlatırken kullandığı teşbih geliyor akla. Nursî Ümmeti koca bir ordu, ümmet içindeki kavimleri de bu ordunun tugayları, bölükleri olarak tarif ediyordu. Bütün bölükler kendi içinde tutarlı bir bütün ve bu bölüklerin ahengiyle beraber ordu tecessüm ediyor. Her bir bölük diğeriyle belki adeta bir rekabet halinde, fakat ona karşı asla düşmanlaşamıyor. Çünkü aynı ordunun tugaylarına mensuplar.
Bunun gibi Afganî de ittihad-ı islam’ın ism-i kavimle tezahürüne karşı gözükmüyor. İslam toplumu da bugüne kadarki geleneğin aksine kavimleri yok edip toplumu tamamen homojenize etmeye namzet bir içtimaiyat olmak zorunda değil.

Hiç yorum yok: