30 Mart 2010 Salı

Enes Emre Kardeşimle Sohbetlerimiz

Enes Emre Öztürk ismiyle müsemma kardeşimle tanrı'nın evreni neden yarattığı sorusu üzerine başlayan ve dallanıp budaklanarak devam eden sohbetimiz. devamı konuşuldukça yavaş yavaş eklenecektir.




Değerli kardeşim;

Öncelikle mevzumuzun ne kadar habis, ne kadar meşakkatli, ne kadar eziyetli bir mevzu olduğuna temas ederek lafa başlamanın daha uygun düşeceği kanaatini taşıyorum. Telefonda da dediğim gibi, belki de bu konuyla deruni bir alaka kurduğumuzda haddimizi aşmış oluyoruz, belki de asla avuçlarımızın arasına hapsedemeyeceğimiz bir ilmin peşinde haybeye koşuyoruz; ama insanoğluyuz azizim, neticede alelade insanoğluyuz. Dediğim gibi bu şimarıklığa girişmemiz Allah katında otoriter bir tebessümle mukabele buluyor bile olabilir, kim bilir...

Her ne kadar uzun bir süre bu konuyla hemhâl olmuş olsam da nihaî bir kanaate hasıl olamadığımı, hatta bir arpa boy kadar yol katedemediğimi itiraf etmek mecburiyetindeyim. Zaten benim 5-10 aylık serüvenim bu işe ömrünü vakfetmiş düşünürlerin yanında suda havan dövmekten farksız bir konumda kalır, bunu da kabul ediyorum. fakat yine de kendimi biraz daha ikna edebildiğim ve zihnimde taşları biraz daha yerine oturtmayı becerebildiğim de hakikat.

şimdi, can alıcı sorumuz şu: Tanrı evreni neden yarattı? hatta şopenaur'un veciz ifadesiyle olsun istersen: "tanrı hiçliğin kıpırtısızlığını ve sessizliğini bozmaya neden kalkıştı?"

Eğer "insan neden vardır, ne için vardır?" deseydik cevabımız daha kolay olacaktı. çünkü bu defa insanın yaratıcısının insana yüklediği görev ve sorumluluklara, yaratıcının insandan beklentilerine meyledecek, bunları tespit ettiğimiz anda ise insanın "ne yapmak için" var olduğunu keşfetmiş olacaktık. nitekim kur'an'ın birbirinden bağımsız pek çok yerinde de bu konuya tam da bu üslubla temas edildiğini biliyoruz zaten. bu sayede insana ontolojik bir amaç ve gaye bahşedilmiş oluyor, bu bahşedilişle birlikte insan soyunun şu hayat kavgasındaki hedefi cismanileşip önümüze seriliyor. fakat, tanrı'nın dünyayı neden yarattığı sorusu önceki sorunun aksine insanın değil tanrı'nın bir eylemini sorguluyor.

yani daha önce de söylediğim gibi "tanrı insanı şöyle şöyle yapsın diye yaratmıştır" sözü insana dönük bir sözdür. bu sözün muhattabı insandır. fakat "tanrı dünyayı şu sebeple yarattı" sözü bunun aksine tanrıya dönük bir sözdür, ve bu sözün içini doldurabilmemiz biz insanoğlu için epey zor gözükmekte. Aslında zordan da öte, kesinlikle imkansız olduğundan bahsedebiliriz sanırım. fakat dediğim gibi, insanoğlu işte; rahat duramıyor ki...

bu konu hakkında en köklü kanaat tanrı'nın kendi ihtişamını ve gücünü göstermek maksadıyla dünyayı yarattığı, biliyorsun. bu fikir ve bu yönde serdedilecek her fikir insanî noksaniyetleri tanrı'ya da atfedebilme cüretini barındırıyor kendi içinde ister istemez. tanrı, belki "sanatını sergilemek" için insanlığı yarattı; fakat bu laf biraz da "tanrı sanatını sergilemek istiyordu"ya yol açtığından ve bizde hasıl olan benzer isteğin aynı zamanda bizim "yalnız kalamamak" gibi bir zaafiyetimizden kaynaklanmasından ötürü sanki tanrı'yı da zaafları varmış gibi göstermiş oluyoruz. işte tam da bu sebeple zaten bu görüş pek çok insan tarafından temkinle yaklaşılan bir görüş hüviyeti kazanıyor. fakat bu konuya bundan daha iyi bir cevap da bulmanın mümkn olmadığını düşünüyorum. neticede bulunan tüm cevaplar bunun çeşitli varyasyonlarından ibaret kalıyor zaten.

bana sorarsan; ben bu cevabı şöyle zenginleştirip süsleyerek muhatabıma (yani kendime de) mukabelede bulunmayı tercih ediyorum.

öncelikle, eğer tanrı'nın psikolojisinin nasıl işlediğini kestirmeye çalışıyorsak önümüzde inceleyebileceğimiz tek emsalin insan psikolojisi olduğu su götürmez bir gerçektir. nitekim "kendini tanıyan rabbini tanır" gibi hadislerle, allah'ın insana ruhundan üflemesi hadisenin zihnimize yaydığı nuranî ışıltıyla biz insan ile tanrı arasında elbette hiyerarşik müthiş bir fark olsa da bir benzerlik olduğunu da biliyoruz. pekiyi, Allah'la insan arasındaki bu benzerliğin hangi noktalarda tecelli ettiği üzerine kafa yormak gerekirse?

-insan vücuden allah'a asla benzeyemez. allah'ın bildiğimiz hiçbir cisme benzemediği zaten kurânî bir inançtır ve sabittir. allah eşyadan münezzehtir, eşyayla temsil edilemez. öyleyse insandaki allah tarafından üflenmiş vasıflar, yani ilahi vasıflar belki allah'la kısmî bir benzerlik kurmasına olanak veriyordur. bu vasıfların ise ortak özelliğinin insanı hayvanlardan ayıran vasıflar olması gerektiği aşikar, ki buna biz islamî terminolojide ruh da diyoruz.

öyleyse insanın ruhî vasıflarını keşfedebilirsek bunların menşeilerinden hareketle allah'ta da kısmen ve çok üstün bir şekilde bulunduğuna kanaat getirebiliriz belki...

nedir insanın ruhî vasıfları? bana sorarsan bilinç+irade+değiştirim kuvvetidir. ve zaten maddeden bağımsız mutlak bir bilinç+irade+değiştirim kuvvetine de allah demiyor muyuz? bu bağlamda insanla allah'ın ortak özelliklerini tespit etmiş olduk sanırım. bunlar allah tarafından ruhundan üflenmesiyle insana sirayet eden ve insanı geri kalan mahlukattan ayıran ilahî vasıflar. bunlar sadece insanda var olan ve insanı şereflendirip halife yapan vasıflar.

pekiyi, biz ne biliyoruz? insan bilinci başka bilinçlerce tanınmak istiyor. bu şaşmaz bir gerçek. hakikaten her bilinç başka bilinçlerce tanınmak, hatta başka bilinçlerce taltif edilmek istiyor. hatta bütün bir yaşama serüvenini buna bağlayabiliriz bile ufacık zorlamalarla. pekiyi, tanrı'nın bilinci neden bu şekilde işlemesin? insan tanınmaya mecbur, tanınmak ve beğenilmek isteği onu "kötü"ye bile yönlendirebiliyor; fakat tanrı için bu mecburiyetten ve "kötülüğe meylediş" gibi zaafiyetlerden bahsetmediğimiz taktirde neden onun da tanınmak isteyebileceğini düşünmeyelim? diyebilirsin ki, madem insan bilinciyle tanrısal bilinç arasında bir korelasyon kuruyorsun ve tanrı'nın tanınma isteğini kendi bilincimizde de müşahede edebileceğimizi iddia ediyorsun, pekala, neden tanrı bizdeki gibi zaafiyete düşmüyor da tanınma iradesi tanınma ihtirasına dönüşmüyor? sen bu tanımınla beraber tanrı'yı insanlaştırmadın mı?

ben de sana derdim ki: hayır, ben tanrı'yı insanlaştırmadım. aksine, insanı tanrılaştırdım. tanrı bizim gibi zaafiyetlerden münezzeh çünkü o mutlak. onda mutlak bilgi var. mutlak bilinç var. mutlak irade var. mutlak değiştirebilme kaabiliyeti var. bu tarz mutlaklıklar onu zaafiyetlerden münezzeh kılıyor.

mesela insan ruhu kötülük de irade edebiliyor değil mi. benim tezime göre hani insanoğlunun karar mekanizmalarıyla tanrınınkiler arasında bir korelasyon vardı. öyleyse tanrı da kötülüğe meyledebilir mi? hayır edemez. zira tanrı mutlak bilgiye sahip. o iyiliğin bilgisine, dahası iyiliğin gerekirliğinin bilgisine sahip. eyleminin nasıl netice vereceğini, dahası bu verdiği neticenin yararının ve zararının ne olacağını tam anlamıyla en ince detayına kadar biliyor; üstüne üstlük "kötülüğün kötü olduğunu" da mutlak olarak biliyor. bu sebeple tanrı asla ama asla kötülüğe meyletmiyor. biz şerri alllahtan bilmeyiz ya, işte bu da o yüzden bana sorarsan. bu sokratesçi yaklaşım fakat doğru olduğunu düşünüyorum. mutlak bilgi mutlak ahlakı da beraberinde getiriyor.

velhasıl aynen bunun gibi de tanrı tanınmak istemesi bakımından bize benziyor, ama "tanınmak zorunda olması" bakımından mutlaklığı vasıtasıyla bizden ayrılıyor olabilir. bu izaha göre tanrı pekala tanınmak istedi ve tanındı. fakat ya tanınmasaydı? tanınmayabilirdi, o bizim gibi tanınmadığında zelil ve rezil olmazdı. eksik hissetmezdi. çünkü o mutlaktı, biz infisahîydik. ama tanınmayı irade etti ve tanındı. sadece bu kadar. bunda herhangi bir sorun yok sanırım.

-->bu ilk ve meşhur tezi oluşturuyor. aslında bu tez dillendirilip klişeleşmesinden dolayı kulaklarımıza pek dolgun gelmiyor fakat konu hakkında söylenmiş en ileri laf yine de. bundan daha ileri bir laf söylemek epey zor.



öte yandan benim şöyle destekler bir kanaatim de var konuyla alakalı. geçen bir arkadaşla "düşünce eylem bağının gerekirliği" üzerine sohbet ediyorduk. sohbet elbette "her düşüncenin dolaylı ya da direkt olarak fakat dünya üzerinde mutlaka pozitif bir etkisi olması gerektiği" konusuna gelip dayandı. gerçekten de dünya üzerinde aksedemeyen bir fikir kainatta bulunmuş en parlak fikir bile olsa nasıl bir kıymet arzedebilir ki? eğer eylem sahasında kendisine gerçeklik bulmuyorsa, sadece entelektuel salonlarda değiş tokuş edilen bir "iyiniyet temennisi" olmaktan öteye nasıl geçebilir ki? neden saygı değer, neden kutlu bir çalışma olsun...

işte bunlardan bahsederken mevzubahis problem hakkında daha önce de konuştuğumuz arkadaş bu konuyu onunla bağlamayı teklif etti bana.

yani allah'ın uçsuz bucaksız bir gücü var. pekiyi, bu güç eğer kullanılmazsa ne anlam ifade eder ki? belki de allah bu sebeple gücünü kullanıp kendisini kendisine göstermek istemiş de olabilir. elbette gücünün sınırına ulaşma gayesi güttüğünü iddia edemeyiz, fakat gücünü bu şekilde aktive etmeyi uygun görmüş de olabilir pekala.

bu fikirde tehlikeli tek mecra şu ki: allah'ın kendi varoluşunu anlamlandırmak için bizleri yarattığını iddia edenler çıkabilir. yani allah aslında başka kimse yok ve onu göremezken tüm güç ve kudretiyle manasızdı. hani berkeleyci yaklaşım biraz da bu. o ne zaman ki gücünü kullandı ve cismanileştirdi o zaman kendisi ve gücü anlamlı hale geldi, filan. bu biraz tehlikeli bir mevki olmakla beraber burdan uzak durulduğunda pek bir problem çıkmayacağını tahmin ediyorum. pekala allah kendi gücünü kendisine göstermek ve aktive etmek maksadiyle de evreni var etmiş olabilir. buna karşı söylenebilecek bir söz de yok.



ama esas olan ne biliyor musun hacım, esas soru şu: tanrı evreni neden var etmesin ki? neden yani var etmesin? neden bunu istemesin? neden isteyemesin? böyle irade etmiş ve böyle olmuş. biz zaten bu kadarından haberdar olabiliriz. bundan öteye ettiğimiz her laf aslında dayanaksız ve köksüz akıl yürütmelerden ibaret. biz kendimizin varlığından emin olduğumuz kadar allahın dünyayı var etmek istediğini ve allahın dünyayı var ettiğinden eminiz. ama allahı bu isteğe yönelten şeylerden bahsetmek mi? işte bu dediğim gibi haddimizi aşmak. dahası bu soru net bir şekilde cevaplanamaz bir soru aslında.

yani nurcular da biz de yanlış yapıyoruz aslında. bu konu hakkında kuranî bir delil olmadığına göre bu soruyu cevaplama selahiyetini kendimizde bulmamız imkansız. bize bildirilmediği müddetçe karar mekanizmasının nasıl işlediği hakkında zerrece fikrimiz olmayan bir yaratıcının kararlarını nasıl illetlere bağlayabiliriz ki? buna ne haddimiz var? buna nasıl cüret edebiliriz?

yanisi, nihaî kanaatim şudur ki: bu soru asla cevaplanamaz bir sorudur. her ne kadar biz akıl yürütüp ortaya birşeyler koyabiliyor olsak da bunların doğru olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok. bütün bunlar insanın karar mekanizmalarıyla allahın karar mekanizmasının benzer işlediği önkabulüyle varılabilecek fikirler ki, böyle bir önkabulü yapmaya yetecek kadar malumatımız yok esasen. yani daha insanla allahın bu noktada benzeştiğini söylemek çok ileri bir iddiayken tutup da bu iddiayla temellendirdiğimiz kimi başka iddialarımızı öne sürerek "allah evreni işte bundan yaratmıştır" demek haddimiz değil gerçektir. konu hakkında söyleyebileceğimiz en uç söz; "allah evreni yaratmıştır"dan ibarettir. geri kalan bizim için tam anlamiyle gaybtır. gayb kalmaya da mahkumdur.

bu açıdan yaklaştığımızda gönül rahatlığıyla bu sorunun cevaplanamayacağını söyleyebileceğimizi, dahası bu sorunun cevaplanamazlığının bizim tez ve argümanlarımıza zerrece zeval vermeyeceğini görüyorsun. öyleyse aslında bu konuyu tartışmak eğlenceli fakat faydasız bir çabadan ibaret. ama yine de insan tartışmadan duramıyor. kimseyle olmazsa kendisiyle tartışıyor...

kardeşim, benim elimden gelen bu kadar. gecenin 12'sinde yazdığım bu metin haddinden fazla dağınık ve savruk oldu, kusura bakma. bugüne kadar konu hakkında düşünüp biriktirdiğim herşeyi önüne serdim. inşallah senden de buna mukabil cevaplar bekliyorum.

allaha emanet olasın.

emre



Enes Emre:

Değerli kardeşim Emre yolladığın mektubundan hamdoolsun istifadelerimiz çok oldu.Şüphesiz ki aynı safta aynı düşman karşısında mücahade edip birbirimizle muhabbet eden iki yoldaşız bu yüzden senin fiirlerine karşı çıkmak istemem burada ucuz bir ataistlik savunucusu da değilim elhamdülillah burada imanını ilerletmek için bir şeyler karalayan bir müminim.Bu şüpheli ve müphem konuda yazacaklarım için allah şimdiden beni affetsin.

Haddime değil ama cümlelerime biraz eleştirerek başlıyacağım- bu senin fikirlerinden istifade etmediğim anlamında değildir yanlış anlamıyasın- Sözlerinin içerisinde biraz demogoji ile karışık bizim yaratılmamızın bizim hayrımıza olduğu temalı bir söylem var.İçerisinde pek çok daha hakikat barındırıyor fakat bu söylemlerden hareketle soruyorum.Ey mümin kardeşim bu sorun değil midir bizi ateistler karşısında zor durumda bırakan ?Bence düştüğümüz en zor durum bu soru sorulduktan sonra çıkıyor karşımıza -mücahede ettiğimiz canip karşında-.Neden Allah (cc) Kur'an-ı Kerim'inde bu soru ile ilgili olarak bir açıklamada bulunmamış bununla beraber Hazreti peygamber'de bu konu hakkında herhangi bir açıklama yapmamış.O Dönem sahabileri de çok kolayca sineye çekmişler bu hakikati ziya paşanın tabiriyle bu terazi bu sikleti çekmez deyip kenara çekilmişler.Elbetteki başlarda arap cahiliye dönemi dolayısıyla bir cahillik ve zayıflık vardı fakat daha sonra bu sahabiler terakki edip pek çok ilmi alanda yükseldilerHem maddi hem manevi cihette hiç mi sorgulamadılar bu sualin cevabını.Allah (cc) bu sahabiler için bir takım mucizeler gönderdi tabi peygamberimiz aracılığı ile (bu son cümle ile aslında kendi teorime biraz gem vurup yara verdim ama hala tam anlamı ile aydınlığa kavuşamadı) Peygamberimiz de direk olarka allah (cc)'in melekleri ile görüşüp hemhal oldu bu yüzden bu müşkül soru onların itikadını zehirleyip beyinlerine şeytan vesvesesi sokmadı fakat en mükemmel din olan islam dininde herşeyin tam olarak düşünülmesi gerek değil mi?
O
Şayet bu sorunun cevabı verilemezse dinimiz tamam değil.Kendi içerisinde kendisini doğrulayıp tamamlayan bir fikri anlamdada mantıklı bir öğreti değil.O zaman bizim hep iddia ettiğimiz islam dini en son gelen ve en büyük din değil Allah (cc)'nin indirdiği mükemmel din değil.
Hem bununla beraber eğer ki bir fikir akımının içinde açıklanamayan bir nokta varsa bu nokta bütün fikir akımını alaşağı edebilir.Bu bilim tarihlerinde pek vuku bulan bir hadisedir.Şayet bu soru bu mükemmel dinin indiği andan beridir- yani 1400 yıldır- cevaplanamamış bir soru ise bu öğretinin mükemmeliyeti kabul göremez ve taraflarıncada sekteye uğrar bu yüzden bütün içtenliğimle haykırıyorum ki değerli kardeşim evet bu sorunun mevcuttur şayet mevcut değilse dinin muhteşemliğine halel gelebilir bu sebeple hiç şüphe götürmez ki cevabı elzemdir.Cevabında diğer ilahi dinlerden de kaynak belki alınabilir -tabi ki doğruluğu bizimkisi kadar garanti olmaz ama en azından fikri alıp mizan terazisine koyar tartabiliriz-.

Değerli kardeşim biliyorum ki bu konuda biraz daha ben avantajlıyım - şimdilik - senin işin biraz daha zor gözüküor allah bu söylediklerimi hiçbir münafığın ve islam düşmanının aklına getirmesin inşaallah cavabını bekliyorum allaha emanet olasın 700 sayfalık ders notundan sorumlu olduğumuz kurul sınavına iki gün kala gecenin on ikisinde yazıyorum kusur etmişsem önce allah sonra sen affedersin inşaallah.

Enes




Emre:
Değerli kardeşim;
Öncelikle seni kelimenin tam anlamiyle "müdhiş" üslundan dolayı tebrik ediyorum. Duyguyu metne o kadar güzel yedirmişsin ki benim yarı akademik olmaya çalışan bilmiş kelimelerim senin canhıraş feryatların karşısında ruhsuz bir ceset gibi kalmış. Kardeşim, bildiğin gibi benim bu konudaki iddiam ve bir teist, bir inanan olarak şahsi kanaatim bu sorunun cevaplanamazlığıydı. ben hiçbir zaman bu sorunun bir cevabı yoktur iddiasında bulunmadım, ben sadece bildirilmediği müddetçe bu sorunun bizim tarafımızdan cevaplandırılmasının mümkün olmadığını savundum tüm kuvvetimle. hala daha bu iddiamın arkasındayım kardeşim. senin oynadığın bu müşrikane rolü kocaman bir eyvallah'la kabul edip neden bu sorunun cevaplanamayacağını, bunun da ötesinde bu sorunun cevapsızlığının aslında biz teistlere hiçbirşey kaybettirdmediğini sana ispatlamaya çalışacağım.

kardeşim, öncelikle bu dinin mükemmel ve eksiksiz bir fikir olduğunu kimse iddia edemez, etmemeli zaten. dünya üzerine mükemmel herhangi birşey olamayacağı gibi dünyayı okumada mükemmele en yakın olan bu inanç sistemi de mükemmel değil. zira mükemmel olan sadece allah'tır zaten. mükemmeliyet onunla mahduttur. ben bugün sana allah'ın varlığını katiyyen ispatlayamam. sen varolmadığını kabul ettiğin müddetçe sana varoluğunu gösteremem. zaten benim kuranımda da buna kaç kereler atıf yapıldığını sen bilmiyor musun? biz bu yüzden allahın varlığını bilmeyiz kardeşim, sadece allahın varlığına inanabiliriz. şimdi sen bu dinin daha böyle işin başından bilmekten çıkıp inanmaya sığınmışken mükemmel olabileceğinden bahsedebilir misin? fakat bu noksaniyet acaba ilahi bir noksaniyet midir yoksa beşeri bir noksaniyet mi... bilinçli bir noksaniyet midir şuursuz bir noksaniet mi?.... üzerinde asıl düşünmemiz gereken sualler bunlar aslında...

yani senin bu dinin mükemmel din olduğu yönündeki iddianı tek kalemde çizip kenara atıyorum. mükemmel filan değil. gediklerle dolu, ki biz o gediklerden kiminin içini imanımızla doldurup biat ederiz. yoksa dediğim gibi, allahın var olduğunu bilmeyiz. biz allahın var olduğuna inanırız.

kardeşim, sorduğun soruda haklısın, allah'ın bu dünyayı neden yarattığı ashabın da kafasına takılmış olmalıydı, hatta takılmış da olabilir zaten. lakin kaçırdığın bir nokta var: bu soru zaten sorulmuş ve cevaplanmış! cevap ise gayet berrak, sen de biliyorsun: bizim ona kulluk yapmak için yaratıldığımz söylenmiş. insanı ancak salih amel işlesin diye yarattığını söylemiş cenab-ı allah başka yerde. yani insanı ahlaklı olsun diye yaratmış. şimdi sen müşrikane tarafınla hunharca bunun kaçak oynamak olduğunu söyleyeceksin, kabul ediyorum. bu, bu soruyu cevaplamaktan kaçmaktır! cevaplamaktan geri durmaktır! fakat muhakkak ki sebepsiz değildir. muhakkak ki makul bir sebebe mebnidir...

kardeşim, insan haddi olmayan şeylerle uğraştığında kuran tarafından ikaz edilmiş. insan haddi olmayan sorular sorduğunda allah tarafından geçiştirilmiş! insana işin insanî yönünün gereken bilgisi bahşedilmiş, ama o kadar. insan ne ki tanrısal bilgiyi elde etmeye hak kazansın henüz kardeşim. insan ne ki allah nasıl saiklerle kendisini yarattığını insana söylemek mecburiyetinde olsun. allah insana gereken bilgiyi gerektiği kadarıyla vermiş. bu bilgi insanı insan yapan bilgiyi teşekkül ettirmiş ama o kadar. allah insanla kendisinin özelini paylaşmamış, ve bu çok doğal!

onun da ötesinde ey tamahkar insan! madem ki allah'ın özelini merak ediyorsun. allah'ın en temel bir eylemini yapmaya iten saikleri allah'tan öğrenmek istiyorsun! söyle bana, bunu anlayabileceğine emin misin? sen allah'ı kendin mi zannediyorsun? allah aynen senin gibi çeşitli sebepler ve gayeler uğruna çeşitli edim ve eylemlerde bulunan bir bilinç mi acaba? bunu nereden biliyorsun? allah'ı bir şey yapmaya iten sebeplerin varolabileceğini, bunların ne olabileceğini, bunlar sana anlatıldığında senin anlayabileceğini gerçekten samimiyetle zannediyor musun? içten yakarışlarının haksız olma ihtimalini hiç hesaba katmadın mı!

dinimiz tamam değil diyorsun, bu din sana allah'ı bir karar almaya götüren saikleri anlatmak için mi indi zannediyorsun? bu din sana rabbinin karar mekanizmasını keşfetmen için mi gönderildi? bu din sana allah'ın psikolojisi hakkında veriler verdiğini mi iddia etti? bu din sana allah'ın özel günlüklerini mi gönderdi kutsal kitap diye ki tamam olmasın?

bu din sana iki dünyada mutluluğu vaad etti ve getirdiği kitapta buna giden yolu tarif etti. bu din sana hidayet vaad etti, ve indirdiği kitapla bunu temin etti. bu din sana "kendini anlamayı" salık verdi, ve indirdiği kitap vasıtasıyla bunu tesis etti. bu din sana "seni sen yapmayı" vaad etti, ötesini değil. ve bütün vaadlerini gerçekleştirdi.

daha önceki mektubumda iki farklı soru sormak marifetiyle işin bir insanlığa dönük bir de insanlığın rabbine dönük yüzü olduğunu izaha çalışmıştım. belki izaha mukadder olamadım diye tekrar edeyim: "insan ne için yaratıldı?" sorusu insana dönük de bir yüzü olan bir sorudur ve sorunun bu yüzü allah tarafından defaatle cevaplandırılmıştır. aynı "insan ne için yaratıldı?" sorusunun allah'a dönük de bir yüzü mevcuttur ve bu cevaplanmamıştır. adeta insan haddinden ve gereğinden fazla malumattan uzak tutulmuştur. ve bu çok doğaldır. eğer ortada cevaplanacak bişey (yani bizim anladığımız manada allah'ın insanlığı yaratmada bir sebep gütmesi) söz konusuysa, eğer bu cevabı anlayabilecek bile olsak yine de cevaplamamayı tercih etmek cenabı allah'ın kendi tercihidir ve gayet de makul bir tercihtir.

kardeşim, allah insanoğlunu boş işlerden uzak durması için defaatle uyarmaktadır. insan bir faidesi olmayan iştigallerden ısrarla uzak durmaya teşvik edilmektedir. kimseye yararı olmayan bütün uğraşlar allah katında lanetlidir. allah insanın bu tarz boş işlerle meşgul olmasını temelden yasaklamaktadır. pekala, senin bu sorun acaba insanın gerçekten ilgilenmesini gerektiren, gerçekten gerekli bir sorusu mudur? bu sorunun insana dönük yüzü defalarca cevaplanmışken allah'a dönük yüzünün cevaplanmaması pekala normal değil midir? insandan (eğer varsa ve anlayabilecekse) allah'ın kutlu ve özgün ilminin saklanmasından daha tabii ne olabilir ki? insanbununla ne yapıcaktı? bu bilgiyi hangi mecrada kullanacaktı? sadece şahsi merakını tatmin edecek ve hiçbir işine yaramayacak böyle bir bilgiden insanın mahrum edilmesi aslında bizi gitmemiz gereken yöne iteleyen bir kuvvet değil, imanımızı sınayan bir imtihan değil mi?

şimdi, sen hala daha bu bilginin noksaniyetinden ötürü bu dinin eksik olduğunu iddia edebilir misin?

sevgilerle değerli kardeşim, mesajını heyecanla bekliyorum.
emre kardeşin

Enes Emre:
Çok değerli kardeşim
Ben bu konuda senden biraz daha avantajlı olduğumu düşünüyordum.Ama göndermiş olduğun son mektup bu soruyu nasıl da yanlış sorduğumu ve ne büyük bir şeytanın vesvesesi olduğunu bir nebze anlamamı sağladı allah senden razı olsun ayrıca uslubun ve yazış tarzın noktasında da senden öğreneceğim çok şey var senin kalitende bir münasip cevap mektubu olmayack bu fakat inşaalah derdimi anlatmaya çalışacağım.
Değerli Fikirdaşım:
Demişsin ki biz Allah'ın varlığını açıklayamayız sadece var olduğunu biliriz.Peki soruyorum sana ana babamızın izinde bu dini tanıyan bizler şüphesiz ki çok şanşlıyız ve bu armağan vasıtası ile allah'a ne kadar şükretsek o kadar azdır.Fakat söylemlerinden anlaşılan şu ki ortada bir Allah var biz buna inanıyoruz fakat ne varlığını ispat edebiliyoruz ne de bizi ne için yarattığını açıklayabiliyoruz -pekala bizim yaradılışımızın insani yönünü açıkladın diğer yönde de fevkalade derecede ehemmiyetli noktalara değindin kabül-.Şimdi soruyorum sana ey allah yolunda ateistler ve islam düşmanları ile mücahede eden değerli mücahit Eğer sen ateist olsan varlığı kanıtlanamayan ve bizi neden yarattığı meçhul olan bir kudrete -hele de Kainattaki en gururlu ve nefis sevgisine sahip mahluk olduğun kanıtlandığı halde- inanır mıydın?
İtiraz ediyorum sevgili kardeşim eğer vaziyet senin dediğin gibiyse biz bu Allah'ın (cc) hak dinin bu şekilde yaymakta çok zorluk çekeriz.Hem hepimizin önderi Hazreti Peygamber dahi ilk seferde bu ilahi dini mucizeler vasıtasıyla yaymamış mı?Üstelik karşısındaki kudret tanımaz ateistler değil ilahi varlığı küçük putlarda arıyan avare arap kabileleriydi.Şayet Resulullah (a.s.m) bu dini yaymak için önce allah'ın varlığını kanıtlama gereği duymuşsa biz de bu metodla ateistlere karşı hem hal olacağız.
Ey değerli Cephe Arkadaşım:
Bu iki bilinmeyen allah'ın nurunu yaymak için çok büyük bir engel değil midir?Hiç bir ateist şayet varlığı kanıtlanamayan ve bizi neden yarattığı şaibeli bir tanrıya inanabilir mi?Belki yaradılışın allah (cc) tarafına bakan cihetinde bir nebze haklısın fakat Allah'ın varlığının kanıtlanması bence mümkündür.Mümkün olmaması durumu akla ters düşer.Bununla beraber İbn-i Sina da yazmış olduğu eserlerde bu konuya senin gibi bakmış Cenab-ı Hak vardır fakat biz onu ne görür ne duyar nede varlığını kanıtlayabiliriz ancak kalbimiz ile bilip iman ederiz şeklinde bir ifade kullanmış fakat senin de bildiğin üzere İbni Sinanın islam üzere öldüğü dahi büyük tartışma konusu.
Yazdığın mektuba biz itirazda daha bulunacağım değerli kardeşim itirazdan daha ziyade başka bir bakış açısı.Yaradılış karşıtı fikirler ve sorular filozoflar ve düşünenler tarafından dağdan yuvarlanan kartopu misali üstümüze üstümüze geliyor her geçen dakika daha başka bir şeytanlıkla karşımıza çıkıyorlar biz ise bin dörtyüz yıl evvelden kalma bir kitabın ve peygamberin (a.s.m) önderliğinde mücahademize bilinen metodlarla devam ediyoruz.Bu malum.Şimdi gavur fizikçilerin uydurmuş olduğu ve einstein'ın da kuramlarını bunun üzerinden kurduğu bir teorem var adı kızıl kraliçe teoremi bunu da burada zikretme ihtiyacı hissediyorum bu teoriye göre:Bir düşünce yahut bir sistem kalıcılığını devam ettirmek istiyorsa beraberindeki sistemlerin geliştiği ve ilerlediği ölçüde inkişaf bulmalı aksi takdirde o sistem sağlıklı kalamaz.Bu teoriye göre inanadığımız ve hak din olan islam gelişerek inkişaf etmeye devam ediyor müslüman kardeşim.Bundan hareketle de ben inanıyorum ki gelişen ve değişen bu sistem içerisinden bir zat çıkacak senin cevaplanamaz cevaplanması mümkün değildir dediğin soruları cevaplayacak çünkü "Halbuki kafirler istemeselerde Allah nurunu tamamlayacaktır" (Saf Suresi 8. Ayet)Şayet bu sistem gelişip kendini yenileyemezse -dilim söylemeye varmıyor- olmaz.
Değerli kardeşim karşında edebiyaten de fikren de düşünce cihetiyle de mahcup kaldım elimden bu kadarı geldi.Senin şahane mektubunun yanında şüphesiz ki güneş görmüş bir mum kandili gibi kalacak cevabını merakla bekliyorum selametle Allah'a emanet ol
Enes



Emre Berber:
Değerli kardeşim,
evvelen: iltifat ediyorsun. senin hiç de benden aşağı kalır yanın yok. bende ruh yok azizim, kaybetmişim o ruhu... sense hala hararetle yazıyorsun yazdıklarını; ta sinenin derininden çığlık olup yükseliyor sanki arşa. neyse, bırakalım bu bahsi. bizanslılar gibi birbirimizi pohpohlamayalım :)

salisen: değerli kardeşim, eğer elde etmeye çalıştığımız bilginin kesinlikle işimize yaramayan ve haddimiz olmayan bir malumat parçası olduğu hususunda mutabık kaldıysak ne ala. yani allah'ı bizi yaratmaya iten faktörlerin var olup olmadığı, varsa ne olduğu, allah için böyle bir süreçten (kararı uygulamadan önce karar alma) bahsedilip bahsedilemeyeceği, allah'ın eylemlerinin "sebebi" olup olmayacağı (çünkü allah'a müsebbib-u esbab deriz neticede) gibi konular bizim için kesinlikle muğlak. önce allahın karar mekanizmasını insanınkiyle özdeşleştirip sonra da allah'ınki hakkında sorular sormak, cevapları bulamayınca da ortalığı kırıp geçirmek ancak insana mahsus bir şımarıklık olabilirdi heralde.
velhasıl bunu bir kenara itip yolumuza devam edersek değerli yoldaşım, allah'ın kat'i bir ispatının günümüzde mümkün olmadığında da kanaatim gerçekten net. öncelikle peygamberleri ele almak gerekirse; peygamberlerin indiği hiçbir toplumda aşkın bir yaratıcıya iman eksikliğinin olmadığını göreceksin. ali şeriati'nin de tespit ettiği gibi tarihte "ateist" bir toplum görmeye çalışmak beyhude bir çabadan ibaret olurdu. çünkü "ateist bir toplum" asla tarihte bulunmadı zaten. e allah'ın elçilerinin görevi de şirke düşmüş ve sapıtmış toplumları hidayete yöneltmekten ibaretti. peki o mucizeler mi neydi? mucizelerin asıl gayesi resullerin allah'ın resulü olduklarını ispat edebilmeleriydi. yoksa allah'ın varlığını ispatla herhangi bir alakaları olması mümkn değil, çünkü allah'ın varlığına inanmayan herhangi bir insan bulmak mümkün değil zaten.

sana şunu sorayım kardeşim, eğer allah'ın varlığı bilimsel olarak reddedilemez şekilde ispatlansaydı o zaman dünyanın sınavlık hükmü kalır mıydı sence? eğer allah isteseydi elbette göklerde cennet ve cehennemden sahneler dönüp dururdu, peki o zaman dünyanın imtihan dünyası olmasından bahsedilebilir miydi? işte aynı bu karikatürize örnekte müşahede ettiğimiz gibi, eğer allah'ın varlığının kat'iyetle ispatına mukadder olunsaydı o zaman dünyanın sınav hükmü kalır mıydı? sadece iş bu sebeplerden bile yola çıkarak allah'ın varlığının kesin ispatının mümkün olmadığından bahsetmek haddi aşmak mı sence? hayır kardeşim, hiç sanmıyorum. elbette gören gözler için çok izler olsa da, ortada kesin ve net bir şey yok. ve sen kendini kapatmış bir insana asla allah'ın varlığını anlatamazsın. ki bu kur'an'da da "onların kalbi mühürlenmiştir" şeklinde geçer hani, hatırlarsın.

peki, bu ateistler karşısında biz müslümanların elini kuvvetsizleştirir mi acaba? hayır, hiç sanmıyorum. çünkü ateistler, bilhassa ontolojik materyalistler çok daha büyük çıkmazların içinde kulaçlıyorlar kendi önkabulleri uğruna. kardeşim, düşünmeye başlayan her ama her insanın önüne çok önemli bir soru gelir: bir yaratıcı var mı, yok mu? bu yakıcı, azab edici soru muhakkak cevaplanmaya muhtaçtır. bu soruyu cevaplamaktan kaçan adam neredeyse geri kalan hiçbirşeyi düşünemez hale gelmiş demektir. çünkü ısrarla bu muazzam sual karşısına çıkar ve iki cevaptan birini seçmesi için onu zorlar. gerek ahlak hakkında düşünürken, gerek eşya hakkında tefekkür ederken, gerek varlık hakkında tefakkuh ederken, gerek alelade bir konudan, sözgelimi umuttan yahut dostluktan bahsederken bu soru onun zihnini sürekli olarak tırmalar.

işte kardeşim, bu soruya verilmiş iki cevabın da kesin kanıtı yoktur. delilleri olabilir, buna delalettir diyebiliriz. ama bunu kanıtlar dememiz mümkün değildir. allah vardır'ı zaten biliyoruz. allah'lı dünya tasavvurumuz ikimizin de zihninde en baş köşeyi işgal ediyor. peki ya allah yoktur dersen varlığı nasıl izah edeceksin?

allah yoktur dediğin taktirde kendi varlığını neyle temellendireceksin? eşyanın ya da maddenin ezeli ve ebedi olduğu ancak form değiştirip intikal ettiğini iddia eden materyalistlerin suratına big bang teorisinin tokat gibi akşettiği günleri hatırlar mısın kardeşim? hani şu herşeyin hala geliştiğini, bu bağlamda herşeyin aslında tek bir çıkış noktası olduğunu adeta bilimle ispatlayan teoriyi. bu teori açıktan açığa yaratılışa göz kırpıyor ve ontolojik materyalistleri tarumar ediyordu. bunun ardından maddenin izafiliğini iddia eden kuantum teorisinin kopenhag yorumu bir tokat daha attı materyalizme, hatta zamanın izafiliğini açıklayan teorisiyle einstein'ın bile bir tokat attığından bahsedilebilir.

velhasıl; bir materyalist bugün neden ahlaklı olmamız gerektiğini açıklayamazken (sahi, düşünsene, allah yoksa neden ahlaklı olalım?), özgür irademizin varlığını teorik olarak dahi ispatlayamazken (herşey maddeyse ve maddenin yasaları kesinse düşüncelerim de maddiyattan ötürü neşet ediyorsa, öyleyse istek ve taleplerim ve hislerim de dünyanın en başındaki atomik dizilime bağlı ve belirlidir. bana bişeyi isteten şey nedir? eğer ben de maddeden müteşekkilsem tamamen maddi faktörlerden ibaret değil midir? öyleyse aslında bütün istek ve kararlarım maddi faktörlerin kıvamlı bir birleşiminin zaruri neticesidir. ve özgür irade denilen şey yoktur.), varoluşumuza bir sebep ve bir hedef biçemezken, maddi varlığın nasıl oluştuğunu ilk patlamanın nasıl vuku bulduğunu anlatamazken, yaşanan milyarlarca bireysel metafiziksel deneyimi (cinler, karabasanlar, büyüler, dualarla tedaviler, kerametler, gayrimüslimlerin gösterdiği kerametler) izah edemezken bu fikri materyalizmin tam aksine herşeyi açıklayabilen islam'a tercih edecekler ha? ve islam'ın eli materyalizm karşısında kuvvetsiz olacak? komik.

peki islam'ın açıklayamadıkları yok mu? dediğim gibi, muhakkak var. dünyada mükemmel hiçbirşey yoktur ve olamaz ki islam mükemmel olsun. sözgelimi ilahi müdahale ile insani müdahalenin sınırların çözemeyiz biz hiçbir teistik dinden. acaba allah'ın müdahalesi nerede başlıyor nerede sona eriyor?
yahut allah'a dair pek çok soru yine cevapsızdır. yani cevapları vardır, fakat cevaplarının güvenilirliği yoktur. sözgelimi allah evreni neden var etti? yorum üzerine yorum yaparız ama bu ilahî bilgi bize bahşedilmediği müddetçe sual cevapsız kalmaya mecburdur. ve bu tarz bize bahşedilmeyen ilahi bilgiler de var doğrusu. bir kısmı belki anlayamayacağımız için saklandı, belki bizi ilgilendirmediği için, belki sınav hükmü kalsın diye, belki aslında işleyiş bizimkine benzemediğinden öyle bir soru hatalı olduğu için. kim bilir...

fakat çıkıp da bu konjunkturde teizmin elinin ateizme göre zayıf olduğundan bahsetmek olmaz düşünür kardeşim benim. 20. yüzyılın başından beri bilim imana hizmet ediyor ciddi ciddi. ontolojik materyalizm neredeyse paramparça oldu. ateizm hala direniyor, hem de epey kuvvetli. ki onun yıkılma ihtimali de yok...
çünkü ontolojik materyalizm bir iddiayla geliyordu karşımıza. diyordu ki: herşey maddeden ibarettir. bu çürütülmeye namzet bir iddiaydı tabiatı itibariyle. çünkü her iddia çürütülebilir. fakat ateizm bundan farklı, ateizm bir iddiasızlık hali. kendi söylediği bir şey olmayınca da şahsına münhasır kaotik yapısı dahilinde kuvvet devşiriyor. ve tüm numarası da bundan ibaret.

cephedaş kardeşim, bugün ateistlerle mücahede ederken karşımıza çıkan en büyük sorun sanki bizim onlara allah'ın varolduğunu ispatlamamızın icap ettiği, eğer bunu ispatlayamazsak allah'ın var olmadığı sonucunun doğacağı iddiasından ibarettir. bu iddiaya göre "müeddi iddiasını ispatla mükelleftir." yani iddiayı ispatlamak mecburiyetinde olan taraf ateistler değil biz inanlarmışız. biz eğer allahın varlığını ispatlayamazsak allah yok demekmiş.

çünkü kendilerine "allahın yokluğundan nasıl emin olabilirsin ki" dediğimizde gıkları çıkamaz kardeşim. sürekli bu çıkışı yapar ve sen ispatla varlığını derler. ispat yükünü sürekli bizim omuzlarımıza yüklerler. fakat dünyevi mantığa göre kurgulanmış bu doğru söz dizgesi, iş bu kadar temel bir ontolojik meseleye gelip dayandığında hakikati işaret etmeyebilir. bu sefer hem müeddi hem savunan kendi tezlerini ayrı ayrı ispatlamak zorundadırlar. yahut ikisi de ispatlayamayacaklarını kabul edip delillerini öne sürer ve susarlar. fakat bu defa ispat yükünün tek bir tarafa yüklenmesi abesle iştigaldir.

kızıl kraliçe teorimi'ni ilk defa senden duydum kardeşim. fakat görüyorsun ki eskisinden daha farklı metodlar da geliştiriyoruz müslümanlar olarak. artık şirke karşı savaşan islam erleri yerine inkara karşı mücadele eden mücahidler olarak apayrı taktikler, apayrı söylemler geliştirmeliyiz dediğin gibi, ve geliştiriyoruz da. felsefe bu konuda kullanacağımız en haşmetli silahlardan biri olsa gerek. yukarıda ateizmle teizmi kafamda mukayese ederken kullandığım argümanları incelediğin taktirde einstein'ın teorisine uygun olarak yeni cepheler açmaya çalıştığıma müşahid olacaksın zaten.

kardeşim, biliyorum sınavların var. ama sınavlarının bitiminde caner taslaman'ı okumanı rica ediyorum. kendi sitesinde kitaplarını neşreden bu adamdan çok argüman devşirdim ben, çok istifade ettim. senin de istifade etmeni isterim.

enes kardeşim, yolumuz bir. davamız bir. çabamız bir. gönlümüz bir. hepimiz bir, onlar bir. elimden bu kadarı geldi, allah'a emanet olasın.
emre kardeşin



Enes Emre:
Hey Değerli Müslüman kardeşim evvela mektubunu aldım posta kutumda bir şahsım adına gönderilmiş -maddi çıkar yahut bildiri ihtiva etmeyen- bir nüsha görünce ne kadar sevindim bilemezsin.Allah-u alem bu kadar keyifli bir duygu yok.
Blog meselesine gelince kardeşim onu yayınla inşaallah fakatbenim adıma verip vermemen konusunda kararsızım bir tarafım adımın o mektuplarda geçmesini nefsimin şımartılması olarak görürken bir başka tarafım isimli şekilde mektupları yayınlayınca ikimizin de -daha çok benim kardeşim bu tip ortamlarda esamesi okunan bir zat olmadığımı zikretmeye lüzum yok- daha çok şevke gelip daha bir aşkla davaya hizmet edeceğimizi söylüyor.Bu konuda kararı sana bırakıyorum.Benim aklımdaolan şey bu karşılıklı mektupları toparlayıp bir arada derlemekti.Hatta bir ara gaza gelip Halk ve Halık adına münazaralar adı ile kitabı tabettirip sana da bir nüsha hediye etmeyi düşünmedim değil.Fakat senin dediğin yöntem daha münasip gözüküyor.Şimdi esas meselemize dönelim mümin kardeşim.
Başlangıç olarak söyleyeceğim şu:Yazında akıcı ve aynı zamanda ezici bir üslupla -karşındakini argümanların karşısında sukuta mecbur bırakacak surette bir üslup takınmışsın çok güzel olmuş- konuşuyorsun.Her neyse haklısın sonumuz bizans saraylarında tıkınırken geberip giden ahmaklara benzeyecek.

Evet Kardeşim yazdıkların çok kuvvetli argümanlar bu yüzden söze nasıl ve nereden başlayacağımı şaşırdım.Ama öncelikle şunu sormak isterim Allah mademki en son -ve hak din olarak- islamiyetin nurunu bize bahşetti.Ki Malum hepimiz Allah'ın nurunu yayabileceğimiz kadar yaymakla mükellefsek o zaman Allah'ın varolduğunu ispat etmekte pek ala bizim vazifelerimiz arasındadır.Biz nuru hem karanlığa zulmet olsun diye hem de karanlık zulmeti dağıtmasın diye yaymak zorundayız bu hususta Hak olanı ispat görevi bize düşmektedir.
Bununla birlikte dediğin ikinci şey de doğrudur eğer Allah (cc) kendi varlığına bilimsel platformda kesin olarak ispatını mümkün kılsa idi bu ispat vaki olduğu vakit tövbe kapısı kapanacaktı.Ama Allah (cc) kendi varlığını -pek bilimsel tarzda isbat olmasa da- görmesini bilene göstermeyi bilmiştir.Kimler cenab-ı hakkın varlığını göremez senin de dediğin gibi gözü mühürlü olanlar.Yani kalbi kötülükle dolu olanlar.Müslüman kardeşim beni hoş gör teorimi öne sürmeden önce bazı çıkarımlarda bulunmak istiyorum üslubum senin kadar sağlam olmadığından konu dağılıyor tabi ki neyse bir diğer söyleyeceğim şey ise Hem allah gaffardır şefkatlidir hepimizin içindeki şefkatin menbaıdır.Allah (cc) bu yüzden -belkide aklımızla bulabilmemiz mümkün olan kendi varlığını şefkatinden ötürü peygamberleriyle bize neşretmiştir önemli değil konu da bu değil zaten-.Madem Allah hem şefkatlidir hem de görebilene yani Kalbi kötülüükten ötürü mühürlenmemiş olana varlığını gösterir -gösterir derken tabiattaki herşeyin Allah'ın (cc) varlığına delalaet ettiğinden bahsediyorum.O zaman mantıklı olan kalbi mühürlenmemiş yahut nefsine binaen inkarda olan -Ebu cehil gibi- insanlar müstesna diğer bütün insanların islamın nuruyla aydınlanması gerekmez mi? Hadi onu geçtim çok uçuk bir ütopya oldu doğru Ama madem ki görmek isteyen kalbi temiz olana allah'ın nurunu göstermek mümkün o zaman iyi niyetli erdemli ateistin dünyada kalmaması gerekti.Dünyada ehli islam hariç kim iyiyse islam nuruyla aydınlanabilmeli ama bunların hepsi değersiz üç beş hülya tabi.Demek ki En erdemli bir ateiste dahi inandırmak mukabilinde cenab-ı hakkın varlığını isbat etmek -gösterebilmek- mümkün değil demekki En İyiliksever bir hristiyan papaza islamiyeti kabul ettirmek mümkün olmuyor (konuyu biraz allah'ın varlığından islamiyetin kabulünün genel argümanına döktüm biraz genişlettim kusura bakmayasın) o zaman kardeşim içtenlikle söyleyebilirim ki Evet Allah'ın varlığı kesin olarak isbat edilemiyor fakat görmesi gerekene de gerektiği gibi gösterilemiyor.Demek ki bu hususta ateist zihniyetten geri düşülmüş çünkü Allah pek çok defa da duyduğumuz ayet-i kerimesinde iyiliği emredip kötülükten menetmeyi -yani allahın nurunu yaymayı- bununla beraber her müslümana da peygamberimizin öğütlediği gibi -"her kim ki Bir tek adam seninle hidayete gelse sahralar dolusu kırmızı koyun , keçilerden daha hayırlıdır.” (Ş: 336)...-Burada açıkça sorumluluk bizim üzerimize yüklenmemiş doğru fakat bilirsin kardeşim peygamberin teşviki de Allah'ın nurunu bizim yaymamız yönünde.

Velhasıl kerdeşim benim düşüncelerim bunlar ve bu düşüncelere göre Hidayete ermeyen her kafirden bir derecede biz sorumluyuz bu şüpheler ve byük ihtimallede vesveseler içerisinde cevabını bekliyorum kardeşim.Kusura bakma bu mektubu izmirli ve teistliği şaibeli olarak nitelendirdiğimiz bir arkadaşımın evinden yazıyorum o yüzden biraz ihlası kaçtı kusura bakmayasın.
Allah'a Emanet Olasın
Kardeşin Enes

1 yorum:

Adsız dedi ki...

üsluba ithafen azarların söylediği sözler riyadır falan.