Modernizm iletişim, ulaşım ve en önemlisi üretim'de olanlar en önde olmak üzere 18. yüz yılda vuku bulan teknolojik gelişmelerin sosyo-siyasal alana tezahürü olarak tarif edilebilir. o güne kadar dünyanın bilinen heryerinde bugün "geleneksel" dediğimiz sistem egemendi. siyasal katılım ve siyasal çoğulculuk gibi kavramların esamesi okunmazdı. kitlelerin kendi tercihlerinin hükmedenlere tesir edebileceğinden haberdar olmaması bir yana, zaten olabildiğince az müdahaleden başka devletten bir istekleri de bulunmuyordu. Üretimde endüstriyelleşme olmadığından dolayı herkesin kendine yetebiliyor, zaten kimse kendisine yetmekten "daha büyük" hırslara kapılmıyor, kapılamıyordu. Çiftçi ektiğini biçiyor bir kısmını satıp bir kısmını değerlendiriyor, zanaatkar geleneksel lonca sistemleri dahilinde üretiminden kazandığı parasal değerle geçinip gidiyor ki tezgah usulü üretimden ve katı lonca sisteminden dolayı tekelleşemiyordu. siyasal iktidar sahipleri bu iktidarı "soyları (?)" vasıtasıyla devşiren bir grup seçkinin elinde deviniyor, geniş kitlelerin bu siyasal iktidarı belirleyebilecek herhangi bir kudret ve yöntemleri bulunmuyordu. Ulaşım ve iletişim bu denli gelişmiş olmadığından hiç bir fikir veya oluşum "evrenselleşemiyor", yerel düzlemde ise "birey olmak" mümkün olmadığından cemaatçi yapı muhafaza ediliyordu.
Bu şartlar cariyken teknolojinin bir anda çok hızlı gelişmesiyle üretim araçları, iletişim ve ulaşım yöntemleri çok büyük bir ilerlemeye uğradı. Bu araçlardan önce devletlerin yararlandığından bahsedilebilir. Avrupa hükmettiği coğrafyanın eskisine göre çok daha büyük bir kısmına egemenliğini geçirebilen mutlak monarşilerle dolmaya başladı. Geleneksel sistemin zaruri bir neticesi olan adem-i merkeziyetçi idare ve siyaset sistemi yerini "uniter" sistemlere terketti. Artık merkez her yere erişebiliyordu. Bundan dolayı her yer de "merkez" tarafından idare ediliyordu. Bu ceberrut ve baskıcı devletleri ortaya çıkarttı. Fakat bu devletler kendi coğrafyalarına sımsıkı tutunarak ve büyük oranda "milliyetçi-vatanperver" ve yepyeni bir terminoloji inşa ederek dünyayı baştan inşa etmeye başladılar. Bu değişim dalgasıyla beraber geleneksel kurum ve değerler yerle bir olmuştu. Yetinmek ve kanaat etmek yerine daha çok çalışmak ve daha çok kazanmak parlatılmaya başlandı. Eski kimlik tanımlarının yerine yenileri oluşmaya başladı. Milletler milliyetçilikleri değil ama, milliyetçilikler milletleri inşa etti birer birer. Üretim aynen coğrafya gibi parsellendi. Artık fabrikadaki bir işçi sözgelimi bir arabanın sadece egzantrik kayışını üretiyordu. Ona araba yap desen yapamaz, çünkü o kayışın bilmemneresini üretmek dışında bildiği hiç bir şey yok. Yani üretim de otomatize edildi ve endüstriyelleşmeyle beraber insan kendi üretiminden yabancılaştı. Cemaatler ve dini yapılanmalar yerle bir oldu. Avrupa'da kilise paramparça edildi ve sonra yeni dünyaya uygun bir şekilde tekrar inşa olundu (Protestanlık). Kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıyla halkın da örgütlenme ve kanaat oluşturma ihtimali hasıl oldu. Devletler ise bu kanaatlerin kendilerini sarsmaması için ya siyasal katılımcılığı engellediler (otoriteryen sistem) ya da siyasal katılımcılığı sadece "meşru bir yol üzerinde" seyreden kendi araçları haline getirmek istediler (totaliteryen sistem). Kısacası üretim yöntemlerinin değişmesi ve ulaşım ve iletişimde meydana gelen gelişmelerle dünya eskisinden çok daha farklı bir hale geldi ki işte 1789'u çağ açıp çağ kapatan bir tarih yapan da budur. Fransız İhtilali modernizmin miladı kabul edildi.
Eh, modernizmin doğuşundan İslam Alemi'nin etkilenmeden kalmasını beklemek safdillik olur. Nitekim İslam dünyası da modernist diktatörler eliyle ülke ülke "modernleştirildi". Ama modernizmin yankısı bundan çok daha önceleri İslam dünyası'nda duyulmaya başlamıştı zaten. Geleneksel yapı ve kurumların tarumar olması İslam dünyasında büyük bir dehşetle karşılandı. Ulema'nın etkisinin çok ciddi oranda azalması, yeni kurulan siyasal sistemlerin (Osmanlı'da Tanzimat Fermanı) "İslam Şeriatı"nı hiçe sayması, geleneksel eğitim sisteminin yıkılıp yerlerine modern eğitim kurumlarının açılması, geleneksel aidiyetlerin yok sayılmaya başlanması, geleneksel kimliklerin zayıflaması, geleneksel üretim biçimlerinin ve ilişkilerinin önemini kaybetmesi, geleneksel cemaat ve tarikat ve hiziblerin etkisini yitirmesi kısacası geleneksel (ki İslam'a dayalı) yapı ve kurumların tarumar olması "aslında İslam'ın yıkıldığı" düşüncesini oluşturdu insanlarda. Geleneğin yok oluşu İslam'ın yok oluşu olarak anlaşıldı ve anlatıldı. İşte bu noktada kimi müslümanlar geleneksel yapıyı ve onun erdemlerini ön plana çıkararak modernist dalgaya direnmeye çalıştılar.
Kimi müslümanlarsa bu modern değişimi tahlil edip anladı ve İslam'ı modernizmin imkanlarıyla yeni kurumlar oluşturarak onlar eliyle yaşatmaya çabalamaya başladı. Yani, İslam'ı modernleştirmekten veya işlevsizleştirmektense modernist sahayı İslamîleştirmeye çalıştılar. Modernizmin yöntemlerini kullanarak İslamî kurum ve mercileri baştan üretmek...
Mesela pek çok yerde geleneksel örgütlenmenin yerini leninist ya da hücre-tipi örgütlenmeler aldı. Geleneksel yapıda müslümanlar dini ritüelleri kullanarak insan kazanırlarken, artık gazete gibi dergi gibi bildiri gibi propagandatif yöntemler keşfedildi ve bunların kullanımı sıklaştı. Parti tipi yapılanmalar peydah oldu. Bu yapılanma biçimi cemaatin aksine mensuplar arasında çok daha sıkı ve kolektif bir bağı öngörüyordu. Siyasal katılım ve siyasal çoğulculuk arttı. Müslümanlar iktidarı etkileyebileceklerini ve değiştirebileceklerini farkettiler. Nitekim, siyasal İslam ya da başka bir deyişle İslamcılık böyle doğdu. Yani, İslam sadece geleneksel ritüellerin neşet ettiği atalardan bugüne ulaşan bir vasat olarak değil, kurtarıcı bir İDEOLOJİ olarak tekrar okunmaya başlandı. Modernist süreç ideolojileri inşa ederken müslümanlık da modernist sürecin etkisiyle bir ideoloji olarak tekrar inşa olundu ve İslamcılık ismini aldı.
Bu yeni ideolojinin eski "müslümanlık"tan farkı takdir edersin ki çok çok çok büyüktü. Bu gelişmeler yüzünden gelenek pek çok yerde hakir görüldü ve gelenekçilik tahkir edilen bir nesne halini aldı. Bu yeni İslamcılar Kurandan ve Sünnetten kaynaklanmayan neredeyse bütün toplumsal gelenekleri mahkum ettiler ki yer yer Sünnet de bu mahkum edilen bilgi kaynakları arasındaki yerini aldı. Öte yandan genel anlamda Kuran ve sünnet yeni İslamcılık için muteber tek şeydi. Bütün toplumsal hayat onun ışığında tekrar inşa edildiğinde problemlerin hepsi olmasa da (dünya cennet olamaz) bir çoğu çözülecekti. İşte İslamî köklere bu denli sarılmadan ötürü bu yeni akıma Selefî(selef-i salihin'in yani iyi olan eskilerin ya da resulullah ve ashabının yolundan gidenler) ya da fundemantalist (köktenci) adı takıldı.
Köhnemiş ve ne yazık ki "dinleştirilmiş" geleneğe öfkeyle saldıran bu akım aynı zamanda pasifist-kaderci-apolitik sufiliğe de düşmanlık besliyordu. İlkine karşı "tevhid" kavramını mızraklaştırarak kullanıyor, ikincisine karşı da İslam dünyasında zaten var olan mistisist değil ama akılcı tezlerle karşı çıkıyordu. Nitekim siyasallaşan, ideolojileşen ve köhnemiş geleneklerden arınarak hafifleyen İslamcılar gerilerine baktıklarında çok büyük bir teolojik kaynak keşfettiler: Mutezile Mezhebi. İslam Düşüncesine damgasını vurmuş bu çok kuvvetli mezhebten devşirdikleri argümanlarla pasifist mistisistlere ve gelenekselcilere karşı çıkmaya başladılar. Öte yandan esas olarak Batı'ya topyekûn bir karşı koyuş vardı. Bu adamların sırtlarında İslamî Anti-emperyalist, anti-kapitalist ve anti-komunist söylem yeşermeye başladı, en çok da İslam'ın zulüm-adalet diyalektiğine ve müslüman coğrafyanın öncelikli sorunlarına mutabık olarak anti-emperyalist söylem. Bu söylem yer yer devlet başkanı öldürmeye (Halid el İslambuli) yer yer modern bir örgüt şeklinde direniş temelli yapılanmaya (HAMAS) yer yer ulusal kurtuluş hareketlerine (Cezayir) dönüşerek batı karşıtı mücadelenin temel dinamiğini oluşturdu.
Bu İslamî diriliş hamlesinin Cemaleddin Afgani'yle başladığı varsayılır. Afganîden sonra onun öğrencisi olan Muhammed Abduh'un ve sonra da Reşid Rıza'nın ismi sayılabilir. Mısır'dan Hasan el Benna ve Seyid Kuttub, Hindistan'dan Muhammed İkbal ve Ebu âlâ el Mevdudî, son olarak İran'dan Ali Şeriatî'yle sanırım bu halka devam ettirilebilecektir. Tabii bu saydıkların halkanın en iri halkaları. Ve saydığım bütün isimler birbirlerinden az ya da çok etkilenmişlerdir muhakkak. Mesela Ali Şeriati Kuttub'tan ziyadesiyle etkilenmiş ve bunu eserlerinde de belirtmiştir. Ya da Abduh'un hocası olan Afganî'den etkilenmemesinden bahsedemeyiz. Bu önder şahsiyetleri teker teker izaha zaten hacet yok.
SONUÇ:
Terminolojik olarak "İslamcı" ve "Müslüman" kavramlarının tekrar irdelenmesi gerekmektedir. Müslüman "teslim olmuş olan" demek olup günümüz konjonktüründe Kur'an'dan ve Sünnetten kaynaklanan dini inanç ve rituelleri paylaşan kişilere verilen sosyolojik vasıfken; İslamcı tamamiyle siyasal bir nitelemedir. Her islamcı müslüman olsa da her müslüman islamcı değildir. Fakat Kuran ve Sünnetteki siyasal referanslara dayanarak İslam'ın siyaset sahnesinde boy göstermesi gerekliliği de yine İslam'ın dediklerine göre sabittir. Bu bağlamda müslüman birey kemale ermek için islamcı-müslümanlığa evrilmek mecburiyetindedir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder