İstanbul’da okuyan bir arkadaşla e-posta vasıtasıyla yaptığımız sohbetleri onun da müsaade vermesiyle kaybolmasınlar diye blog’a atıyorum. Saygılarla efenim.
Emre Berber:
msn'e geldiğinde kafası karman çorman bir arkadaşa yardım etmeye çalışıyordum. bir nevi neo-sofizmle tanışmış oldum. hayatı mutlak bir şüphecilikle okuyan insanlardan etrafta çok kalmadığını düşünmeye başlamıştım ki ilaç gibi geldi bu arkadaş. aslında tam olarak anlamlandıramıyorum, kavrayamıyorum o felsefeyi de. öyle yaşanır mı be? önündeki masadan bile emin olamayan insan dünya hakkında ne söyleyebilir ki? heralde hiçbirşeyden emin olamayacağımızdan başka bir şey söyleyemez. bu da hayatı alıp çok anlamsız bir pozisyona yerleştirmiyor mu? bu denli anlamsızlığı reddediyorum ben. olmaz, olmamalı. emin olamasan da algılayabildiğin şey hakkında çözümlemelere girmeli, belirli kanaatlere ulaşabilmelisin. konu hakkında çok hakim olmadığımdan dolayı (sofizmle) muhattabımın düşünsel dünyasından hareket edersek; bu masanın burada bulunduğundan nasıl emin olabilirsin ki diyor? belki "matrixian" bir düşünce tarzı olarak kategorize de edilebilir. masa, masaya çarpan fotonların tekrar gözüme yansıması sonucunda beynimde oluşturduğum bir sahte gerçeklikten de ibaret olabilir diyor, ona dokunduğumda aslında beynime giden sinirsel sinyaller haricinde onun varlığı hakkında herhangi bir fikre sahip olamıyorum diyor. tamam, beynin algılamalar üzerindeki mutlak hakimiyetini ve belki de çarpıtarak iletebilme ihtimalini kabul edip bir kenara koyduk diyelim, eee? yani? sonuçta elindeki bu arkadaşım senin; bu algılamalar ve çözümlemelerle hareket et ve boşver gerisini. bu kadar uyuşturucu bir düşünce tarzı dünyayı ne hale getirirdi kim bilir... bir grup hiçbirşeyden emin olamayan bir çeşit "rahip". bilim anlamsız, sosyal mücadele zaten anlamsız. dünya baştan başa anlamsız. enteresan.
fakat bu arkadaşın şüpheciliği daha da enteresan boyutlara sürüklüyordu onu. tanrı var diyorum, bilmem diyor; yok diyorum, bilmem diyor. belki de varlığı ya da yokluğu hakkında sahih bir malumata ulaşamayız asla diyorum (agnostizme göz kırparak) yine bilmem diyor. ee napıcaz senle? emin değilim. bırak allaşkına ya…
öte yandan bu mesajda önceki tartışmamızı öte tarafa bırakmak istiyorum emre. istersen onu ayrı bir platformda ya da yine bu platformda farklı bir mesajda devam ettirip irdeleriz. fakat şimdi ulaştığım bir sonucu kısaca temellendirmeye çalışarak senden yardım isteyeceğim. acaba bunu sen nasıl anlatacaksın bana? bir çözümleme getirebilecek misin...
ahlaktan bahsedelim. sorum şu: materyalist temelde bir ahlak felsefesi kurgulanabilir mi? iddiam da şu: hayır, imkansız.
öncelikle evrensel bir ahlak yasasının olup olmadığından başlamak gerek sanırım. sahi, biliyorum çok uzun bir tartışma bu ama, sence evrensel bir ahlak yasası var mı? ben var deme taraftarıyım. bu ahlakı da "kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma" olarak formulize edebileceğimi düşünüyorum. bu bana gerçekten evrensel ve genel geçer bir ahlak kaideleri bütünü bahşediyor sanırım. mesela "haksız yere ölmek istemiyorsan haksız yere adam öldürme" ya da "aç kalmak istemiyorsan kimsenin aç kalmasına müsaade etme" ya da "alınterinin ve emeğinin çalınmasını istemiyorsan kimsenin alınteri ve emeğine göz dikme, hırsızlık yapma" ya da "iftiraya kurban gitmek istemiyorsan asla iftira etme" ya da "arkandan hakkında kötü konuşulmasını istemiyorsan kimsenin arkasından kötü konuşma". görüyorsun ki çağa ve devre göre tekrar tekrar şekil alabilen aynı zamanda evrensel ve genel geçer bir hükümle formulize edilmiş evrensel bir ahlakın bu şekilde var olduğunu düşünüyorum. peki ilke ve hükümlerini bu şekilde ibraz ettiğim ahlakın uygulanmasının sebebi ne? eğer haksız yere öldürülemeyeceğime eminsem haksız yere birisini öldürebilir miyim? işte asıl düğüm burda atılmış bana sorarsan. yani ben karşılık olarak bir yaptırıma maruz kalacağımdan korkuyorsam (hukuk, devlet, ayıplanma, linç edilme) ve bu korkumdan dolayı "ahlaklı" davranıyorsam bunun ahlak olduğundan söz edilebilir mi? çünkü çeşitli korku ve çekincelerimden dolayı bu "ahlaka" mutabık hareket ediyorum, korku ve çekincelerimden kurtulduğum anda bütün bu hükümleri bir anda bir kenara atabilirim. ve "yaptırım korkusuna" dayanan bir ahlakın samimiyetinden; daha doğru bir ifadeyle "ahlak olduğundan" söz edilebilir mi? sanmıyorum. burda sizin biz teistleri eleştirdiğiniz en önemli düğümlerden birine gelip çatıyoruz aynı zamanda. ben ahirette mükafatını görmeyi ya da cezasını çekmeyi umduğumdan dolayı "iyi"ysem "ahlaklı" olduğumdan söz edilebilir mi? çünkü sizin sürekli haklı bir şekilde eleştirdiğiniz gibi yine karşılık için, kendi menfaatim için "iyi" olmuşum demektir. e o zaman gerçek bir ahlaktan bahsetmek de imkansızlaşıyor. benim asılmaktan korktuğundan dolayı hırsızlık yapmayan, ama asılmayacağını anladığı an hemen bir şeyler çalan kişiden bir farkım olmuyor. ben diğer tarafta yargılanmaktan korktuğumdan dolayı "iyi" olmaya çalışıyorum, diğer tarafta yargılanmayacağımı bildiğim anda içimde "iyilik"ten eser kalmıyor. ee bu koşullar altında ne hukuki müeyyideden korkan hırsızın ne de ilahi adaletten korkan benim "ahlaklı" olduğumuzdan sözetmek imkansızlaşıyor. ikimiz de çeşitli korku ve karşılık beklentisinden dolayı sosyal düzene ayak uyduruyoruz. ikimiz de riyakar ve iki yüzlüyüz. hatta ben din adına yapılan katliamların (elbette dinlerin yanlış yorumlanması neticesinde) bu çeşit bir ahlaksızlığa meşruiyet kazandırmayı bırak kutsaliyet de atfettiğini farkediyorum. normalde "kötü" olan bir eylem din tarafından "iyi" olmakla payelendirilince dünya hiç görmediği vahşetlerle ödüllendiriliyor. taa ki modern zamanlara kadar :) bu arada ahlaki olarak "kötü" olan herhangi bir eylemin din tarafından "iyi" olarak nitelendirilebileceğine de katılmıyorum elbette. neticede muhammed'din deyimiyle "din, güzel ahlaktır". dinden ahlaka aykırı bir emir çıkmaz, çıktıysa yanlış ve artniyetli siyasi bir yorumlamadır. FALAN FİLAN. fazla uzattım. neyse devam edelim:
öncelikle ateist/materyalist bir mantıkla çözümleme yapmaya çalışalım. sözgelimi aşkın bir yaratıcıya ve metafiziksel kuvvetlere inanmıyoruz, söyle bana o zaman; ben neden "iyi" olmalıyım? evet evet, neden iyi olmalıyım? neden bir dilenciye para vermeliyim mesela? iddia ediyorum bana iyi olmam için tek bir sebep sunamazsın. toplumun menfaati? neden toplumun menfaatine mutabık davranmalıyım ki. insanlığın iyiliği? neden insanlığın ortak iyiliği beni enterese etmeli. yahu neden ben halkım için kendimi feda etmeliyim? halktan banane? ben bir şekilde köşeyi dönüp ekmeğime bakarım.
anlatmak istediğim şey bütün ateistlerin ahlaksız olduğu değil, böyle saçma ve ucuz bir iddiada bulunacak kadar da yobaz değilim :D fakat asıl bahsetmek istediğim şey ateistlerin "neden ahlaklı olduklarını" hatta tam olarak bu da değil bunun da ötesinde "benim neden ahlaklı olmam gerektiğini" bana söylemeyecek olmaları. mesela hemen bir pratik örnek inşa edelim:
sözgelimi 7 tane bankayı dolandırıp ailesiyle beraber yurt dışına kaçan bir adamı ele alalım. bu adama söyleyecek neyimiz var ki? veya iş üzerindeyken bu adamı ne diyerek vazgeçirebilirsin? sana söylüyorum, hiçbirşey. sadece tehdit edebilirsin. toplum sana şöyle yaklaşır diyebilirsin, yargılanırsan şu kadar ceza yersin diyebilirsin, asılırsın diyebilirsin. bu adam bunlardan korkarsa duraklayabilir, şartların olgunlaşmasını bekler. fakat fırsat eline geçtiğinde; yargılanmayacağını aklı kestiğinde, toplum tarafından ayıplanmayacağını kestirdiğinde bu adam yapacağını yapar. ve senin diyebileceğin bir şey de kalmaz. çünkü sen "ahlakı" tavsiye edemiyorsun, çünkü sen "ahlakı" temellendiremiyorsun. bu elbette benim bir iddiam, kesin ve köşeli yargılara kapılma lütfen. sadece üslubtan dolayı :)
fakat anlatmak istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum. iktisad dersi görüyoruz ve hesaplama yapabilmek için kimi önkabullerle yola çıkıyoruz. iktisad sadece "homo economicus"u açıklayabiliyor, yani rasyonel insanı. kim mi homo economicus? herşeyden önce bireysel çıkarlarını düşünen insan. iktisat gibi pek çok sosyal bilimin temellerine yerleşmiş bu algı, laik bilim anlayışının, onun da ötesinde evreni aşkın bir yaratıcı olmadan okumanın normal bir sonucu gibi sanki. neticede tanrı yoksa, ahlaklı olmam için bir sebep de yoktur. senin de bana ahlaklı olmayı vaazetmen imkansız hale geliyor. öyleyse "normal" insan, hesabın konusu olan insan öncelikle kendi menfaatini düşünen insandır şeklinde bir sonuca varılıyor.
bu akıl yürütme seninle ilk konuşmamızı getirdi hatrıma. kayıp hayaller kıraathanesindeydik, gökhan ve asım da vardı sanırım. orda da bu teorinin çok daha ilkel bir formunu "hissederek" dillendirmeye çalışmıştım, belki hatırlıyosundur. şimdi uzun akıl yürütmelerin sonunda insanlara ahlaktan bahsedebilmenin tek yolunun aşkın bir yaratıcıya inanma olduğu sonucuna varıyorum. eğer yanlış bir temellendirmeye girişmişsem beni lütfen düzelt.
bir pratikle daha anlamlı kılmaya çalışalım. bu sefer diğeri gibi yaşanmış olaylardan değil tamamen farazi bir vakıadan dem vuralım. sözgelimi karşında bir çocuk var, öldürdüğün anda ne bu cinayetini kimse bilecek ne de herhangi bir yaptırıma maruz kalıcaksın. bunun aksine öldürmenle beraber sen ve ailen çok mutlu ve müreffeh bir yaşama yelken açıcaksınız. sana bir ateist olarak ne hakla "hayır, öldürme" diyebilirim doğrusu bilmiyorum. ya da seni o çocuğu öldürmekten alıkoyan ne olabilir? bundan da emin değilim. belki insanda özsel bir cevher olarak hazır bulunan ya da toplumsal olarak daha önce şekillenmiş bulunan "vicdan". fakat aşkın bir yaratıcı yoksa bu alelade bir içgüdüdür. çocuğu öldürmen yönünde de hem aklın hem de "neslini devam ettirme" içgüdülerin etkin olacak. ve insanın ahlaki karar sürecini ilkel bir içgüdüsel savaşa indirgemiş bulunuyoruz tam şuan. onun da ötesinde akıl ve içgüdünün savaşı. çünkü aklın bariz bir şekilde öldürmeni emrediyor olmalı, rasyonalite öldürmeni salık verir. ve işte tekrar tekrar yazıyorum kusura bakma ama "öldürmemen" için objektif bir sebep ileri sürmen de imkansız, eğer yaratıcı yoksa.
işte benim tespit ettiğimi iddia ettiğim bu çıkmazı değerlendirmeni, eğer gerçekten bir çıkmaz varsa bunu belirtmeni ve bu çıkmazdan kurtulma metodları üzerine biraz kafa yormanı rica ediyorum. eğer böyle ahlaki bir çıkmaz yoksa bunu sebepleriyle beraber bana iletmen de elbette taleplerim arasında.
insanoğlu içgüdüsel olarak toplumun aleyhine olsa da kenfi menfaati lehine bir yaşam sürme telaşında sanırım. içinde tanrı olmayan herhangi bir doktrin de insana "hayır, böyle olmamalısın" demekten aciz. neden böyle olmaması gerektiğini asla açıklayamıyor çünkü. toplumun menfaatini güderse toplumla hep beraber kalkınacağını söyleyebilir. fakat tek başına düzgün ve "acımasız" hamlelerle toplumu geride bırakarak pekala kalkınılabilir ve "bolluk içinde" bir hayat sürülebilir. daha önce örneğini verdiğimiz bankacılarda bunu görüyoruz. hatta bugün faiz yiyerek ve doğal kaynaklara el koyarak, yani toplumu iliklerine kadar sömürerek belirli yerlere gelip rahat bir yaşam sürebilmeye başlamış insanları ele alalım. kesinlikle bu adamlar toplum için zararlıdır ve doğal hukuka göre cezalandırılmaları gerekir. fakat kanun yapma yetisi de kendi ellerinde olduğundan dolayı herhangi bir suç "işlememekteler". onun da ötesinde toplumsal alanda para ve güçleriyle saygı ve itibar görüyorlar. yani hem kötülük yapıyorlar, hem de üstüne üstlük ayıplanmıyorlar. herhangi, en ufak bir yaptırımdan nasiplerini almıyorlar. işte allah yoksa bu adamlar bunu neden yapmasınlar. yapmamaları için ne söyleyebiliriz? veya onlar düşündükleri takdirde neden dolayı yapmaktan vazgeçebilirler? hiçbirşey bulamıyorum...
materyalizmle insana "özgür irade" vermenin imkansız olduğunu iddia etmiştim, bu konu hakkında epey konuşmuştuk. eğer metafiziği kabul etmezsen ve her şey maddeden ibaretse bugünkü bilimsel ve mantıki çıkarımlara göre (belki determinizmden kurtulsan bile) özgür iradeyi kuşanmaktan muaccezsin. metafiziği kabul edersek sakat da olsa, tatmin edici olmasa da özgür iradeye kavuşabiliyoruz. şimdi arttırıyorum; eğer allah yoksa "ahlak"tan bahsedilemez diyorum.
lafı ağzıma tıkadığını duyar gibiyim: allah varsa da ahlaktan bahsedemezsin. çünkü karşılık beklentisiyle yapılan iyilik zaten "ahlakî" değildir. ahirette mükafatlandırılmak için "iyi"ysen yine karşılık bekliyorsun ve ahlak'ın dışındasın.
evet, kabul ediyorum. eğer karşılık bekliyorsam o eylemimin "ahlakî"liğinden bahsedemem. ve yine kabul ediyorum ki pratikte pek çok insan tamamen bu karşılık beklentisi minvalinde "iyilik" yapıyorlar. fakat biz de işin felsefesini kurmaya çalışıyoruz değil mi? iddia ediyorum ki eğer aşkın bir yaratıcı varsa ben bu çıkmazdan da kurtuluyorum! ve hem hiç de kolaya kaçmadan.
şöyle ki benim "ahlaklı" davranabilmem için, yani hem iyilik yapıp hem de karşılık beklememem için "varoluş sebebi"mi bilmem gerekiyor. materyalist/ateist herhangi bir doktrin elbette benim "varoluş" sebebimi belirleyebilmekten uzak. çünkü benim varoluşumun bir sebebi olabilmesinin tek yolu bunun bana beni vareden tarafından yüklenmesi. eğer maddi kimi etkenlerin sonucu olarak (araya hiç üstün bir bilinci koymadan, bir nevi rastgele) varolduysak varoluşumuza bir sebeb yüklemek de imkansız. neyse, dediğim gibi eğer benim varoluşuma sebebiyet veren bir yaratıcı varsa; o zaman benim varoluşum da artık sebebe mebnidir. artık hayatta "layık olmam gereken" bir şey vardır. hayat materyalist felsefenin vaazının aksine anlamlanmıştır artık. ve ben ahiret olmadığını bilsem dahi beni yaratana ve yaratılış sebebime layık olabilmek için evrensel ahlak yasalarına uymak zorunda kalırım. en azından ahlaki olarak bu böyledir, ve bunlara uyduğum zaman ben "ahlaklıyım".
8 banka hortumlayan soyguncuya, faiz yiyip emek çalan meşru hırsıza, silahını çocuğa doğrultmuş o zavallı adama "bunun için mi yaratıldın, bunun için mi varsın?" derim. işte, artık ben ahlaktan bahsedebilirim. ama bir materyalist? bilmiyorum. işin o yakası senin ellerinde...
bu kadar yazabildim :) görüşmek üzere, allaha emanet ol :)
Arkadaş:
merhaba emre. mailine epey geç cevap yazabildim kusruma bakma;
yolladığının ertesi günü okudum fakat cevap yazacak fırsatım olmadı.
daha doğrusu, cevap yazarken epey vakit harcayacağımdan emindim ve
biraz erteledim. neden iyi olunmalı, sorusuna ilk defa dostoyevski'nin
delikanlı'sında rastlayınca felç olmuştum, aynı soru senden de
gelince, bu konu üstünde biraz düşünmem şart oldu.
evrensel bir ahlak yasasından sözetmek mümkün, ama
uygulanabilirliğinden o kadar emin olamadım: sonuçta, kendi
canlılığını diğer canlıların hayatına son vererek sürdürmek zorunda
olan bir hayvan, yani insan, tüm hayvanatın hissiyatına ortak
olamayacağından, insanın ahlakı evrenselliğini yitirir. tabi, eğer
bitkilerin hisleri yoksa, vejetaryenlik buna çözüm olabilir. yani
mübrem ihtiyaçlarının gideriliş tarzı, bir tür canlıyı bir diğerinin
karşısına çıkarıyorsa, orada empatiye yer kalmaz; eğer kalırsa,
birinden biri ya da ikisi birden yokolur. öteyandan, insan temelli bir
genel ahlakın varlığına inanıyorum. bu ahlakı da, senin formülize
ettiğin gibi "ben" ile "sen"i yanyana koyup, aynı şeylermiş gibi kabul
etme ilkesine dayandırıyorum. yalnız benim burada eklemek istediğim
şey; bu kuralı her ayrıntıda kullanmanın sakıncaları olduğu,
dolayısıyla daha çok genel mevzularda kullanılması gerektiği. mesela
çoğu insan kendisini zincirletmekten hazzetmez, ama bir mazoşist
edebilir. o halde, birincisi, ikincisinin başına geleni, kendi
hissiyatında tartarak "kötü" olarak değerlendirir, halbuki ikincisi
böyle düşünmüyor, ve bu onun eğlencesi. tabi burada allah'ın verdiğe
vücuda eziyet etmek durumu sözkonusu; ben ilk aklıma gelen örnek bu
olduğu için bunu verdim, biraz güdük bir örnek oldu. demek istediğimi
anlamışsındır ama; yemek yemek, eğlenmek, hoşça yaşamak, huzurlu olmak
vb. hemen herkes tarafından arzulanır şeyler; işte ben bu kuralı bu
gibi konularda uygulanabilir sayıyorum. neyse, kendi ahlak anlayışımı
bu kadar anlattığım yeter. belirli ya da belirsiz bir mükafat için
iyilik yapmanın bir erdem olmadığı konusunda da sana katılıyorum.
evet, neden iyi olunmalı? eğer bu soruyu homo economicus'a soruyorsak,
cevap veremez. ama gerçekte bizler, homo economicus muyuz? bence bu,
sadece iktisadi faaliyetlerin genel çekimnoktasını oluşturmak için
varsayılan bir kavram. nitekim, iktisat dilencilere verilen paraları
incelemez. bu homo economicus kavramı, bir insanda sadece "benlik"
algısı, ya da bencil ihtiyaçların giderimi tutkusu olduğunu varsayar;
halbuki insan kendi benliğindeki bilinç ile, herhangi bir senliğin
benliğini kendi tartısında tartıp duyumsayabilir. mesela böyle
olunca,, a insanının karşısına, b insanının birincil ihtiyaçları
uğruna; kendi ikincil, üçüncül ihtiyaçlarını feda etme seçeneği
çıkıyor. tabi bunlar, neden erdemli olunmalı, sorusunun cevabı değil.
neden erdemli olunmamalı, sorusunun "ben" açısından bir sürü cevabı
var. fakat ilk sorunun "ben" açısından cevabı yok, olsaydı erdem
olmaktan çıkacaktı; erdeme insan bencilliği açısından bir sebep
bulsak, bu sebep erdemden daha ulvi olacaktı.
kötülük yapmak üzere olan bir insana söylenebilecek tek şey
"yapma"dır. "niye" diye sorarsa, bunun cevabı yok, ne senin için, ne
benim için. senin de belirttiğin gibi, bir mükafat uğruna olduğunda
erdem olmaktan çıkıyor. senin liyakat metodun, eğer zaten bir ödül
içermiyorsa, herkes için kullanılabilir bir yöntem. yani ben de layık
olunacak üstün bir şey tasarlayabilirim, ve gerçekten kendimden üstün
bir şey tasarlayabiliyorsam ve buna nasıl layık olunacağı bilgisine
sahipsem, bu yolu ben de seçebilirim. ve ben tam burada, insanın böyle
bir ben-üstü algısına sahip olduğu görüşündeyim; hissiyatı, iyi-kötü
ayrımı olan her canlının empatiyle kavranabilmesi yani. ama bence
zaten bu liyakat metodu bizim sorumuza bir cevap niteliğinde değil.
varoluş sebebi'nden; bu sayede kötülük yapmak üzere olan bir insana
"bunun için mi varsın" diyebileceğinden bahsetmişsin. açıkçası senin
açından varoluş sebebinin ne olduğunu merak ettim. bence yine çemberi
dolanıp aynı yere geldik: nasıl bir sebep insanı erdemli olmaya iter,
insan itilerek eylediği sürece erdemli olabilir mi? erdem için "ben"
açısından sebep arayıp buldukça, erdemin erdemliği gidiyor. ama ensonu
bana öyle geliyor ki, insan, kendi zihinsel yetileriyle; kendisi,
karşısındaki ve ötesindekinin üstünde, gerçekte varolmasa bile bir
objektif gözlemci tasarlayabilir, ve bu gözlemcinin gözüyle eylemleri
izleyebilir ve ahlakın doğru bilgisine ulaşabilir. ama lütfen "neden"
diye sorma, paralize oluyorum, hehe.
ne kadar konuşmuş olursak olalım, obscurum per obscurius modundan
çıkabilmiş değiliz. tabi bu sorduğun soruların ağırlığından
kaynaklanıyor. benden bu kadar, haydi görüşmek üzere..
Emre Berber:
selamlar. öncelikle insanı tanımlarken kendi varlığını diğerlerinin varlığına rağmen devam ettirmek zorunda olan bir canlı ifadesini kullanmışsın. teknik olarak doğru, muhtevaen yanlış bir ifade olduğunu düşünüyorum bunun emre. ben hayvanlara herhangi bir değer atfedebilmekten uzağım. ruhu nasıl tanımladığımı biliyorsun; irade + bilinç + yaratım/değişim kuvveti toplamına insan ruhu adı verilir. dünya üzerinde hakkında araştırmalar yapabildiğimiz insandan başka herhangi bir varlık da bu özelliklerin üçüne birden aynı anda vakıf olmaktan ziyadesiyle uzak. öyleyse insana değerini atfeden onun bu özellikleri, yani metaforik dilde "ruhu"dur. ve öyleyse insanın ruhu olmayan diğer varlıklara "rağmen" yaşamını sürdürmesi ahlaka aykırılık teşkil etmez. insan elbette "ruhu" olmayan diğer varlıkların tasarruf hakkına sahiptir. nasıl ki demiri eritmekte gayri ahlaki bir şey yoksa hayvanları yemekte ya da öldürmekte de gayr-i ahlaki bir durum göremiyorum. ha doğal dengeyi bozarsan ha bu dünya tepemize geçer bütün toplum zarar görür, bu hassasiyeti göstermemek ahlaksızlıktır. o ayrı.
evrensel ahlak yasası kurgulanması esnasında çıkan problematiği güzel özetlemişsin. bireyler adedince parametreler oluştuğundan dolayı orada ufak çaplı bir sakatlık yaşıyoruz gerçekten. fakat rasyonel akıl ve özgür düşünce ufacık fırça darbeleriyle belli başlı bir standardizasyon getirdiğinde bu problemin de kalmayacağına inanıyorum. sonuçta mazoşizm bugün sosyo-psikolojik bir hastalık olarak nitelendiriliyor. literatürdeki yeri bu. öyleyse elbette normal insanlar temelinde oluşturacağız genel geçer ahlakı. ben "kendine yapılmasını istemediğin birşeyi başkasına yapma" derken sadece kurgulama için metadolojiyi ibraz ettiğimi düşünüyorum, genel anlayış ve metod budur. fakat elbette her bir insanın kendi özelinde değerlendirmesiyle aksaklıklar da meydana gelebilir, geliyor. orada haklısın, katılıyorum.
emre, biz homo economicus muyuz derken haklısın. biz yoğun oranda homo economicus olmaktan uzağız. fakat neden "homo economicus" olmamalıyız? zaten araştırmamızın temelindeki çıkmaz bu. eğer karşıma "çünkü insanız ve yapamıyoruz işte"yi çıkartıyorsan sana ahlaki süreci alelade içgüdüsel bir savaşa indirgemenden dolayı sitem etmem gerekecektir.
"fakat ilk sorunun "ben" açısından cevabı yok, olsaydı erdem olmaktan çıkacaktı; " doğru söylemek gerekirse şu cümlen tokat gibi çarptı suratıma. çok haklı bir kurgulama gibi göründü önce. erdem zaten kendi zatına ithaf edilmeliydi. erdemi erdem yapan oydu. sanat için sanat misali erdem de ancak erdem için yapılırsa erdemdi. fakat öte yandan kendi zatına ithaf edilen şeylere duyduğum nefret geldi aklıma. bilim için bilim, din için din, felsefe için felsefe olamaz, olmamalı derim ben. bir şey nispet edildiği şey miktarınca değerlenir. bu bağlamda halk (allah) için bilim, halk (allah) için din, halk (allah) için felsefe olmadığı müddetçe düşünce elitist kimi salonlarda değiş tokuş edilen parlak bir iyi niyet olmaktan öteye gidemez diye düşünüyorum. peki bu erdem için kullanılabilir mi? erdem de aynı şekilde kendi zatına ithaf edildiğinde zayi mi olur? hayır, pek sanmıyorum. orda haklı olabilirsin. ama şöyle bi durum var.
bu bana ısrarla mantıklı gözükmüyor. sanki bi yerinde hata var ama ben tutup çıkartamıyorum ortaya. "erdem için erdem" demek neden erdemli olmamız gerektiği sorusunu cevaplayamayanların ipin ucunu başına bağlayarak döngüyü tıkamaları gibime geliyor. sen ise sebep bulamıyorsun, bulamadığında da "eğer bir sebebi olsaydı bu erdemden de ulvi olacaktı" diyorsun. evet, gerçekten de öyle. peki buna mani olan ne? insan erdeminden daha ulvî bir sebebe dayanamaz mı erdemli olma fikri? neden karşısın ki buna? veya erdemli olmaktan ulvî bir fikirden bahsedilemez mi? erdemli olmak varoluşumuzun en temel gayesi mi? ontolojiyi "insan erdemli olmak için vardır" şeklinde değerlendirdiğinde "insan neden erdemli olmalıdır" sorusu yine cevapsız kalıyor sanki. ben de bundan rahatsızlık duyuyorum. ve erdem aşkın bir yaratıcıya dayanmadığı müddetçe temelsiz kalıyor, sorular cevaplanamıyor, materyalizmin çıkmazlarından biri oluşuyor gibi gibi. belki de takıldım burada dönüp duruyorum. ama emin ol tüm irademle (gerçek anlamda varsa) kendimi objektivite dahilinde sorgulamaya çalışıyorum. dinsel dogmaları açıklamaya değil, dünyayı anlamaya çalışıyorum. zihnim en özgür merhalelerini geçiriyor bugün, ve ben yine de materyalist olsam neden erdemli olacağımı kavrayamıyorum.
liyakat metodu güzel bir isimlendirme olmuş, öncelikle teşekkür ediyorum :) ödül içermiyorsa herkes tarafından kullanılabilir bir yöntem demişsin, pekiyi bunda problem ne? kendi ahlaki eylemlerini kendinden üstün bir tasarıya layık olma maksadıyla gerçekleştiriyorsan bu tasarı senin "rabbindir" zaten. istersen insanlık, istersen türklük/kürtlük/milliyet istersen de tek bir birey koyabilirsin bunun yerine. rabb kelime manası etimolojik olarak tam da bunu ifade eder. ve sen artık kendine başka bir din bulmuşsundur. dinin de toplumsal ve felsefi alanda karşılığı bu değil mi zaten? işte aliya izzetbegoviç "bana ahlaklı bir ateist gösteremezsiniz" dediğinde bunu kastediyordu. görüyorsun ki erdemli olabilmek, erdemini temellendirebilmek için kendinden üstün bir "tasarıya" layık olma iştiyakıyla hareket etmen gerekiyor. işte sen "neyi tasarlarsan" artık senin tanrın odur. ha biz müslümanlar da diyoruz ki layık olmak için erdemli olduğumuz o şey olsa olsa bizim varoluşumuzun en temel "sebebi" (müsebbib-ul esbab) varoluşumuza "sebebiyet veren şey" olmak mecburiyetindedir. ve evreni ve bizi var eden rabbimize tapıyoruz, ona layık olma güdüsüyle erdemi kuşanıyoruz. bi b.k kuşandığımız yok, kuşanmalıyız diyelim.
görüyorsun, liyakat metodum işliyor. üstüne üstlük sen bile ancak sistematik dinlere özgü bu modeli alıntılarsan erdemli olmak için bir sebeb ve bir temel bulabiliyorsun. aksi taktirde yine ahlaklı olabiliyorsun, ama tam olarak neden olduğunu açıklayamadan.
varoluş sebebimden bahsetmeme haklı olarak kancayı takmışsın. evet, varoluşuma tam bir sebep yükleyemiyorum. yani neden yaratıldığımı sorduğunda söyleyebileceğim en ileri cümle "beni yaratanı tanımak için" oluyor, ateist mantıktan çok daha tatminkar bulsam da yeterince tatmin edici değil, kabul ediyorum. fakat ben tam bu noktada işi tersten okumaya başlıyorum. neden yaratıldığımı berrak bir şekilde ortaya koyamasam da "neden yaratılmadığımı / ne için varolmadığımı" biliyorum sanki. biliyorsun sistematik dinler her biri birbirinden biraz farklılaşsa da genel kabul gören kimi ilke ve prensipler getirmişler. diyelim ki bunların hepsini bir kenara atıyor ve özgür/deist bir zihinle düşünmeye başlıyoruz. tanrı bizden ne istiyor? üzerinde konuşulur. ama bence ahlak felsefesi noktasında esas soru "tanrı bizden ne istemiyor?"dur. genel geçer bir "kötülük-iyilik" algısını kabul ettiğimize göre diyebilirim ki: "tanrı bizim kötülük yapmamızı tasvip etmiyor". yani ben bir insana kendi menfaatim için zarar verirken içten içe tanrının bunu tasvip etmeyeceğini anlayabiliyorum. veya topluma rağmen kendi çıkarlarımı kuşandığımda bunun senin tasarı dediğin insan/madde - üstü ilahi güç tarafından hoş karşılanmayacağını tahmin edebiliyorum.
nasıl bir sebep insanı erdemli olmaya iter? bana kalırsa ancak kendisini yaratan kuvvetin irade ve talebinin bu yönde olduğu bilinci. başka hiçbirşey değil.
insan erdemli olmaya itildiği müddetçe o şeye "erdem" denilebilir mi? bana kalırsa, evet. eğer insan spesifik ahlaki kaidelere bağlı kalmaya "itiliyorsa" o zaman burada erdemden bahsedilemez. fakat insan genel anlamda ahlaklı/erdemli olmaya itiliyorsa bunda bir beis yok sanki. bu sanırım anlatması zor, titiz ve incelikli bir konu. kafamda anlamlandırabilsem de cümlelere dökmem epey zor oluyor. bu kadar uzun bir metni okuyan senin sıkıldığını ve "bitse de gitsek" dediğini de tahmin ediyor gibiyim :)
tekrar denemek icap ederse: insan insan öldürmeme kuralını uygulamaya itiliyorsa burada erdemden bahsedilemez. sadece kendisini iten kuvvete itaat söz konusudur. bu kural kalktığında insan başka bir insanı öldürebilir. "erdem çemberi"nin içinde bir itki'nin "erdem"e sebebiyet vermesi beklenemez.
fakat insan genel anlamda "erdemli" olmaya itiliyorsa burada erdemden bahsedilebilir. çünkü bu itici kuvvet erdemin dışından erdemli olmaya yöneltiyordur insanları. o sebeple genel anlamda erdem vaaz edildiğinde insan erdemli olabilir, fakat özel anlamda ahlaki bir kuralın vaazına çeşitli sebeplerle uyan kişi (erdemli olmak gayesi gütmeden uyan kişi) erdemli değildir. ahlaki kurala erdemli olmak için uyuyor, erdemli olmayı da yaradana layık olma maksadıyla istiyorsa burada tam benim kafamdaki tarz bir ahlaktan bahsediliyor demektir.
"ama ensonu
bana öyle geliyor ki, insan, kendi zihinsel yetileriyle; kendisi,
karşısındaki ve ötesindekinin üstünde, gerçekte varolmasa bile bir
objektif gözlemci tasarlayabilir, ve bu gözlemcinin gözüyle eylemleri
izleyebilir ve ahlakın doğru bilgisine ulaşabilir. "
demişsin. e haklısın. buna bir şey demiyorum :)
ben en açık fikirli zamanlarımdayım. kafam allak bullak olmuş bir halde. elimdeki her bir veriyi tekrar sorgulamaya başladım emre. mesela 2 gündür gündemimde "tanrı neden mutlak iyi olmalıdır?" sorusu var. aristocu bir yaklaşım sergileyip "bilgi erdemi getirir. mutlak bilgisi olan mutlak erdemlidir" şeklinde çıkarımlar yapmazsam cevaplayamıyorum da. hem bilgi her zaman erdemi mi getirir gerçekten? ben şuan çok yüksek bir ahlaka sahip olmak için gereken herşeyi biliyorum ama ahlaki olarak belki de yerin dibinde sürünüyorum. bu nasıl büyük bir iddiadır...
neyse, şunu demek istiyorum. eğer rahatsız olmayacaksan ve konuşmaktan sıkılmıyorsan:
1-bu konuya devam etmek istiyorsan bu konu hakkında bir mesaj daha hazırla bana
2-istemiyorsan bana neden tanrının varolmadığını anlat.
evet, bunu merak ediyorum. yani "neden olmasın?". olması neden imkansız olsun? sistematik dinleri filan bi kenara bırak ama lütfen. en genel anlamda aşkın bir yaratıcı, big-bang i tetikleyen madde üstü bir bilinç neden olmasın? olmadığı fikrine nasıl vardın? geçtiğin merhaleler neydi? bunun bir önkabul olduğunu kabul ediyor musun? olma ihtimalini evrene veriyor musun? varsa sence çok düşük olduğundan ötürü mü bu ihtimali bir kenara atıyorsun? ateizmin tepkiselliğin bir ürünü mü yoksa objektivite süzgeçinden geçince varılmış samimi bir sonuç mu?
ben islamın ve hristiyanlığın cari olan yorumunu tez, ateizmi ise antitez olarak okuyorum. bilmem bu konuda ne dersin... sentez ise olsa olsa bir çeşit teizm olacaktır. (robespiyer'in kurduğu "insanlık dini" takılıyor aklıma bu sefer de :)çünkü ısrarla özgürce düşünmeye çalışmama rağmen aşkın bir yaratıcının varolması fikri varolmaması fikrinden çok daha mantıklı ve yakın geliyor bana. evren nasıl oluştu? bunu ne açıklayabildik insanlık olarak ne açıklayabilecek gibiyiz... bu konu hakkında önkabullerinden sıyrılıp önkabullerinin oluşmasına sebebiyet veren düşünsel saikleri açıklamaya davet ediyorum seni. ben de kendiminkileri dürüstçe açıklayacağım. her ne kadar benim arkamda toplumsal etki ve ailemin düşünsel teması varsa da, senin arkanda da bunlara olan tepkisellik yok mu? bunlar üzerinde düşünüp konuşmak istiyorum.
öte yandan, bu biraz mahrem bir konu tabii. konuşmak da istemeyebilirsin. belki de meşgulsündür bu tarz bir mesajlaşma seni cezbetmiyordur, bu da olası. tercih elbette senin. selametle kal :)
görüşmek üzere
vesselam.
Arkadaş:
selam tekrardan. evrensel ahlak yasasının uygulanabilirliğiyle ilgili
iddiamda ben hala ısrarcıyım. hayvanda, insanda bulunan türden bir ruh
olmadığı için ona değer atfedemediğini söylüyorsun; eğer bunu,
hayvanların yeterli akli ve iradi donanıma sahip olmaması ve
dolayısıyla ahlakın bilgisine ve eylemine sahip olamayacağı anlamında
söylüyorsan, haklısın. ama eğer buradan, insanın hayvanı istediği gibi
kesip biçebileceği sonucunu çıkartıyorsan, bu yine yanlış. daha
doğrusu, hayvanda insani anlamda bir irade-bilincin olmayışı, onun
zararına yapılan her hareketi nasıl aklar, bunu anlamadım en başta.
benim anlatmak istediğim, hayvanların da insanlardaki gibi sinir
sistemine, ihtiyaçlara ve zevklere sahip olması, ve dolayısıyla
iyi-kötü duyumunun oluşması ve hayvan açısından, hayvanın kötülüğüne
olacak bir vakanın evrensel ahlak pratiğinin dışına düşmek zorunda
olduğuydu. eğer senin açından bir hayvanı öldürmek meşruysa, ona
işkence etmek de meşruluk kazanmıyor mu? halbuki, hayvana eziyet
etmek, durduk yere onun benliğinde kötü hissiyatlar oluşturmak
demektir; peki şimdi bu durum evrensel ahlak açısından nötr mü kabul
edilmeli? "ama öldürmeyle işkence etme farklı şeyler" diyebilirsin.
eğer böyle diyorsan; yani başına ne geleceğini bilemeyen bir hayvanın
öldürülmesini nötr kabul ediyorsan, o halde ansızın öldürülen insanın
ölümünü de mi nötr kabul edeceğiz? bence iki durum da ahlağın dışına
düşüyor. nasıl bir insanın öldürülüşü, ölümü ansızın gelse ve onu bunu
farketmese de, onun hayattaki mutluluklarının, eğlencelerinin ve
umutlarının elinden alınışı anlamına geliyorsa; aynısı hayvan için de
olur. hayvanların keyfi hatta eğlencesi yok mudur? mesela, benim
mahallemin köpekleri günün yarısı uyuklar, yemeklerini suyunu insanlar
verir, çocuklar başlarını okşar, akşamları sitede yürüyenlere bu
köpekler eşlik eder. onlar için keyifli bir yaşam; şimdi bu köpekleri
ansızın tüm bunlardan mahrum etsek, doğrudan öldürsek yahut kafeslere
tıksak, bu durum evrensel ahlak açısından elbette negatif olmalı.
gerçi biz köpek eti yemiyoruz, ama danaların da kendilerine göre
iyisi, kötüsü, keyfi vardır herhalde. tabi bütün hayvanları, insandan
daha önemli ya da her konuda eşit tutacak değilim; ama eğer
hayvanlarda da insandaki gibi çektiği veya çekeceği acıları
bilme-hatırlama imkanı olsa, eşit tutmak gerekirdi.
şimdi gelelim asıl soruya, hatta soruna; neden homo economicus
olmamalıyız, ya da neden erdemli olmalıyız? burada git-gel yaptığımız
nokta şu: bu soruya eğer bencil-benlik açısından bir cevap bulursak,
erdem, sırf ben'in ben için yaptığı bir şeye indirgendiğinden,
erdemliğini yitiriyor. yok eğer bencil-benlik açısından hiçbir cevap
bulamazsak, o zaman ahlaki eylem sebepsiz geldiğinden dolayı
absürtleşiyor. bencil benlik ile bencil olmayan eylem zaten en baştan
çelişik iki ifade; o yüzden erdeme bencillik yönünden sebep aramak
nafile. o halde bencil-benlik yerine, kendisinde kolektif iyiliği
bulduğumuz soyut bir merci yaratmak yahut inanmak durumundayız, ki
böyle bir merci oluşunca bu sefer karşımıza çıkan sorun, insanın bu
kolektif iyiliğe ortak olmasını gerekli kılan şeyin ne olduğu. ve
ensonu da, insanı, bu kolektiviteye ortak olmaya zorlayacak herhangi
bir şey bulunduğunda, yine erdemin anlamını yitirmesi. ilk mesajımda
kendim de tam olarak emin olamamıştım; fakat şimdi durumun dökümüne
bakınca daha net gördüm ki, biz sorulan sorunun cevaplanabileceği
bütün alanlara yasak koyuyoruz.
sonra, erdem için erdem, bence doğru bir adlandırma değil, çünkü ben
erdemin sadece bencillik açısından sebepsiz olduğunu söyledim. genel
iyilik için erdem demek gerekir; ki biz buna rabb dedik ve yanına ona
layık olmayı ekledik. ama bu durumda benim rabbım hiçbirşeyin farkında
olmayan, bilinci bulunmayan bi soyutlamadan ibaret. ben fikriyatımda
tanrısal bir şey yaratmakla tanrı yaratmış olmuyorum, dolayısıyla eğer
böyle bir rabb benim ahlakımın temeli olabiliyorsa, bence ateist bir
ahlak temellenebiliyor demektir. ama ben yine de bu liyakat işinin
hiçbir şeyi temellendirdiğine inanmadım, bu sadece ahlakı kağıt
üzerine dökerken üretmeye mecbur kaldığımız bir şablon oldu. bu şablon
da bence ancak ahlakı açıklayabilir, neleri gözeterek ahlak yasaları
oluşturacağımızı bildirebilir (ki bunlar bizde zaten içgüdü olarak
mevcut); ama bunu niçin yapmamız gerektiğine yine bir yanıt veremez. o
yüzden ilk sefer kendimi de tam inandıramadığım sebepsizlik, şimdi
bana tek açıklama olarak görünüyor.
benim bugünlerde kafama takılan bir diğer soru da, acaba riyakarlık da
bir çeşit erdem olabilir mi? şimdi iki kişi, ve onları izleyen
görünmez bir üçüncü kişi varsayalım; birincisi ikincisine kendi
menfaati yahut şan, şöhret için yardım ediyor diyelim, ikincisi de
bunun böyle olduğunu bilmeden yardımları kabul ediyor ve gerçekten de
yardıma muhtaç. şimdi böyle bir durumda, üçüncü kişi birinciye kızıp,
"aman birader, ne hayvan herifsin, hiç yapmasan daha iyiydi" demeli
mi, dememeli mi? ben demesin diyorum, çünkü sonuçta burada birincinin
çirkinliğinden daha çok önemsenmesi gereken ikincinin ihtiyacının
giderilmesi. ayrıca genel iyiliğe hizmet eden herşeyi iyi kabul
edersek, birincinin hareketi de aynı doğrultuda olmuş olmuyor mu,
dolayısıyla bunu erdem kabul etmek mi gerekir? ben etmemek gerekir
görüşündeyim, o yüzden erdemli olmak için, iyiliğe hizmet etmenin
yetmeyeceği, aynı zamanda sadece bunun amaçlanması gerektiğini
düşündüm. böyle olunca da, ufak bir çıkar uğruna yapılan büyük
fedakarlıkların hiçbir anlamı olmadığı sonucu çıktı [gerçekten hiçbir
maddi-manevi çıkar veya (ruhsal) tatmin içermeyen böyle bir eylem var
mı?], ki buna da istenilen iyilik bireysel çıkardan daha baskınsa
erdem kabul edilmelidir, şeklinde çözüm bulmak zorunda kaldım. bu
durumda beni sıkan şey, küçük çıkarlar uğruna eylemenin erdemli
olabileceği sonucu çıkması. bu çıkarlar mesela toplum içinde kahraman
addedilmek, iyi bir insan olduğunun bilinmesi gibi şeyler olabilir. bu
duruma sanırım "piyedestal" deniyor. bu fikir de aklının bir köşesinde
bulunsun, çünkü gerçekten düşündüğümüz gibi arı bir iyiliğin ya da
eylemin bulunduğu kesin mi?
sonra; bilgi ile erdemi doğru orantılı gören anlayışı da hiçbir zaman
kabullenemedim. dediğin gibi, ne kadar bilirsek bilelim,
uygulayacağımız ne malum? ama eğer bizim aradığımız türden, yani
"erdemli davranmanın gereği" türünden bir bilgi mevcutsa, bilgi ile
erdemin aynı doğrultuda olduğu önermesi de doğrulanabilir. şimdi
tanrının varolup olmamasıyla ilgili düşüncelerimi belirteyim.
benim tanrıdan soğumam, dinden soğumamla başladı; ilk başta tanrıya
hiç sataşmadan dine sataşır durumdaydım, sonra ona da sataşmak
durumunda kaldım. tabi ben bu konular üzerinde düşünürken her zaman
tanrının mutlak iyi olduğu önermesinden yola çıktım. en sonunda da
tümel iyinin olduğu yerde, tikel kötülüğün olamayacağı sonucuna
vardım. hernekadar sığ ve çabuk fikredilebilir bir iddia olsa da, ilk
düşündüğüm andan itibaren bana kuvvetli göründü ve hala da tanrının
yokluğuna dair tek önermem budur. yani dine tepkiyle başlayan bir
süreçten geçtim, sonra ateizmin bilim bağnazlığına kapıldım, şimdi ise
senin yaşadığın objektivite dönemini ben ters yönden gelerek
yaşıyorum. o yüzden benim tepkin tamamen ahlaki bir düzlemde; yoksa
evrim teorisiyle, binbangle tanrı öldürmenin budalalık olduğunu
düşünüyorum; o yüzden bigbang'i tetikleyen bir tanrı yoktur diyemem,
madde-üstü şeyler yoktur diyemem. ben sadece, mutlak iyi tanrı
olmasagerektir, derim, o yüzden esaslı bir ateist bile sayılmam.
benim söyleyeceklerim bu kadar emre; ama sana sormak istediğim bir şey
var. şimdi diyelim ki tanrının olmasını kuvvetle muhtemel saydın,
hatta tamı tamına kafan bu fikre yattı. peki neden islamı ya da
kur'an'ı seçtin? ya da tanrının gerçekten de böyle kılavuzlar
yollaması gerektiğine kanısına nasıl vardın? ve ayrıca, kur'andaki
sosyo-ekonomik modelin ve ahlakın, mutlaka harfi harfine gerektiği ve
bunların her şeyi çözeceği görüşünde misin?
şimdilik hoşçakal emre; benim konuşmaktan sıkıldığım ya da
mahremiyetimi açıklamaktan sakındığım yok kesinlikle, aksine bunları
konuşup tartışabilmek bana büyük keyif veriyor. yalnız farkındasındır,
ikidir biraz geç cevap veriyorum. muhabbetimizin vize haftalarına denk
gelmiş olması, adapazarına gidip-gelişim, ve ayrıca vakit bulduğum
zaman yazacağım şeyleri bilmediğimden (emin olamadığımdan) dolayı
düşünme gereğim, böyle gecikmeme yolaçtı. selamlar.
Emre Berber:
selamlar. öncelikle ilk paragrafında beni çok güzel bir yerden yakalamışsın. çok kısaca bugünlerde gündemleştirdiğim ve hala da çözemediğim bu sorunumun düşünsel temellerini izah etmeye çalışayım:
şimdi deterministik teorileri incelediğimde insan fiil ve düşüncesinin kompleks dış faktörlerin birleşmesinin zaruri bir neticesi olarak görüyorum. hatta kafa karıştırma taktiği bile inşa ettim kendime. önce "nedensiz bir şey olabilir mi?" diye soruyorsun, hayır cevabını aldıktan sonra soruyu tersten yineliyorsun: "tüm nedenler oluştuğunda o şey olmadan olabilir mi?" ister istemez hayır diyen bireye determinizmi kabul ettirmiş oluyorsun. daha doğrusu kafasına kancayı takıp düşünüp olgunlaşmaya bırakıyorsun :)
işte kendimi bu determinizmden kurtarmaya çalışırken eli mahkum indeterminizmi incelemeye başladım. nispeten yeni bir hayat görüşü olan indeterminizm ise kaos teorisi ve kuantum teorisinin kopenhag yorumuyla dünya sahnesindeki yerini almıştı. doğrusu kaos teorisini incelemedim ama kuantum teorisi üzerinde 1 haftalık çalışmanın ardından indeterminizmin epistemolojik değil ontolojik olduğunu iddia etmenin sadece yorumsal bir fark şeklinde tecelli ettiğini farkettim. evet, heisenberg'in teorisi kesinlikle epistemolojik bir indeterminizm, bir belirlenemezlik sunuyordu bize; fakat bu indeterminizmin ontolojik olduğunu söylemek, yani zaten eşyanın fiilinin belirli olmadığını ve maddenin "nedensellik ilkesi"nden bağımsız hareket ettiğini söylemek sadece yorumsal bir farktı ve bilimle temellenmiyordu. pekala herşeyin belirli olmasına rağmen biz bu sistemi çözüp şeylerin neye göre nasıl eyleme geçtiğini kavrayamıyor olabilirdik. fakat kopenhag yorumuyla beraber ontolojik bir indeterminizm vaaz edilmeye başlandı, sorun bizde değildi, eşya zaten belirli değildi sözde.
içime sinmedi. einstein'i bu sayede anladım. onun da içine sinmemiş ve "tanrı zar atmaz" demişti. ama benim farklı çekincelerim de vardı... hem özgür iradenin yokluğundan bahseden bu sağlam ve muhkem teoremler nasıl içime sinebilir ki? hayır işin kötüsü fizikten güç devşiren bu canavarlar herşey belirliyse özgür iradeyi zaten reddediyor, bununla kalmıyor, eğer hiçbirşey belirli değil ve varlık olasılıksal demetler biçiminde tezahür ediyorsa özgür iradeyi yine reddediyordu. özgür irade her türlü kayıptı...
bu canavarları yine olsa olsa ancak ve ancak teizmle mağlup edebileceğimi farkettim sonra. insanda maddeden bağımsız, maddeye indirgenemeyen, maddeden tam manasıyle etkilenmeden aldığı kararlar vasıtasıyla maddeyi etkileyen bir "özüt" olmalıydı. teolojiye daldığımda ruh kavramını derinlemesine incelemeye başladım. bunun ardından tabiatı icabı kendi ruh tanımımı yaptım. bu tanımı yaparken ısrarla ilkel bir dualizmden uzak durmaya çalıştım. ruhu bir yetiler toplamı, kompleks ve kısmen bağımsız bir karar mekanizması olarak tanımladım.
buraya kadar geldikten sonra "tarih mi insanı yaratır, insan mı tarihi?" sorusuna erich fromm gibi cevap vermeye başladım. hem insan tarihi, hem de tarih insanı aynı anda var ediyordu. insan ve insanın karar mekanizması üzerine etki eden faktörlerden soyutlanamayacağı gibi, bu faktörlerin yanında insanda yetiler toplamı şeklinde bulunan ruh da bu faktörlerden bağımsız bir karar mekanizması vazifesi teşkil ediyordu. bu arada arthur peacocke'un da buna benzer bir görüşü dillendirdiğini ve ilgili terimin türkçeye "zuhur etmek" olarak çevrildiğini belirtmek isterim. bu yoruma göre zihin kendisini oluşturan yapıtaşlarına (nöronlara, mesaj dalgalarına) indirgenemezdi. herneyse, bu noktadan sonra yol alarak hayvanlarda bu yetilerin bulunmadığını farkettim.
hayvanlarda çarpık bir bilinçten bahsedilebilse bile ne özgür bir irade ne de nedensellik zincirinden kopuk (ya da zincirin ilk halkasını teşkil edecek şekilde diyelim) bir yaratım kuvveti vardı. hayvanlar bana göre adeta makinalar gibiydi. elbette tanrısal tasarımın neticeleri olmalarından ötürü insan yapımı makinalardan çok daha kompleks ve yetkin, ama yine de mekanik sürece tabi makinalar. etkilere tepki veren alelade yaşam formları, o kadar. sıfırdan etki yaratma yetileri yoktu. simgesel anlamda "ruh"ları yoktu. bunu da ismi dualizmle özdeşleşen descartes'in söylediğini öğrendim sonradan (doğrusu bugün). canım sıkılmadı değil =)
tam bu adımdan sonra senin beni şuan içinde yakaladığın bu çukura düştüm. öyleyse hayvanla endüstriyel malzemelerin farkı neydi? bir kedinin bir demirden ne farkı vardı? yaşam? yaşam nedir hem? bugün biyologlar yaşamı tam olarak açıklayabiliyorlar mı sanki? bütün "canlıların" tek ortak özelliği dna barındırmaları değil mi? ee bu beni neden enterese etmeli... demirden daha kompleks olması hayvanlara demirlerden farklı muamele etmemi gerektirir mi? inorganik değil organik olması onu mahiyeten demirden üstün tutsa da benim merhametimi hakettirir mi?
sonraları kafamda "ben bu kediyi (evde kedi var da =) neden kuyruğundan tutup duvarlara vurarak öldürmeyeyim" diye düşünmeye başladım. içimdeki sadizan damarı bir kenara koymak gerekirse bu geyik soru temelinde düşünmeye başladım. bu kediye merhamet duyuyordum (şuan kucağımda) yemeğini suyunu eksik etmiyordum peki ama neden? o da yaşıyor ve aç kalınca acı çekiyor bunu bilmemden dolayı mı? bu beni neden bağlamalı ki?
sonra seyahatime devam ettim. yardım almak maksadiyle şöyle bi dönüp dünyaya göz gezdirdim. vejeteryanler hayvanların yenmesine karşılardı, onları asla anlayamayacağımı farkettim. geçtiğim bu düşünsel sürecin onlara verilmiş bir cevap mahiyetinde olduğunu düşünmeye başladım. öte yandan islam ise tüm dünyanın insan için, insanın ise allah için varedildiğini söylüyordu. burada hayvanların insan için var edilmelerini çok daha iyi anlamlandırabildiğimi farkettim. gerçekten menfaatimiz için hayvan öldürmekte ilkesel/ahlaki bir problem görmemeye başladım. insanlığın ortak menfaati için pekala hayvanlar öldürülebilirdi. bunda herhangi bir problem yoktu çünkü hayvanların ruhu yoktu. onlar sadece makinalardı...
sonra kafam allak bullak olmaya başladı işte. kürk için su samuru öldüren allahın belalarına karşı duyduğum öfke geldi aklıma. o dehlizden kendimi çekip alabildim çünkü su samurlarının nesli tükenmek üzreydi ve farklılığı yoketmek evrene ihanetti. doymak için hayvanları yiyen insanları düşündüm ve onları çok iyi anladım. fakat hayvanlardan gönlümce istifade edebileceğimi söyleyen benim dinim bana ısrarla hiç bir hayvana eziyet etmemem gerektiğini söylüyordu, bunu bir türlü yerine oturtamadım. neden eziyet etmemeliydim ki? bunun ne önemi vardı... acaba buradaki tek etkenin hayvanlara eziyet eden insanın zihninde eziyetin "normalleşeceği" ve yeri geldiğinden insanlara da işkenceyi reva görebileceği miydi? daha derin bir şeyler olmalı değil mi?
dostoyevski'nin suç ve cezasında'ydı sanırım "insanların başkaları acı çekerken kendi acı çekme ihtimallerini gördüklerini ve ondan dolayı iyilikseverleştiklerini" yazıyordu. hayvan ölümlerinde de kendi ölümünü gören insanın saf vicdani, ama akılla alakası olmayan bir kaygısından bahsedilemez miydi? ahlak akıl ve mantıkla desteklenmediği sürece o işin ne tadı vardı?
neticede kedi kucağımda. henüz öldürmedim. öldürmem de elbette =). ama keyif için tahtayı kıran adamla keyif için kediyi duvara fırlatan adam arasındaki ahlakî uçurumun arasını neyle doldurmamız gerektiğini tam anlamlandıramıyorum henüz. yani kedi de bir makine en nihayetinde. aynı tahta gibi mekanik ve deterministik yasalara sonuna kadar bağlı etkilere tepki veren bir ara halka... nerden geliyor bu hayvanın önemi...
neyse. bu konu hakkında bir şey yazmana gerek yok. sadece hiç uykum yok(tu) ve ben öylesine bir şeyler karalamak istedim. esas konumuza gelip biraz daha ciddileşmemiz gerekirse:
emre ben ne hayvanların ne insanların öldürülmesine karşı değilim ki. buralarda ahlakî bir çıkmaz da göremiyorum hem. sanırım ahlak felsefesi hakkındaki ilk mesajımda "haksız yere öldürülmek istemiyorsan haksız yere öldürme" şeklinde formulize etmiştim bu düşüncemi. yani bence pekala toplum olarak insanları öldürebiliriz, ve pekala haklı da olabiliriz... soru elbette hakk kavramımı neyle temellendirdiğim olacak. bir insanı hangi şartlar altında ölümle cezalandırabiliriz? rehabilite olma ihtimalinin rehabilite olamama ihtimalinden büyük olduğu şartlarda, kurbanın talebi de bu yöndeyse derim. bu konu da bizatihi uzun bir konu. kısaca temas edip geçiveriyorum böylece…
peki hayvanları öldürürken ne zaman haklı oluruz? burda cevabım basit. onlardan yararlanacaksak. eğer bir ineğin etini yiyeceksen onu öldürmende herhangi bir beis yok. ama yok dün gece bizim evde olan nevrotik gotik kız gibi hamster parmağını ısırdı diye zavallı hayvanı çakıyla dörde böleceksen haksız ve ahlaksızsın demektir. zihnim ısrarla lüks tüketim malzemesi olan kürkü için öldürülen nesli tükenmekte olan hayvanlara kayıyor. bunlara ilkesel olarak karşıyım. neden karşı olduğumu da yeterince uğraşabilirsem temellendirebileceğimi düşünüyorum, mesela o kürklerin lüks tüketim malzemesi olup alternatif yollarla insan tenini soğuktan koruyan maddelerin imal edilebilmesi gibi, fakat tam olarak konumuz kapsamına girmediğinden bu mevzuyu da uzatmaya değer bulmuyorum.
ben herhangi bir hayvanı hiç bir koşul ve şartta (onun acılarını ve keyiflerini aynel yakin mertebesinde bilsek bile) insanla eş değer tutmuyorum. insan çok farklı bir şey. insan tanrısal bir şey... hayvanlar ise tamamen mekanik yasalara bağlı işleyen makinalar. etkilere tepki veren alelade organizmalar. öyleyse insan-insan üzerinden yürüttüğümüz ahlak kurgulamasını doğrudan yekpare bir biçimde alıp insan-hayvan arasında yürütemeyiz. çünkü ilk kurgulama yatay düzleme mebniyken insan-hayvan ilişkisi dikey bir düzlemi ifade etmekte.
fakat kabul ediyorum kendi yatay düzlemimizde kurguladığımız formulleri hayvan-insan dikey düzleminde de "kısmen" uygulayabiliriz. fakat elimizdeki kimi parametrelerin farklı sonuçlar verdiğini düşünmemiz ön koşuluyla. dediğim gibi: toplum bir insanı öldürmeye çok zor hak kazanabilirken, bir hayvanı öldürmeye hak kazanmasının tek ve basit bir şartı var: o hayvandan yararlanacak olması.
burdan yola çıkarak hayvanların öldürülebileceğini söylerken onların öleceklerinden bihaber olmasına dayanmıyorum. çünkü gerçekten buna dayansaydım "ansızın öldürülen insanla herhangi bir şekilde öldürülen hayvanın" bir farkı kalmazdı. ben insan-hayvan farkına, bu ikisinin yatay değil dikey düzlemde bulunmasına dayanıyorum. bu büyük mahiyet değişimi ise insan-insan arasında kurguladığımız ahlak formulizasyonunun birebir uygulanmasına mani olmakta. insan menfaati için başka bir insanı öldüremezken yine menfaat gayesi güderek bir hayvanı öldürebilir.
esas konumuzu çözümlediğin giriş paragrafına baktığımda konunun zihinlerimizde çok olgunlaştığını farkediyorum. gerçekten de tam olarak senin dediğin gibi herşey. teşekkür etmemek elde değil :) ben o paragrafa sadece bir şey eklemek istiyorum:
insanın bu kolektif iyiliğe neden ortak olması gerektiği sorusuna verilebilecek tek temelli ve mantıklı cevabın fiziği aşıp metafizik bir yaratana duyduğu inanç olarak görüyorum. böyle bir yaradan zihinlerdeki yerini kaybettiğinde insanoğlu kendisini neye nispet edeceğini şaşırıyor. hiçbir şeye nispet etmediğinde de yerini kaybedip anlamsızlaşıyor. işte bundan sonra "hayat çok anlamsız" diyen insanlar karşımıza çıkıyor. nispete geri dönersek: topluma diyorsun, neden diyor. kocana diyorsun, e haklı olarak neden diyor. erdeme diyorsun, neden diyor. ama yaratana dediğinde "neden" derse "bunun için yaratıldığından dolayı" diyerek teorik düzlemde muhattabı susturabiliyorsun. yani işin içine yaradanı kattığında çok daha kuvvetli bir ontoloji kurgulayabilip, bu kuvvetli ontolojiden aldığın destek vasıtasıyla adam akıllı bir ahlak felsefesi üretebiliyorsun.
evet biz gerçekten soruların cevaplanabileceği çoğu alana yasak koyuyoruz ama kendi kişisel keyfimize göre değil. buralar gerçekten de girilmesi yasak olan, girildiğinde soruların ve cevapların düştüğü alanlar olduğundan dolayı.
insanı bu kolektif iyiliğe ortak olmaya "zorlayacak" bir şey elbette erdem fikrini derinden sarsar ve üzerinde kafa patlattığımız "iyi olma" kavramını düşürüverir. burada sana katılıyorum. peki ama insanı bu kolektif iyiliğe "teşvik" eden bir şey? sonuçta tanrı dünya üzerinde kimseyi zorlamıyor fakat herkese "kötülük yapmayıp iyilik yapmayı" salık veriyor. öyleyse burda bir cebr olmadığından dolayı erdemimiz hala erdem, ahlakımız hala ahlaktır. peki öte yandan insan erdemli olmaya "teşvik" edildiğinde onun kazandığı erdem'e erdem denilebilir mi? ben bu soruya da evet diyorum. eğer herhangi bir ahlaki eylem teşvik edilseydi buna erdemli olmak denilemeyebilirdi. ama genel olarak "erdemli/ahlaklı" yaşamak teşvik edildiğinde; yani itki erdemsel çemberin dışından insanı erdemsel çembere iten bir mahiyet arzettiğinde neden bunun adı erdem olmasın ki...
ateist bir ahlakı kendi yarattığım "rabb" düşüncesiyle temellendirebileceğimi söylüyorsun. fakat çok önemli bir noktayı yine kaçırmışsın bence. kendi ifadelerin vasıtasıyla işin püf noktası olduğunu düşündüğüm noktayı göstermek gerekirse:
"o halde bencil-benlik yerine, kendisinde kolektif iyiliği
bulduğumuz soyut bir merci yaratmak yahut inanmak durumundayız, ki
böyle bir merci oluşunca bu sefer karşımıza çıkan sorun, insanın bu
kolektif iyiliğe ortak olmasını gerekli kılan şeyin ne olduğu."
gerçekten de materyalist ahlak kendi "rabb"ini belirleyerek bir adım ileriye gidebilir. marksistler "biz toplumun ortak iyiliği için çalışıyoruz" diyebilir ve bu deyişle etraflarında insanları kenetleyebilirler. bu çok güzel bir düşünüş tarzı olmasının yanısıra hala daha eksik değil midir? çünkü insanın bu kolektif iyiliğe neden ortak olması gerektiğini insana açıklayamamaktalar. fakat bu liyakati toplumdan alıp insanı ve tüm evreni vareden bir kuvvete bahşedersen işte o zaman insanın "neden erdemli olması gerektiğini" açıklayabilmeye başlarsın. çünkü o zaman adamakıllı bir ontoloji kurgulayabilirsin. "insan ne için vardır?" sorusunu tam olarak cevaplayamasan da bu konuda çok daha ileri laflar serdedebilir hale gelirsin. insan dersin, ilk olarak; kötülük yapmayıp iyi olmak için vardır. çünkü bizi yaratan tanrı'nın iradesi bu yönde tecelli etmiştir. bu insanın neden kolektif iyiliğe ortak olması gerektiğini açıklayan bir düşünüş tarzı neden olmasın ki? öte yandan materyalistin kendi zihninde kurguladığı "rabb" algısı materyalist bireye doğruları buldursa bile ona "neden iyi olması gerektiği" sorusuna nasıl cevap versin ki... bu realiteyi zaten sen de tesbit etmişsin. bu sadece ahlakı kurgularken kullandığımız bir şablon, bir eskiz defteriydi diyorsun. bunun pratik hayatta oynadığı bir rol yok.
ama senin "bu" derken kastettiğin şey kendi oluşturduğun yapay tanrın. eğer bu tanrı gerçek olsa ve sürekli olarak senden haberdar olsa, işte o zaman bu tanrı algısı hayatın tam göbeğinde pratiğin ta derinlerinde hakettiği yeri bulmaz mıydı? ve insan o zaman "neden ahlaklı olması gerektiğine" doğru cevabı sürekli olarak bu tanrı fikriyle açıklamaz mıydı? ki bana göre bu monoteist yaklaşımdan farklı bir biçimde de açıklanamıyorken...
metni biraz (epey bi) dağınık kurgulasam da meramımı anlatabildiğimi sanıyorum :) bakalım bir formulizasyonun altından kalkabilecek miyim:
insan "nasıl" iyi olmalı
->(ikimize göre de) tek cevap var: eylemlerini bencil-benliğinden başka birşeye nispet etmeli.
->(yine ikimize göre de) bu kendi kafasında oluşturduğu farazi bir düşünce olabilir. bu düşünce insana ahlakın bilgisini verecek bir şablon niteliğindedir.
->(ikimize göre de) fakat ahlakın bilgisini alan insan "neden ahlaklı olması gerektiğini" hala bilmemektedir.
insan "neden" iyi olmalı
->(bence) tek bir cevap vardır, bunu da teistler verebilir: çünkü kendini yaradana layık olmalı
->(sence) cevap yok. sebepsizlikle açıklama taraftarısın.
liyakat metodumsa ise bir aksaklık olduğunu söylüyorsun. bu aksaklığı ortaya çıkartmaya çalıştığın mesajlarına elimden gelen cevabı vermeye çalıştığımı düşünüyorum. kanaatim hala daha bu metodun eksik olmadığı yönünde. istersen bütün taşları ortaya döktüğümüze göre yukarıdaki formulizasyona bir itirazın yoksa eğer benim bu metodum üzerine biraz kafa yoralım. hata veya aksaklık nerde göremiyorum, sen gördüğünü hataları söylersen ayıklamaya ya da yıkıp yeniden kurmaya çalışacağım :) seni bir teist gibi düşünerek bu metodun kendi içinde tutarlı olup olmadığını araştırmaya davet ediyorum. bu sana hem entelektuel bir çaba sağlayacak, hem de bana yardım etmiş olacaksın :)
diğer konumuza gelince:
şimdi ne söylersem söyleyeyim tebliğ yapmış pozisyonuna düşeceğim. kabul ettiğim öğretilerin aksine tebliğ yapmaktan bir rahatsızlık duyduğumu da inkar edemiyorum. çünkü tebliğ yaptığımda sanki düşüncelerim değersizleşiyor, karşımdaki insanı ikna etmeye çalışmakla tartışma anlamsızlaşıyor. işin tadı da kaçıyor. ama lütfen mazur gör ve senin anlattığın bu konular hakkında benim de şahsi düşünsel serüvenimi izah etmeme izin ver:
ateizm yüzyıllardan beri (haklı) bir tepkiselliğin ürünü olarak şekillendi. kilise ve sünni dünyanın bir kısmı dinin tek bir yorumunu bütün insanlığa dayatarak sömürü düzen ve çarklarına hammadde elde etti. bu inkar edilemez bir gerçekliktir. islamda emeviler döneminden, hristiyanlıkta pavlus'un öğretide hakimiyetini kurmasından beri her ne kadar çatlak sesler bol bol çıksa da din devletin hizmetinde bir müessese haline geldi. devletler din vasıtasıyla halkları uysallaştırmaya ve sömürmeye başladılar. onun da ötesinde sosyolojinin genel kaidelerinden biri olarak müesseseleşen şey muhafazakarlaştı. muhafazakarlaşan şey ise geçen zamanla beraber yozlaştı. bunlar inkar edilemez acı gerçeklikler.
dine karşı yüzyıllarla oluşan bu haklı tepkisellik ise yeni bir antitez kurguladı: ateizm. öncelikle bütün antitezlere şüpheyle yaklaştığımı belirtmek istiyorum. bana kalırsa bir düşünce varoluş sürecinde kendisini başka bir düşüncenin karşıtı olarak kurguluyorsa temkin burda biz bireylere düşen en temel yaklaşımdır. sentezlere prim verilebilir, tarihsel süreçten nispeten bağımsız kimi başka düşünüş tarzları gündemimize girebilir ama antitezler korkunçtur. türk milliyetçiliğinin antitezi kürt milliyetçiliği, kapitalizmin antitezi komunizm, müesses yozlaşmış dinin antitezi ise ateizmdi. işte o sebeple her ne kadar antitezler "gerekli" ve sosyolojik gelişim evreleri için vazgeçilmezlerse de sen ve ben gibi bireylerin düşünsel dünyalarında temkinle yaklaşılması gereken vakıalar olarak anlamlanmış bulunmakta benim zihnimde.
dolayısıyla nerdeyse bütün ateistlerde görülen bu din müessesesine karşı tepkiselliği de temel saik kabul ediyor ve bu sefer de ateistlerin düşünsel serüvenlerine pek saygı duyamaz hale geliyorum. elbette bu tür siyasi-sosyal etkenlerden olabildiğince bağımsız düşünen insanlar da vardır ama onlar da zaten kendilerini ateist olarak tanımlamaktan ar etmeye başladılar. biliyorsun, hayattaki ontolojik duruşunu agnostizm olarak belirliyorlar. muhtemelen sen de kendini agnostik olarak tanımlıyorsundur zaten.
fakat felsefede her adım için önceki adımınla oluşturulmuş bir kanaatini kullandığını inkar edemezsin. agnostik bir yaklaşımla ahlak felsefesi hakkında mesela kuvvetli bir kanaat oluşturmak ne denli zor olurdu tahayyül edebiliyorum. insan daha dünyayı açıklarken en temele yerleştireceği aşkın bir yaratıcı var mı yok mu sorusuna cevap veremiyorsa dünyayı açıklamaya çalışırken bir adım öteyi nasıl alacağız?
işin garip noktası şu: agnostizm yeni bir fikir değil! bilinemezciliği bütün ilahi dinler zaten söylüyorlar. çünkü işin tabiatı gereği asla ve kat'a tam olarak tanrının var olup olmadığı bilinemez. bilinememeli ki dünyanın "sınav" hükmü sabit kalabilsin. yani biz teistler, hatta özel olarak biz müslümanlar da agnostiğiz zaten. tanrının varlığı ya da yokluğunun tam olarak bilinemeyeceğini söylüyoruz. fakat bu konu hakkında insan aklının pek çok ilerleme kaydedebileceğini ve her bir insanın teker teker bu konu hakkında bir kanaat bina etmesi gerektiğini söylüyoruz. gerçekten de bize göre böyle bir kanaat oluşturulmalı ki insan geri kalan yaşamını bunun üzerine kurgulasın. ontolojinin temeline aşkın bir yaratıcının varlığını koyan adamla bunu reddeden adamın hayat görüşlerinin ne denli, ta temelden farklılaşacağını inkar edemezsin, ve aşkın bir yaratıcının varlığı bilinemez öyleyse bu konu hakkında konuşmamalıyız diyen adamın hayatını neye göre ve nasıl kurgulayacağını...
işte biz müslümanlar da varlık-yokluk sorunsalında agnostik olmakla beraber kendi kanaatimizi "var olduğu yönünde" şekillendirenleriz. islamî terminolojide buna da iman denilmekte işte.
bir tali yola sapıp daha önce savunduğum şeyi biraz kuvvetlendirmek gerekirse: insanoğlunun karar mekanizmasına dış faktörlerin epeyce etki ettiği yadsınamaz bir realite. kabul ediyorum. mesela sadece çok popüler olduğu için ister istemez kendimi uzak tuttuğum kimi şeylerin olduğunu inkar edemem. ya da başka bir insan belki de kimse tarafından bilinmediği için bir şiire mahiyeti icabı hakettiği değeri atfedemiyor olabilir. onun için önemli olan da halk tarafından yoğun bir kabulle sahiplenilmesidir. fakat kabul etmeliyiz ki iki anlayış da kökünde yanlıştır. doğru olan insanların bir esere ne kadar teveccüh ettiklerine zerre dikkat etmeden o eseri kendi tartılarımızda tartmak değerini -biçebiliyorsak- bundan sonra biçmektir. insan kendisini etkileyen dış faktörlerden olabildiğince uzak işletmeli karar mekanizmasını.
işte tanrı fikrine böyle bir yaklaşımla doğal neticenin tanrı'nın varolmasının varolmamasından daha mantıklı olduğu kanaatinin şekillenmesi olacağını düşünüyorum. elbette mutlak bir özgürlük bahşetmiyorum hiç bir zihne ama benim zihnim gerçekten tüm samimiyetiyle böyle çalışıyor. işte islam'ın bizden istediği iman da bu anladığım kadarıyla. fakat bunun bir öte aşaması tabii: iki yoldan birini tercih edip hayatını ona göre kurgulamak. yani iman etmek "aksi asla olamaz" demek değildir. "bu konuyu asla tam olarak bilemeyiz ama ben kendi kanaatimi böyle inşa ettim. ben böyle düşünüyorum" diyebilmektir.
kötülük problemi teizmin başındaki en büyük bela olsa gerek. yani sorun hiç de zayıf bir soru değil, bu problem hiç de öyle kenara atılabilecek bir problem değil. tezim ateizmin karşısında en büyük darbeyi bu soruyla alıyor. bu soru ve bunun da devamı olan "tanrı dünyayı neden var etti" sorusuyla... kafamı gerçekten meşgul eden sorular bunlar benim de... bu konuyu çözmek üzere mesela farabi ve ibn-i sina "karşıtlığın varlığı anlamlandırdığı" tezini dillendirmişler. arap "eşya zıddiyle kaimdir" der. yani bir şeyin varolabilmesi için onun karşıtı bir şeyin de olması gerekir bir nevi. siyahı anlamlandırabilmemiz için bir de beyazı görmeliyiz, nemi anlamlandırabilmemiz için bir de kuruluktan haberdar olmalıyız. amerika yaşayabilmek için kendisine ötekisini seçmeli... vesaire vesaire vesaire.
işte bu islam filozofları burdan yola çıkarak eğer kötülük olmasaydı iyilikten de bahsedilemezdi derler. bu sebeple tanrı kötülüğün varolmasına izin veriyor şeklinde bir sonuca ulaşıyorlar. aslında "tanrı kötülüğe neden izin veriyor" sorusunun cevabı muğlak olsa da "kötülük nasıl oluşabiliyor" sorusunun cevabı bence çok açık: çünkü tanrı tanrısal yetilerini kendinden başkalarıyla da paylaştı.
ruhu nasıl tanımladığımı biliyorsun: bilinç + irade + yaratım kuvveti. bu tanımıma göre hem ruh hem de bu yetilerin tamamı tanrısal yetiler. gerçekten de tanrılara layık yetiler değil mi ama =) fakat ilkel belki şamanistik dualist anlayışlardan ölesiye kaçmak gerek. yok efendim ruh varmış mutlak iyiymiş, yok efendim beden varmış o da kötü ve bayağıymış. insan ruhunu dinlendirip eğitmeliymiş, bedensel zevklerden ölesiye kaçmalıymış. bunlar işin hikaye kısmı...
fakat tanrı kendine ait olan bu yetileri paylaşarak kendisinden bağımsız başka "diri" şeyler yarattıysa ve bu diri şeyler üzerinde tam bir hakimiyeti bile isteye tesis etmediyse bu "ruhlu" varlıklar arasında kötülüğe meyyal olanlar elbette çıkabilir. burda teolojikal bir problem yok. bi hikaye anlatmışlardı bana, o hikaye vasıtasıyla daha rahat anlaşılabileceğimi umuyorum.
hikaye bu ya, adamın teki berbere gitmiş ve "ben allaha inanmıyorum arkadaş" demiş. eğer allah olsaydı bu kadar kötülük, bu kadar savaşlar, hile, yalan, dalavere nasıl mümkün olabilirdi?. berber cevap vermiş: "şu karşıdan geçen berduşu görüyor musun?" adam bakmış ve hakkaten karşıdan saçı-sakalı birbirine karışmış bi bohem geçiyor. "ben de" demiş berber, "kendime inanmaz oldum."
bu şekilde yaklaşıldığında tanrısal tümel iyiliğin yanında tikel kötülüklerin nasıl oluştuğunu anlamlandırabiliyoruz. çünkü tanrı kendisinden ve kendisine has bir şeyleri bizle paylaştı ve bizleri serbest bıraktı. biz ise kötülüğü doğurduk. fakat tanrı buna neden izin verdi? tanrı neden kötülüğe ve günaha müsaade etti? işte bu buradaki zor soru. kuranda bir ayette "eğer sizden hiç kimse günah işlemeseydi sizleri helak eder yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdim" diyor allah. yani adeta insan günahıyla kabul ediliyor. belki deneysel bir süreç yaratmak istedi... kim bilir...
gelelim senin soruna... öncelikle senin ya da geri kalan "inkarcıların" üzerinde topluma ve müesseseleşmiş dine karşı tepkiselliğin çok çok büyük bir etkisi varsa benim ve benim gibi olanların üzerinde de toplumun ve müesses dinin çok büyük bir etkisi var. bunu kabul etmek zorundayım. dürüst olmak için bunu kabul ederek yola çıkmak zorundayım.
müslüman olmamda ailemin etkisini yadsıyamam. müslüman olmamda asırlar önce biz güzel ve yalnız bir ermeni kavmiyken bizi kırarak müslümanlaştıran devletin etkisini de yadsıyamamam işin daha da ironik bir yönü. ama insan zaten önkabullerle doğuyor. bunu da sen kabul etmek zorundasın. varoluş özden önce geliyor, kabul ediyorum. fakat öte yandan "öz" de daha doğru bir ifadeyle toplumun bize verdikleri de bizim karakterimizin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynuyor. ben burda sanatsal bir esere nasıl yaklaşmamız gerektiği konusundaki fikir yürütmelerim gibi düşünüyorum. yani ne popüler ve yaygın kabulle taçlandırılmış diye bir eserden soğumak, ne de sırf popüler diye bir eseri sevmek gerek. ne toplumun bana dayattığı bu diye bundan yüz çevirmek, ne de toplumla uyumlu yaşayabilmek adına bunu kutsamak gerek. burada insan kendi karar mekanizmalarını olabildiğince özgür bir şekilde işletip kararına öyle varmalı.
ben tanrının varolduğu kanaatini kendi bünyemde inşa ettim. hayatımı bu kanaate göre kurgulamaya karar verdim.
-tanrıyı anlayabilmek için üç kaynağımız olduğu kanaatindeyim. ilk olarak onun gönderdiği kitaplar, fakat bu kitapları neden gönderdiğini anlamak istiyorsak bu veri elbette düşer. ikinci olarak dünya, dünyadan da çok bir şey çıkaramıyorum ben. son olarak insan.
insanı anlamak tanrıyı anlamak olmalı. çünkü insan geri kalan bütün maddiyattan farklı olarak tanrısal öze sahip yegane varlık. insanda tanrının ruhu olduğuna göre insan psişasının derinlerinde yatan istek ve arzular aynı zamanda tanrıda da vuku bulabilirler. bir teist olarak tanrıyı olabildiğince az şeyle bağlamak gerektiği yönündeki güdüm bir yana, burada bu bağlama ve hudutlandırmada kötü bir şey göremiyorum. insanda ve tanrıda olan maddeye indirgenemez "bilinç" benzer şekillerde işliyor olmalı. öyleyse ben insan bilincini tanıyıp anlamlandırdıkça bununla (her ne kadar yine dikey bir düzlem söz konusu olsa da) tanrı hakkında da fikir yürütebilir olmalıyım.
yani "ben tanrı olsaydım nasıl davranırdım" sorusu aslında göründüğü kadar avamî bir soru değil. ve ben tanrı olsam kullarıma kendimi tanıtmak isterdim. ben tanrı olsam kullarıma müreffeh bir hayat kurmaları için gereken doneleri verirdim. öyleyse metafiziksel yönü olan maddeyle açıklanamayıp maddeden bağımsızlaşan bir bilinç pekala böyle işleyebilir. pekala tanrı da kendi yarattığı insanlığa kendisi tekrar ulaşmak isteyebilir. hatta ister belki de...
buradan tanrı'nın nesiller boyunca insanlığa ulaşmak istemesi (hem kendisini tanıtması hem de insanlığa doğru yola iletmesi maksadiyle elbette) bana epey mantıklı gelmekte. gerçekten eğer aşkın bir yaratıcı varsa yarattıktan sonra sırtını çevirip alakasız kalması yerine ufak müdahalelerle sisteme dahil olması daha mantıklı ve akla yatkın sanki. buradan tanrının çeşitli kitaplar veya nebiler gönderdiği kanaatine ulaşıyorum.
ve ben kuranı veya islamı seçmiyorum emre. mesela fazlurrahman islam kelimesini kullanırken çok temkinlidir. ben de aynı temkini taşımak gerektiğini düşünüyorum. bizim terminolojimize göre İslam derken son sistematik dini kastediyorken, islam derken ise tarihin başından bugüne insanlığın bütün iyi doğru ve güzel değerlerini kastediyoruz. ve biz insanlar müslüman olmalarını talep ederken öncelikle İslam'a değil islama girmelerini istiyoruz. onun da ötesinde kuranda dünyaya dair pek çok mantıklı şey bulduğumu gördüm. kıtaların kaymasından göklerin genişletilmesine kadar ordan da evrimsel sürece kadar (isteyenin inkara devam edebileceği) pek çok verinin ufak ufak serpiştirildiğini görüyorum. kurandan "nasıl yaşamam" gerektiğini çıkartmamın yanısıra, "neden böyle yaşamam gerektiğini" de çıkartabiliyorum. ve kuranı benim için çekici kılan esas yön de bu.
gerçekten de nasıl varolduğumu açıkladığı halde "neden" var olduğumu açıklayamayan hiç bir görüşle bu denli derinlemesine ilgilenmem mümkün değil.
onun da ötesinde kitab-ı mukaddeste de buna benzer şeyler görebiliyorum. eski ahit'i çok karıştırmadım kabul ediyorum ama yeni ahitten de çok fazla beslendiğimi inkar edemem. ilk fırsatta eski ahiti de uzun uzadıya incelemek gerektiği kanaatimi taşıyorum. ve çoğunlukla çelişmeyen ifadelerle "neden"lerin açıklandığına müşahit oluyorum. yani ben şimdiye kadar gönderilmiş herşeyi kabul ediyorum ve bunlar arasından zihni bir ayıklama yapıyorum. islam elbette dogmatik gözüküyor olmalı ama dogmaların (nassların) ne kadar çeşitli şekillerde yorumlara açık olduklarını görebilsen öyle şaşırırdın ki.. insanlık 200 yıl boyunca aynı şeyi kabul etmişken bir anda yeni bir keşif ve ilerlemeyle bazı şeylerin anlamlarının değiştiğini görüyor ve taşlar yerine oturuveriyor...
kurandaki sosyo-ekonomik model hakkında konuşmak istiyorsak bu gereksiz yere uzattığım mesaj çok çok çok daha uzayacaktır. öncelikle kuranda bir sosyo-ekonomik sistem var mı ondan bahsetmemiz gerekecektir. net bir şekilde hazırlanmış bir islam iktisadı varsa bile ben bulamıyorum ısrarla. ki yok. nereye varsa... ama genel geçer kimi kaidelerin varlığı inkar edilemez. bu kaideler ve sahih insan aklı yardımıyla bizim vazifemiz yepyeni ve olabildiğince mükemmele yakın bir iktisad inşa edebilmek.
ama benim kurandan en sevdiğim sure ne biliyor musun? asr suresi.
vel asr -> asra yemin olsun ki
innel insane lefi husr --> insanlar hüsrandadırlar.
innellezine amenu ve amilussalihati --> iman edip toplumsal iyilikler yapanlardan
veteva savbil hakki veteva savbissabr -->ve hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden başka...
işte. bana göre kuran bu. bana göre (küçük harflerle) "islam" bu. "ateistlerin içindeki büyük boşluk" (ehehe) olayını öylesine güzel anlatmış ki :)...
dünyanın insan için bir anlam kazanabilmesi için öncelikle aşkın bir yaratıcıya inanmak gerektiği söyleniyor öncelikle. sartre da inanmasa bile aynısını söylemiyor muydu? bunun ardından ise "adanış" sürecinin geldiği söyleniyor. insan artık bu aşkın yaratıcıya iman ettikten sonra kendisini ona adayabilir pozisyona geliyor. dikkat et, eğer aşkın yaratıcıya iman söz konusu değilse insan "temelli" bir adayışta bulunamıyor. belki kendini karına, çocuklarına, topluma vesaire adayabilirsin ama "neden" sorusuyla beraber bu adanışın da düşer. fakat aşkın yaratıcı için böyle bir sorunun cevaplanabileceğini daha önce iddia etmiştim zaten. ve aşkın yaratıcıya adanış da tüm iyi ve güzel doğrulara adanmak manasını teşkil ettiğinden hem topluma hem karına hem de çocuklarına adanış manasını ihtiva ediyor. adanışla beraber insan yaşamına artık anlam da beraberinde geliyor. insan allah'a adandığında amel-i salih işlemeye başlıyor: yani "ıslah edici amel". salihatla hasenat kuranda farklı kullanılmışlardır. hasenat namaz-oruç gibi ibadetlerin bireysel yönleri için kullanılırken, salihat ise toplumsal etki yaratan eylemler için kullanılan bir tabirdir. bu bağlamda allah'a adanmanın salih amel işlemek, yani kendini toplum ve insanlığa adamak olduğu sonucuna varıyoruz. onun da ötesinde salih amelin çok naif bir tarifi yapılıyor: hakkı ve sabrı tavsiye etmek. buradaki sabır kavramını da derinlemesine incelemek gerek ama konudan fazla sapmış oluyorum.
yani benim anlatmak istediğim kurandan ve islamdan ne bulduğumdu, işte bunu buluyorum. anlam buluyorum. allah'ı ise kendimi özgürleştirebildiğim kadar özgürleştirdikten sonra yaptığım akıl yürütmeler sonucunda buluyorum. iki ihtimal arasında kaldıktan sonra (varlığı-yokluğu) olabildiğince dürüst bir çabayla "varlığına kani oluyorum". daha doğrusu hayatımı varlığı yönünde kurgulamam gerektiğine kanaat veriyorum. sonrasında ise gönderdiği bütün kitaplardan, bilhassa elimde hazır bulunan ve son olarak gönderdiği kurandan alabildiğim herşeyi almaya çalışıyorum. işte benim müslümanlığım. işte, bence, olması gereken müslümanlık...
ben yavaş yavaş sistematik dinlerden soğuduğumu hissediyorum. işin en başına dönmek gerek, en saf, en özlü, en yoğun kısmına. yani hiç bir kutsal kitap olmasaydı da ben yine şimdi olduğum halime gelebilmeliydim / gelebilirdim. bu çeşit bir teizm bugünün insanına en çok yakışan felsefi/düşünsel duruş bence. ha ben hala sistemleşip müesseseleşmiş dinlere dönerim. ben hala müslüman ve halk tabiriyle islamcıyım. çünkü düşüncenin toplumsal sahada tezahürü yoksa hiç bir değeri olmadığı kanaati taşıyorum. benim bu düşüncem ise müslümanlık temelli bir hareketle beraber zuhur edebilir. öyleyse ben İslam'ı içine atıldığı dehlizden çıkartıp kirini pasını silip tekrar toplumsal bir hareket olarak diriltmekle mükellefim. işte kendime üstad olarak bellediğim ali şeriatî'nin yapıp düşündüğü gibi. öze dönüşçüyüz yani, fundemantalist. ama fikirlerimiz toplumsal sahada yankı bulmalı, bulmalı ki anlamlansın. tabiatı itibariyle bu dinin mekkeli "dindar kapitalist oligarşiyle" mücadeleye girişen o sahih yüzü tekrar ortaya çıkarılmalı. çıkarılmalı ki bulabilsin...
son olarak riyakarlığın erdemliliği hakkında akıl yürütmeye çalışayım
öncelikle daha önceden zihnimi kurgulayan bir noktaya parmak basmışsın. gerçekten de insan neredeyse bütün hamlelerinde kısmen pragmatist değil mi? bunu inkar etmek senin de dediğin gibi gerçekten zor. fakat ben de senin vardığın sonuca benzer bir sonuca ulaşmıştım. "iyi eylem"de (ruhen de olsa) bireysel menfaat biz karar verelim ya da vermeyelim arzulanır. fakat bilinç düzeyinde bizi "iyilik yapmaya" iten ana saik hangisiyse eylemimizin de iyilik olup olmadığına oraya bakarak karar vermeliyiz. kant'a merhaba demek gerek sanırım.
bu bağlamda değerlendirdiğimizde öncelikli olarak şan ve şöhret için sadaka veren adamın "iyilik" yaptığından bahsedilemez. ama bu adamı durdurmak da saçmalık değil midir? iyilik olmasa da sosyo-psikolojik etkenler dolayısıyla verdiği o para onda kalmasındansa fakirde olmalı. öyleyse senin de dediğin gibi bu adama hiç bir şey denilmemeli, ama bu adamın iyilik yapmadığının da altı çizilmelidir (hatta duruma göre belki de çizilmemelidir.). yani aynı kanaate varmışız. ee, aklın yolu bir :) ama yine de senin de kabul ettiğin gibi bu soru "neden iyi olunmalı" sorusunu düşürmüyor olmalı. çünkü bu kötü niyetli adamın pratiğinden yola çıkarsak "iyilik" diye bir şey yoktur'a kadar gelebiliriz. fakat biz daha işin başında evrensel bir ahlak yasasının -sakat da olsa kısmen- kurgulanabileceğini kabul etmiştik beraberce...
görüyorsun. mesajım çok uzun oldu. yazmayı seviyorum. ama yazarken benim bu sefer yaptığım gibi HALDIR HULDUR gitmemek gerek. senin son mesajında çok berrak bir şekilde gözlerimin önüne serdiğin gibi minimum kelimeyle maksimum anlamı açıklayabilmek gerek. öyle yapmalı ki okuyana eziyet edilmesin. ama bu seferlik böyle uzun bir mesaj karalamamı mazur görürsen bidahakine adamakıllı bir sistem kurup adım adım çözümlemelerde bulunup çabucak bitireceğim :)
şimdi:
1-hayvan - insan arasındaki ahlak kurgulamasından bahsetmişiz. burada seninle biraz ayrılıyoruz. sen hayvanları neredeyse insanla eşdeğer tutuyorsun sanırım. bense endüstriyal herhangi bir malzemeden çok fazla ayıramıyorum.
2-ahlakı eylemin "nasıl"ında hemfikirleşsek de "neden"inde hala farklı düşünüyoruz. o konu var.
3-tanrı varsa kötülük nasıl var sorun'umuz var. o konuda bir kaç laf ettik.
4-son olarak benim düşünsel serüvenim...
aşağı yukarı bunlardan bahsetmişiz. toparlamak babından listeledim. mesajını bekliyorum emre, kolay gelsin :)
Arkadaş:
selamlar emre.
insanla hayvanı ayırtederken zuhur etme yetisi olarak kabul ettiğimiz
ayraç, şu determinizm mevzusu sözkonusu olduğunda, daha en başta bir
temenni seviyesine düşmüyor mu? determinizmden de paçayı
sıyıramadığımıza göre, bu fikirle inşa ettiğimiz ahlakın bir tehlikesi
var sanki: olur ya determinizme boyun eğmek zorunda kalırız, o zaman
ne zuhur kalır ne birşey, o vakit ne olacak insanın ve ahlakın hali?
doğrusu, insan determinizme tabi olsa, tam anlamıyla bir empresyoniste
dönüşürdü ve bir de kendi zihnini belirleyen bu determinizmi keşfetse,
acaba determinizm fikriyle determine olmuş yeni zihni onu nasıl
ikilemlere sokup, travmalar geçirtirdi, kimbilir. neyse, biz tabii ki
tereddüt uçurumuna düşmeyelim, sağduyumuza uyup bu ayracı makul kabul
edelim; hayvana otomat, insana da tanrısal diyelim. peki şimdi de şunu
diyeceğim: böyle olsa bile, nasıl oluyor da, salt ben'in iyiliği
açısından, insan iyiliği hayvan iyiliğinden çok daha değerli oluyor;
ki hayvan bir kötülüğe sebep olmadıkça kendi iyi halinin devamlılığı
onun hakkı olmalı bence. o halde, iyilik/hoşluk içinde yaşamını
sürdüren hayvanları, en azından sırf keyfimiz için kullanmamalıyız.
gerçi en başta solucanlarla hümanoidleri, sırf hayvan statüsünde
oldukları için aynı kefeye koymakla bi hata yaptık ama olsun. bana
kalırsa, hümanoidler gibi gelişkin hayvanları, solucan gibi
ilkellerden ayıran özellik, zuhur etme yetisinden daha önemli: keyif
alma, iyi'den beslenebilme, keyfinin farkında olma. ben, ahlak
sözkonusu olunca, bu özelliği zuhur etme yetisinden daha temel
görüyorum; yani yaşama pozitif bir anlam yüklemek ancak burada mümkün
oluyor, insandaki melekeler ise bu amaca ulaşmak açısından mühim. o
yüzden, iyilik, iyi'yi hissedebilenin hakkıdır bence; yetenek olarak
üstte olanın değil. sanırım, ahlak anlayışlarımızın temelinde bir
farklılık var. kabaca söylemek gerekirse, ben evrensel ahlakı, iyilik
hissini tadabilen her canlının kendince bundan faydalanabilmesi olarak
görüyorum. sen ise insanlık için, hayvanları kullanmayı uygun
görüyorsun, ve bunun ahlakla uyuşmayan hiçbir yönü olmadığını
söylüyorsun. doğrusu, insanlığın genel yararı için olacaksa, bunu ben
de makul görüyorum; ama böyle olunca yine de dana, domuz, fare vb.
açısından kötülükler, kötü hissiyatlar meydana gelmiş olacak, bu da
ahlakın evrenselliğini yitirtiyor bana sorarsan. o yüzden ilk mesajda,
evrensel bir ahlak sistemi üretebiliriz ama uygulama konusunda
şüphelerim var, demiştim. benim bakış açımı belki şu laflar iyi
anlatır: haz içinde bir insanla hayvanı yanyana koy, diyelim ki ikisi
de aşk icra ediyor olsunlar, ya da yemek yesinler, oyun oynasınlar.
ben bu tür temel şeylerde, onlarla bizim aramızda büyük bir uçurum
göremiyorum. ama ahlak açısından, insanı tüm hayvanattan daha önemli
kılan asıl ayraçlar bence şunlar: acıyı derinlemesine yaşama ve
hatırlama. şu ikincisinden daha berbat bir şey görülmüş müdür acaba;
acının kendisinden daha yaman, aynı şeyi yüz defa yaşatıyor insana,
intihara sebep oluyor. işte, ancak bu sebeple, insanın acı
çekişindense (bu acıyı gidermeye araç olacaksa) hayvanın acı çekmesi
haklı bulunabilir; ve koşullar içindeki en doğru hareket olur bu
herhalde. ama kürk yapmak için fok katletmek, beyin salatası için
yüzlerce maymun avlamak vb., bunlar insanlığın acılarını dindirmek
üzere değil, insanların kabaran iştahlarını doyurmak üzere yapılan
şeyler. şurada birleşeceğimizi umuyorum: insanlığın acılarını azaltıp
dindirecekse hayvanları kullanabilmek, sırf zevkimizi doyuracaksa
onları kullanamamak. peki danayı kesip onun etinden soslu biftek
yapınca, bunu nereye koyacağız?
diyorsun ki; bütün ve eksiksiz, hem nasılı hem de niçini cevaplanmış
bir ahlak, tanrının gerçekte varolup olmadığına bakılmaksızın, ancak
tanrı ile temellenir. eğer "tanrı yoktur" dersem, doğrudan bu tutarlı
bütünün temelini sarsmış, onu ayakta tutan iki direkten birini
tekmelemiş oluyorum. sonra da kendime suni tanrılar yaratmak zorunda
kalıyorum; benim rabb'im hiçbir şeye cevap olamıyor maalesef. senin
tanrın ise teşvik edici, sevkedici; "niçin" diye bir soru geldiğinde
"bunun için yaratıldın da ondan" diyebiliyoruz çünkü. peki ben aynı
soruya şöyle karşılık versem: öyle olması gerektiği için. bu söz de
seninkisi gibi, şevk ve sevk açısından aynı güce sahip değil mi? ama
diyeceksin ki, bu bir argüman bile değil, bir dizgeye oturtulamaz,
alelade bir içgüdü bu. evet, ama seninkisi de öyle sanırım.
niçin; yaradanın iradesi bu yönde tecelli ettiği için ve yaradana
layık olmak için. ama niçin ben yaradana layık olmakla uğraşayım,
bencilliğim varken ve cezası da yokken? sen yine mevcudiyetimizin
amacı ya da benzer birşey dersen, yine niçin benim belirlemediğim bir
amaca uyayım diyeceğim; amacımın bu olduğuna beni nasıl
inandırabilirsin, bunu rasyonalize edebilir misin? "tanrı öldü, bizzat
ben öldürdüm, ben artık bencilliğim için varım, kendimi doyurmak için
herşeyi yapacağım, coşacağım, taşacağım, tanrının iradesinden bana
ne?" desem niçeci bir tavırla; ne diyebilirsin ki bana? "senin
ben'inden daha önemli şeyler var" mı diyeceksin, "daha kapsayıcı, daha
gerekli şeyler var" mı diyeceksin? bir benlik için, kendisinden daha
önemli ne olabilir ki? hayatın bana verdiği rüşveti niçin yemeyeyim de
tanrının istediği gibi hareket edeyim? bir hakem yönettiği maç için
aldığı rüşvet teklifini niçin geri çevirsin? işte benimkisi gibi
seninkisi de: "çok güzel bir düşünüş tarzı olmasının yanısıra hala
daha eksik değil midir?". önünde sonunda, tanrı olsun olmasın, hep
şuna çıkmıyor mu kapılar: öyle olması gerektiği için. yüzbinyıl önce
zihnimize gömülmüş birşey bu sanki. demek ki ahlakı neyle inşa
edeceksek edelim edeceksek, körü körüne inanmaya başvurmak zorunda
kalıyoruz. tanrının iradesinin bu yönde olması; yaşamın amacının bu
olması; bu şekilde olması gerektiği,, işte bizim körü körüne
inançlarımız. ama asıl büyük dogma şu değil mi: tüm bunlara uyulması
gerektiği. ve bunlar rasyonalite açısından hiç ile eşdeğer. sebep
bulma açısından değersiz gördüğümden, ne kendi suni tanrımı, ne de
senin gerçek tanrını bu konuda işlevsel bulmuyorum. o yüzden ahlakı
birşey üzerine inşa edeceksek, bu şey ancak sebepsizlik olur gibime
geliyor, nasıl olacaksa artık. hiçbirşey yapamıyorsak da vay halimize.
ama en azından, insanın içini bir an kutsallıkla dolduran, teşvik
edici şeyler keşfedebildik; tanrı olsun olmasın, hayata anlam
yükleyen, tanrı varsa onun iradesinin bu yönde oluşu, yoksa iyilik
ide'si dediğimiz şeyler keşfettik. ama bunlara uymanın gerekliliğini
ortaya çıkaramadık, burada ancak "iman edebiliyoruz"; sanırım sen de
genel olarak bütün bunlara islam diyorsun. bir de "islam"ın "teslim
olmak" şeklinde bir anlamı varmış galiba, bu anlamda ben de müslimim,
tam olarak keşfedemediğim bu şeyin gerekli oluşuna iman
ediyorum/kendimi bırakıyorum, bu anlamda da müminim. bence temel
tavrımız aynı: bir bilinemezliğin ortasında, kanaatimizi
gerektiğinden/olduğundan/olması gerektiğinden yana kullanmak. sen
tanrının varolduğuna inanıyorsun ve oradan gelen herşeyi kabul
ediyorsun. bense varolmadığına inanıyorum; ama eğer varolsaydı
iradesinin bu yönde ortaya çıkacağını, bahsettiklerimizin gerekli
olacağını idrak ettiğimden, doğrudan "tanrı fikri"nin bana verdiği
ilhamı sahipleniyorum.
ayrıca bir de, 'layık olmak için erdemli olmak' sözünü ikinci
mesajında tekrar okuyunca sanki bir tuhaf geldi. yani bu sefer kötü
bir durum karşısında, sanki doğrudan doğruya kötülüğün yokedilip
iyiliğin vuku bulması değil, layık olmaya yöneldi varlığımız.
piyedestal dediğim duruma benzer bir hal alıyor gibi geldi: senin
sözlerinle "fakat bilinç düzeyinde bizi 'iyilik yapmaya' iten ana saik
hangisiyse eylemimizin de iyilik olup olmadığına oraya bakarak karar
vermeliyiz". peki burada ana saik acaba layık olmak mı, doğrudan
kötülüğe engel olmak mı? eğer ikincisiyse, tekrar niçin diyoruz;
dolayısıyla birincisi kalıyor geriye, böylece amaçlaşıyor, iyiliğin
kendisine olan yönelimimiz yeryüzünden tanrıkatına aparılıyor sanki.
eğer birincisiyle ikincisi aynı şeyse, zaten hiçbirşeyi
açıklayamıyoruz.
öteyandan, biz ahlakı savunmaya çalışan kişiler olarak, özel olarak
ben bunu yapmaya çalışan bir ateist olarak, herşeyi bir "amaç"
ekseninde açıklıyoruz. o yüzden amaç konusuna takıldı kafam. bu konu,
gerekme konusundan biraz daha farklı. amaç tabiatta halihazırda
bulunan birşey olamaz, diye düşünüyorum deminden beri, o halde onu
meydana getiren, ona anlamını veren birşeyler olmalı, hem de bu şey
gerçekten varolmalı ki amaç da gerçek olsun. bunun tanrı olduğu
besbelli, özellikle bilinçli bir tanrı. ama ben bilinçli bir tanrıyla
değil de acaba ateistçe meydana getirebilir miyim bu amacı diye
düşündüm; getirilebiliyor gibi geldi bana. tabi şimdi bana bir tanrı
lazım, hem bilinçsiz hem de kurgusalolmayan bir tanrı: iyi. öyle
birşey ki bu "iyi", platon'a inanmamak elde değil, tüm hayatı
aydınlatan, herşeye mana yükleyen bir ide bu. insana yabancı birşey
gibi, daha aşkın birşey, insandan daha yüksek olduğunu insana anlatan
birşey, tanrısal bir öz gibi. işte sen buna "tanrının kendisini
insanlara katması" diyorsun sanırım; ben ise iyinin nasıl olduğunu
bilmeyip sadece varolduğunu bildiğimden, iyi'nin kendisine bilinç
yükleyip onu "amaç" üretecek bir mevkiiye koyamadığımdan biraz
topallıyorum.
düşüncelerimin hiçbirinden tam olarak emin olamasam da, varabildiğim
sonuçlar, bana makul gelen temelhatlar böyle. izninle öteki konulara
da kısaca temas edeyim.
tez-antitez konusunda belirtmek istediğin noktaya katılıyorum. fakat
şöyle birşey var ki sanırım bir tezin birçok antitezi olabilir. belki
"anti" demek yanlış en başta, zira "karşıt" anlamına geliyor ve
diyalektik süreci sınırlıyor. mesela bu şekilde tamamen karşıtlarla
işleyen bir diyalektik süreç, daha kendi içinde hastalıklı olur bana
kalırsa: örneğin tezimiz a, antitezimiz b, sentezimiz x olsun; tüm
tezler ya cismani ya da ruhani vakalar olsun ve sırayla oluşmaya
başlasınlar. şimdi a vuku bulunca, bir yerlerden b peyda olacak, sonuç
x'e varacak; peki her tezin bir antitezi varsa, b tezinin antitezi a
mıdır, yoksa b-olmayan mıdır? eğer a'dır dersek, bu diyalektik hiçbir
olguyla desteklenemez: bir topu bir noktadan doğrusal şekilde havaya
atalım, bu a olsun; yerçekimi b olsun, ilk başta attığımız noktaya
varış x olsun; şimdi ben bir c tezi daha katsam bu sürece, bu c de
balkanlardan gelen şiddetli rüzgar olsa, o top hiç ilk attığımız
noktaya düşer mi? düşmez. çünkü bu süreçte etken olan şey yalnızca a
ile b arasındaki gerilim değil; a ile c, b ile c, ve belki de a ile
c'nin senteziyle b, ve diğer tüm varyantlardır. o yüzden tek tek iki
karşıt olayı alıp birine tez ötekisine antitez demek de tehlikelidir
her zaman. mesela şöyle bir örnekle bir başka açıdan daha tutmaya
çalışayım: beyaz kalemin antitezi nedir? besbelli ki sadece siyah
kalem değil; beyazolmayan kalemolmayan'dır. antitezler sahası o kadar
geniş ki, beyaz kalem dışındaki bütün tezleri içeriyor. tabi bu
antitezlerin bir senteze ulaşması için, konuyla ilgili olan bölümünü
almak gerekiyor. havaya atılan topun antitezi, burada vurgumuz "havaya
atmak" kısmına olduğu için, düşen top olmalı; kırmızı top değil.
neyse, konuyla ilişkilendirmek gerekirse; teizmin kendisi de doğayı ve
daha birçokşeyi açıklayamama tezinin, açıklama isteği antiteziyle
girdiği süreçten doğduğu için; sentezlere ve antitezlere karşı çok
fazla güvensizlik duymamalıyız. kaldı ki bence asıl teizm, ateizmin
antitezidir; insan hayvandan ilk evrildiğinde, zihni yetileri henüz
avın nerede olduğu dışında hiçbirşeyi merak etmezken ateist bir
haldeydi. tabi felsefi olarak tam tersi; ama yine de teze de antiteze
de eşit önemi vermek lazım bana sorarsan. sonra başka; monoteizm,
politeizmin antitezleri içinden bir tanesidir; ateizm de teizmin
antitezleri arasından bir tanesidir; komünizm de aynı şekilde. bir
tezin kendisi ve kendi alt-tezleri hariç tüm tezler kabul etmek
gerekir; "anti" kelimesi yerine başka birşey bulmak lazım esasen. bu
mevzuyu da gereksiz uzattım, son olarak tanrı ve mutlak iyilik
konusunda birkaç şey söyleyeyim.
eşya zıddiyle kaimdir, kabul; peki birşeyin varoluşunun karşıtıyla
anlamlanması, karşıtının yoğun oranda bulunmasını gerektirir miydi?
yani demek istediğim şu; koşullar kötülüğün değil de iyiliğin lehine
ayarlanamaz mıydı? insanlık ilkel komünal toplumdan, komünal tarım
toplumuna, oradan da komünal sanayi toplumuna evrilebilecek koşullarda
olsaydı fena mı olurdu? iyiliğin anlamlanması için kötülüğü mecburi
görme bir bakıma kabul edilir birşey, fakat kötülük neden bu kadar çok
oldu? ayrıca işkence görmek gibi bir durumda, kötülük iyiliği ne kadar
anlamlandırırsa anlamlandırsın, ne iyinin ne kötünün ne de işkencenin
olmaması daha makul değil miydi? en azından şopenaur'un dediğini
rahatlıkla söyleyebiliriz: tanrının ne zoru vardı da hiçliğin
kıpırdamazlığını bozdu? bu konu bana hep çok keskin geliyor; öyle ki
bir yol katedilmiyor bile. hemen aklageldiği için sığ ama çok da güçlü
bir antitez =)
senin yaptığın gibi koskoca 15 sayfayı (word'te) dolduramadım ama, 4'e
girebildim şunları yazarken. vallahi maşallahın var. umarım ahlak
skalanda olduğunu düşündüğüm aksaklığı, kendi kaygılarımı, ve diğer
şeyleri düzgünce anlatabilmişimdir. bu arada, allah'sız bir ahlak
temellendirmeye çalışıyorum ki allah'ın olmadığına dair kanaatim iyice
kuvvetlenirse ve kesinlik seviyesine yaklaşırsa, insanı ve insanlığı
çılgınlığa götüren hastalıklı bir bilinç bende oluşmasın; ya da bir
tanrıtanımaz aynı zamanda ahlağı da tanımazsa, ona birşeyler
söyleyebileyim; çünkü bence tanrının varlığı ahlakın kendisinden daha
önemsiz :) benim söyleyeceklerim bu kadar emre, iyi geceler hayırlı
günler diliyorum.
Arkadaş:
emre, merhaba. az önce pilavın yanına tavuk kızartmak üzereydim ki,
bak aklıma ne geldi:
içinde gerekirlik barındıran bir ahlağın "uygulanma gereğini" ne tanrı
varken, ne de yokken açıklayamıyoruz. fakat içinde gerekirlik
barındıran bir ahlağın "kurgulanması", ancak hem gerçekten varolan hem
de bilinçli olan, yani insanlığın önüne "varılması gerekli bir amaç"
koymuş olan bir tanrının varlığıyla mümkün olabilir. dikkat ettim ki,
ben iyi ide'siyle ancak ve ancak bir amaç üretebiliyorum, fakat bu
amaç bir gerekirlik ihtiva etmiyor, daha doğrusu ediyor fakat
içgüdüsel olarak, yani bir ağızdan çıkan "bildiren/buyuran" bir söz
gibi değil. sen insanda olan bu içgüdüyü, ahlakın gerekliliğini
temellendirecek şekilde "tanrının bildirisine" dönüştürüyorsun ve bu
gerekirliğe "bilinçle belirlenmiş" havası katıyorsun. işte bu incelik,
konumuzu noktaladı bana kalırsa. ahlakı uygulamanın gerekliliğini
hiçbir şekilde açıklayamasak bile; gereklilik ihtiva eden, içinde bir
amaçtan ziyade emredilmiş-amaç bulunduran bir ahlakı kurgulamanın tek
yolu bu işte: bizde içgüdüsel olarak bulunan bu şeyi "allah'ın
buyruğu" olarak bilinçle doldurmak.
eğer sen de bu fikirdeysen, bu konuyu noktalamış olduk sanırım. bu
şekilde senin çok geniş kapsamlı iddianı yarıyarıya kısıtlamış olduk
ama en azından ortada gerekli bir ahlak mevcutsa, gerçekte öyle
olmayabilirse bile, bunu akılsallık açısından ortaya koymak
istiyorsak, bilinçli bir tanrıyla açıklamak zorunda olduğumuzu
anladık. iyi akşamlar emre.
Emre Berber:
selamlar emre. olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım bir mesajla adım adım ilerlemeye çalışacağım. hadsizce uzarsa mazur gör J
emre aslında senle ben her ne kadar “ahlakın nedeni” konusunu ana madde olarak gündemimizde tutsak da “ahlakın uygulama alanı” konusunda da hemfikir olamıyoruz anlaşılan. ben ahlak sadece bilinç+irade+değiştirim kuvvetine sahip “diri”ler arasında kurgulanabilir, geri kalan herhangi bir maddiyat için ahlaktan bahsedilemez diyordum önceleri. gerçekten de bir kedinin “iyi bir eylem” yapmasından ya da başka bir kediye “kötülük” yapmasından bahsedebilir miyiz? net bir bilinci, sahih bir iradesi olmayan insan dışındaki bütün varlıkların “ahlaklılığından” bahsetmek gerçekten imkansız değil mi? buna katılacağını umuyorum. bu görüşe göre bir kaplan bir ceylanı öldürüp yediğinde “ahlaksız” bir eylemde bulunmamaktadır. insanda bulunan “bir şeylerden” (bana göre ruh, onlara göre çikolata J yoksun olan hayvanların ahlaklılığından veya ahlaksızlığından bahsedilemez. onların bütün hayatları “ahlakdışı”dır. ne ahlaklı, ne ahlaksız; ahlakdışı.
bense buraya kadar geldikten sonra insan-hayvan arasındaki geniş mahiyet farkından da destek alarak hayvanların ahlakla alakalandırılamamasını genişletici bir yorumla “insanın hayvana karşı eyleminde de ahlakî mecburiyetlerin çok diplere çekilmesi gerektiği” şeklinde okudum. fakat şimdi anlıyorum ki belki de hataya burada düştüm. dünya üzerinde “ahlaklı” davranmakla mükellef tek canlı formu insandı, buraya kadar doğruydum. fakat ahlakı ararken neden sadece insan-insan ilişkileriyle mahdut olalım ki… insan aynı zamanda kendinden geride kalan her şeye belirli bir ahlakî çizgi çerçevesinde yaklaşmak zorundaydı. mesela tam şuan “denizden bile abdest alıyor olsanız suyu israf etmeyiniz” şeklinde bir hadis geliyor aklıma, belki buralarda bir yerdedir anlamlandırılacağı esas bölge…
fakat öte yandan ilk tanımıma göre ahlaklı davranılmayı hak eden tek mahluk insandı. insan ahlakla muamele görmeyi hak ediyordu çünkü hem kendisi de ahlaklı olmakla mükellefti (bakışımlılık) hem de geri kalan yaşam formlarının aksine tali değil esas olandı. şimdi sen bana diyorsun ki; bu noktada hesaplama yaparken cetvelimiz insanın mahiyetsel üstünlüğü değil; acıyı tadabilme, acının bilincine varabilme olmalıdır. eyvallah, gayet mantıklı bir çözümleme. yeterince parlarsa gözümde kabul etmeye de hazırım fakat söyle bana bitkilere karşı davranışlarımız nasıl olacak? ağaçlar acıyı hissederler mi? ya eğrelti otu? ya tek hücreli varlıklar? solucanlar? böcekler? bunlar için “acının bilincinde olmaktan” bahsedilebilir mi? bahsedilebilirse hangileri için? eğer bahsedilebilirse insan gerçekten çok büyük sorumluluklarla yükleniyor demektir. kendisinin yanında geri kalan “diri” olan her şeye karşı belli bir ahlaki vazifatı teşekkül ediyor.
bana hayvanlara neden eziyet etmemem gerektiğini anlatamayan, hayvanla endüstriyel malzeme arasında bir fark bulamamama sebebiyet veren eski görüşümü bir kenara bırakmaya hazırım; fakat senin kurguladığın “acıyı dindirmek için evet, zevk ve haz almak için hayır” temelli ahlak anlayışının da pratik düzlemde pek açıklayıcı olamayacağını düşünüyorum. sanki burayı biraz daha yontup yumuşatmamız gerekmekte. neticede biz ihtiyacımız olan bütün maddeleri bitkilerden de elde edebildiğimiz şu modern asırlarda teknolojinin göbeğinde yaşayan insanlar olarak artık hayvanları katletmeyi bir kenara bırakmalıyız. sorun proteinse baklagillerde (?) yığınla var diye hatırlıyorum. hayvanları yemesek de pekala yaşayabiliriz. öyleyse hayvanları yememiz acımızı dindirmekten çok zevk almak maksadı ihtiva eden bir eylemdir. ve yine öyleyse bu gayr-i ahlakîdir. ve dönüp dolaşıp vejeteryanlığa vardık sanki.
fakat emre her ne kadar düşünsel serüvene başlarken önüme herhangi bir hedef koymamayı, kendimi özgür bırakıp varacağım yeri keşfetmenin heyecanını yaşamayı daha doğru bulsam da; vardığım bazı nihai durakların hoşuma gitmemesini de anlayışla karşılayacağını umuyorum. sağduyumun yoğun etkisiyle vardığımız bu noktanın doğru yer olmadığı fikri şekilleniyor zihnimde. bilmem sen bu konuda ne düşünüyorsun? danayı kesip biftek yapmaktan bahsedip soru işaretiyle bitirmenden burada duvara tosladığımızı söylememe katılabileceğin ihtimalini öngörüyorum. yanlış anladıysam mazur gör. ama eğer katılıyorsan ne benim ne senin metodun işledi demektir. eğer öyleyse insan-hayvan arasındaki ahlak anlayışını tekrar kurgulamamız gerekmekte sanırım.
ben
-insan hayvanlar üzerinde tasarruf hakkına sahiptir.
-eziyet etmemek kaydıyla öldürüp tasarruf edebilir.
derken
sen
-insan sadece mecbur kalırsa acı’dan kaçmak için hayvanlar üzerinde tasarruf yetkisini eline geçirir.
-aksi taktirde zevk almak için hayvanlardan tasarruf edemez.
diyorsun.
ben insanın neden hayvanlara eziyet etmemesi gerektiğini ve neden (nesillerini tüketmediğimiz taktirde) lüks tüketim malzemesi olan kürk imal etmek için şirince hayvanları, fokları öldürmememiz gerektiğini ortaya koyamıyorken, sense insanların hayvansal gıdayla beslenmesinin gayr-i ahlaki olduğu sonucuna varıyorsun. beni ikisi de tatmin etmedi, istersen buyuralım buradan yakalım.
ahlak konusunda:
soru: niçin ahlaklı olmalıyım?
cevap: çünkü seni yaradana layık olmalısın. seni yaradan ahlaklı ve erdemli olmanı talep ediyor.
soru: bunu neden umursamalıyım?
cevap: çünkü bunun için yaratıldın / bunun için varsın. varoluşunun sebebi bu.
soru: var olmayı ben seçmedim ki
cevap: zaten var olmadan var olmayı seçemezdin. sorun düşer.
soru: varoluşumun / yaratılışımın sebebi umrumda değil. keyfimce yaşıyorum, söylediğin gibi hesaba da çekilmeyeceğim.
cevap: böyle karar vermekte özgürsün, fakat öyleyse sen ahlaksızlardansın.
è bu diyalog senin de söylediğin gibi teizmin imkanlarıyla ahlak felsefesinin temellerinin atılabileceğini ispatlıyor (?)
è bu diyalog ahlakın “uygulanma gereği”nin de varlığını ispatladığını iddia ediyor (?)
è bu diyalogun en ince noktası: insanoğlunun ahlaklılığının gerekliliğini aşkın bir kuvvete verdiğinde, insanoğlunun yapması gerekenin de “daha baştan” belirli olduğunu, işin belki de kötü yanı, insan tarafından belirlenmediğini savlıyor. işin güzel tarafı insan (teist) buna saf bir akıl yürütmeyle ulaşabiliyor.
è bu diyalogun bir diğer ince noktası ise: insanoğlu pekala 4. sorudaki gibi davranabiliyor. bu davranışı seçmekte hür. bu hürriyetse ahlakın yanında ikinci bir şıkkı da seçim skalasına yerleştirerek “ahlakı anlama kavuşturuyor”. yani “ahlaksızlık da seçilebildiğine göre, ahlakı seçmenin bir ehemmiyeti oluyor”. e biz müslümanlar da buna sınav diyoruz.
è ayrıca bu diyalog insana “ahlaklı olması gerekliliğini” iddia ediyor. fakat daha ileri bir laf söylemiyor. bundan daha ileriye doğru edilmiş her laf zaten ahlakın ölü doğmasına sebebiyet veriyor. eğer ahlak “gereklilik”ten çıkıp “zorunluluk” haline gelirse anasının karnında ölmüş bir çocuğa benziyor.
è bu da bir teistin ahlak felsefesi kurgulamasına izin verirken, özel olarak bir müslümanın kendi ahlak ve ahlak felsefesini sorgulamasına sebebiyet veriyor. ben ahlağımla ödüllendirilip ahlaksızlığımla cezalandırılacağıma göre; daha doğrusu buna inandığım taktirde, her ne kadar teorik düzlemde kendi “ahlaki eylemimi” buna bağlamayarak yakamı sıyırsam da, pratik düzlemde (yani kontrol edilemeyen ve kimi zaman ahlakı da içgüdüsel olarak tetikleyen maddi alemde) bu kat’i inancımın eylemlerimin ahlakîliğini zedeleyeceğinden şüpheye düşüyorum.
ahlak konusunda epeyce ilerleme kat ettik. zannımca bu son söylediklerimle beraber benim de bu konu hakkında konuşabileceklerim tükendi. eğer senin de talebin bu yöndeyse bu konuda daha ileri bir laf etmeyiz zannediyorum. daha berbat bir konu açmayı tasarlıyorum şuan, ahlakın temellendirilmesi probleminin tersine hakkında uzun uzadıya düşünmediğim bir konu. yani buna nispeten epeyce zayıf kaldığım, aklım ve zihnimin kesinlikle allak bullak olduğu, henüz her ay başka bir fikre kapıldığım bir konu. eminim bu konuda da bana yardım edebileceksindir.
antitez konusunda yaptığın çıkarımları desteklememek mümkün değil. gerçekten de hele de “sosyal olaylardan” bahsediyorsak bir vakanın tek bir antitezinin olması mümkün görünmemekte. elbette pek çok farklı temel ve tabandan beslenen pek çok tepkisel vakıa ve görüş peydah olabilir. kabul ediyorum ki bu benim antitezlere olan hasmane tutumumu zedeleyici bir mahiyet arzetmekte. ateizmi, komunizmi ve mesela kürt milliyetçiliğini tekrar yeni bir temellendirmeyle mahkum etmek yahut serbest bırakmak mecburiyetindeyim. fakat birunî, farabî ve ibn-i sina’nın “karşıtlığın varlığı anlamlandırdığı tezi” temelli “kötülük probleminin açıklanması”nı bununla yıkabileceğimizi zannetmiyorum.
çünkü bazen bu sistem tamı tamına işleyebilmekte. sözgelimi verdiğin beyaz kalem örneğini sadece “beyaz renk” üzerinden tekrar işleyecek olursak “beyaz rengin antitezi siyahtır” lafzını gönül rahatlığıyla serdedebiliriz. çünkü bilimsel olarak beyaz bütün renklerin mutlak/orantılı bir birleşimiyken, siyah ise renksizlikle eş anlamlı bir kelimeden ibarettir. öyleyse gerçekten de siyah ile beyaz birbirlerinin tam karşıtı olmaktadırlar. yahut bunu insanoğlunun zihninde şekillenmiş kimi kavramlar üzerinde de işletebiliriz diye düşünüyorum. insan zaten zihninin yapısı gereği bakışımlı düşünüyor çoğu kez. çoğu zaman nicelik değil nitelik belirten kavramlarda bir kavramı onun tersini ifade eden bir kavramla açıklamak mecburiyetinde kalıyor. batının karşıtı doğu oluyor; ince’nin karşıtı kalın oluyor; ve tabiatı gereği “kötünün” karşıtı da “iyi” oluyor. doğudan bahsedilmiyorsa batıdan da bahsedilemiyor, inceden bahsedilmiyorsa kalından da bahsedilemiyor, e öyleyse kötüden bahsedilmiyorsa “iyiden” de bahsedilemiyor.
iyi de “ideal insanlığa ulaşmak için” (insan-ı kamil?) bir nicelik hükmünde değil mi? bir insan ne kadar “iyi” olursa o kadar ideale yakın değil midir…
kabul ediyorum ucuz bir çıkarım gibi gözüküyor. ama yine de bu alelade görüntünün altında çok temel bir gerçek yatıyor sanki. bilmem ne dersin…
öte yandan benim tarih okumama göre (takdir edersin ki) monoteizm dünya üzerindeki ilk düşünsel kabulleniş iken sonradan ateizm, politeizm, panteizm filan meydana çıktı. çünkü bir tanrı vardı ve ilk humanoidi insanlaştırdıktan sonra onu başıboş ve derbeder bırakması tanrı’nın ahlak ve mantığına aykırıydı. şimdi tekrar düşününce; ben bu kabulümden yola çıkarak antitezler hakkında şüphe duymakta haklıyım. fakat neredeyse bir inanç olan (hatta dürüst olalım. tam olarak ispatlayamıyoruz ve öyleyse bu bir inanç) bu görüşüm (önce monoteizmin var olması) vasıtasıyla böyle bir inanca sahip olmayan birisine herhangi bir şey anlatabilmem mümkün değil. onun da ötesinde tarihsel süreçte kimin tez, kimin antitez, kimin sentez olduğuna karar verebilmek gerçekten zor. fakat öte yandan sen benim anlatmak istediğimi anlamış olmalısın. oradaki serzenişim “sağduyu”nun serzenişiydi. elbette marks’ın diyalektik determinist tarih okumasıyla diyalektiği ve tarihi böyle okumayı öğrenmiş bir insan olarak bu görüşümü yerleşik marksist tarih okumacılığıyla anlamlandırabilmem imkansız. yeterli kalibreye sahip olsam ben de kendi teistik/islamî diyalektik tarihimi inşa edip ana hatlarıyla tezleri ve antitezleri belirleyebilirdim ve o zaman sana bu sağduyumu rasyonel bir zeminde anlatabilirdim. fakat yine de o zaman da paradigmal bir farklılığa kanat çırpmış olduğumuzdan dolayı birbirimizi yalanlamamız çok zorlaşırdı. iki görüş de kendisi içinde tutarlı olduğu müddetçe hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu tartışabilmemizin herhangi bir yolu kalmazdı. çünkü neticede ikimiz de (marksın okuması da, teistik/islamî diyalektik okuma da) teolojik/felsefî farklı önkabullerle yola çıktığından ötürü uçsuz bucaksız ve sonuçsuz tartışmalara girer, neticede en son yine gelir birbirimizin paradigmalarına ve hayat görüşlerine sarkarak tartışmayı temele indirgerdik. yani böyle bir tartışmada en son varacağımız nokta açık: varlık-yokluk sorunsalı, ontoloji. işte tespit edebildiğimi zannettiğim bu çıkmaz bana tekrar aşkın yaratıcının varlığı ve yokluğuna karşı agnostik kalmanın mümkün olmadığını ispatlıyor. bilinçli bir tanrı var mıdır yok mudur bilinemez, bunu hiç hesaba katmadan yaşamalı diyen insan bu tür konularda nasıl mevzi alacak, kendi fikrini nasıl inşa edicek doğrusu bilmiyorum. bu ve bunun gibi pek çok konuda susan insan ise dünyada nasıl bir düşünsel faaliyet icra etmiş olacak, nasıl bir vazife ifa etmiş olacak bunu da bilmiyorum. o sebeple son olarak bağlamak gerekirse ben diyorum ki en azından düşünen her insan kendi felsefi/teolojik kabullerini bina etmek mecburiyetindedir. ama tanrı var dersin, ama yok dersin; fakat bir şey bina etmelisin ki onun üzerine geri kalan şeyleri inşa edebilesin.
ve emre, sanırım mektubundaki en can alıcı noktaya gelip çattık işte. mektubunu bırak koskoca bir teistik felsefede (teoloji mi demeli) benim en çok canımı sıkan, beni ikna etmekten en uzakta olan esas problematiğin kapılarını araladık bu vesileyle. teizmin en büyük probleminin “kötülük sorunu” olduğunu söyleyen yazarlara rağmen ben buna katılmıyorum emre. zira ben sana da söylediğim gibi kötülüğün nasıl ortaya çıktığını pekala açıklayabiliyorum. yahut sakat doğan insanların ne günahı olduğunu soruyorlar; ben burada da allah’ın böyle bir şeyle alakalandırılamayacağını pekala söyleyebiliyorum. allah beni neden bu aileye mahkum etmiş, daha zengin bir ailede doğanın ne ayrıcalığı vardı? diyen insan tipine de cevabını verebiliyorum. allah kimseyi bir yere mahkum etmiyor. zaten sen doğmadan önce yoksun da. sen doğup kendine verilmiş yetiler vasıtasıyla dünyayı anlamlandırabildikten sonra “var oluyorsun” zaten. burada ilahi bir müdahale izi aramak, ruha karakter vakfedenlerin işi. oysa ben çok daha materyalistik bir yaklaşımla buna gerek olmadığını da söyleyebiliyorum.
velhasıl, bugüne değin kendimi pek çok dehlize kıstırıp sonra kurtarma harekatları düzenledim. ve bugüne kadar “tanrının alemi yaratış sebebi” dışında hepsinden de kurtuldum. bakma böyle dediğime, biliyorsun tanrının varlığı neden yarattığı sorusuna da verilmiş bir cevap var. fakat doğrusu beni bile tatmin etmiyor ki insanları tatmin etmesini bekleyeyim. öte yandan düşünüyorum da bu konu hakkında tatmin edici bir cevap almak mümkün mü acaba…
öncelikle koşulların ayarlanmasından bahsetmişsin fakat bizim iddiamıza göre koşulların ayarlanması gibi bir durum söz konusu olamaz ki. determinist anlayışın aksine biz her bir insanın tanrısal bir öze sahip olduğuna ve dünya üzerinde sürekli değişiklikler yaptığına inanıyoruz. yani daha önceden yapılmış bir ayarlama her bir bireyin teker teker her bir hamlesiyle sürekli tehlikeye girecekti zaten. ha bizim anlayışımıza göre tanrı insanlığın mutluluk ve refahını artırmak, kötülüğü olabildiğince aşağı çekmek için bir çok şey yapmıştır zaten. her bir peygamber istisnasız iyiliği emredip kötülükten men etmek maksadiyle inmiştir yeryüzüne. yani tanrı bu konuda kayıtsız kalmadı, fakat insanoğlu ona uymadı, onu dinlemedi. bu bağlamda tanrı bu dehlizden de tertemiz çıkmış pırıl pırıl tepede asılı duruyor bence. ben bu noktada da bir sorun göremiyorum en azından. istese ayarlar mıydı? evet, belki. zorlayarak. o da işin mantığını süpürürdü ama…
fakat dünyanın en büyük pesimistlerinden (?) şopenaur’un sorusu daha önce de karşıma çıkmış güzel bir soru gerçekten… bu soruya verebildiğim tek bir cevabım var ve onu da biliyorsun zaten. her ne kadar beni bile tam olarak tatmin etmese de bu konu hakkında edilebilecek en ileri lafın bu olduğuna inanıyorum. ve öte yandan inanıyorum ki yine biz insanoğlu olarak her şeyi bilemedik ve bilemeyeceğiz emre. isterse dünyadaki her hareket madde temelli olsun ve bilimsel bir metadoloji olarak kalması gereken naturalizmi alıp ontoloji haline getirelim, isterse de aşkın bir yaratıcıyı kabul edip teolojinin derinlerini kurcalamaya girişelim. karşımıza elbette pek çok bilinmezlikler çıkacaktır; ve sanıyorum ki bu bilinmezliklerin bir kısmı aynı zamanda bilinemezlik hükmü de taşıyacaklardır. eğer tanrı’ya inanıyor ve bir adım ileri gidip dünyayı neden var ettiğini kavramaya çalışıyorsak düşünüyorum da haddimizden çok daha büyük bir bilgiyi elde etmeye çalışıyoruz. burada araştırdığımız şey resmen tanrı’nın psikolojisi! tanrı’nın karar mekanizmasının nasıl işlediğini bulmalıyız ki bu soruyu cevaplayabilelim.
biz yine insanoğlu olarak haddimizi bilmeyip tanrı’nın karar mekanizmalarını anlamaya çalışmaya cüret ettiğimizde karşımızda tanrı’yla kıyaslayabileceğimiz tek bir karar mekanizmasının var olduğunu görüyoruz: kendimizinki. öte yandan neredeyse tüm teolojik yorumlarda kabul edilmiş olan insanda tanrısal bir parça bulunması önkabulüyle yola çıktığımızda bu çok da mantıksız gelmiyor bana. gerçekten de tanrı’nın iradesinin işleyiş biçimi içinde tanrısal bir öz barındıran insan iradesi işleyiş biçimine pekala benzeyebilir. burada geri kalan teistler tarafından tanrı’yı insanlaştırmakla eleştirildiğimi çok iyi biliyorum. fakat öte yandan ben böyle düşünmüyorum emre, bence benim yaptığım şeyi insanı tanrısallaştırmak. ve insanı tanrısallaştıran, insanın tanrısallığını ilan eden ben değildim zaten; (üç büyük semavi dine göre) bizzat tanrı’nın kendisiydi… hem allah resulü de “kendini tanıyan rabbini tanır” demiyor muydu?
bu bağlamda avamîleşmeyi göze olarak sana diyorum ki; ben tanrı olsaydım hiçliğin kıpırtısızlığını bozardım. biliyorum, ikna edici değil. fakat hiçliğin kıpırtısızlığının o etkensizlik denizinde “hangi etken” neticesinde bozulmuş olabileceğini açıklayamayan materyalizmden ileri bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. neticede hadron çarpıştırıcılarında dünyanın yarısını çarpıştırsak da buna dair herhangi bir veri elde edemedik, ve mevcut fizik bilgimle ister istemez bu işin “olamazlığını” düşünüyorum.
bu zırvalamalarımı bir kenara bırakırsak ben kafamı ısrarla meşgul eden apayrı bir konuyu danışmak istiyorum sana. mesajımın bir yerlerinde daha önce de belirttiğim gibi bu konu az önce belki de bitirdiğimiz konuyla paralel ve bağımlı, fakat benim için daha zor ve karmaşık. işin kötü ve zevksiz yanı sanırım bu sefer daha önce yaptığımız gibi akıl yürütmeler ve yürütülmüş akıllardan alıntılarla bir yere kadar varabileceğiz… bu sefer bilimsel-biyolojikal-fiziksel-psikolojik bazı malumatlara da ihtiyacımız olacak.
2-3 haftadır derinden derine zihnimi kurcalayan esas soru şu emre: “insanın bir özü var mıdır? varsa niteliği nedir?”
önceleri insan özünde iyidir, gerekli olan insanın özüne mutabık davranmasına zemin hazırlanmasıdır, diyordum. bu görüşe göre insanoğlu zaten “iyi” olmasını sağlayacak içgüdülerle donanımlı olarak dünya üzerine geliyordu. sonradan toplum aile veya diğer faktörler vasıtasıyla içine bencillik ve egosantrizm aşılanan insan “kötülükler” işlemeye başlıyordu. bu görüşü üzerinde hiç düşünmeden basitçe kabul etmiştim çünkü referans aldığım kimi kaynakların bunu söylemesi bana parıltılı gözükmüştü. ki güzel de bir görüştü hani, iç açıcıydı, ferahlatıcıydı. aslında hepimiz özümüzde iyiydik fakat işte şu çevre! işte şu şartlar!
sonraları marksizmin de bu görüşü benimsediğini hissetmeye başladım. marksizme göre komunal yaşama geçiş yapıldığında bütün eşitsizliklerin bitmesiyle beraber bütün hırs ve bencillik ve gayr-i ahlaki eylemler de sona erip mutlu ve müreffeh bir topluma adım atmış olmayacak mıydık? gerçekten de bir insan neden başka birisini öldürürdü, ya da başkasının malına neden göz koyardı? bunların hepsi toplumdaki eşitsizlikten kaynaklı değil miydi? öyleyse herkesin malı eşit olsa / daha doğru bir ifadeyle kimsede herhangi bir mal ve mülk bulunmasa; malların tamamı toplumun ortak kümülatif hazinesi hükmünde kabul edilse o zaman ahlaki problem de tamamen çözülmeli değil miydi? burada karşımıza sadece aile kavramı çıkmaktaydı. sorun her bir bireyin kendi aile üyelerini, daha da özele inersek bilhassa cinsel ilişki kurup duygusal beraberlik geçirdiği sevgilisini/eşini bir malmış gibi sahiplenmesiydi. bu sahiplenme toplumdaki mutlak eşitlik ve beraberliği yıkıcı bir nitelik alabilirdi. mesela sevgilimin/karımın “elimden alınmasıyla” ben elbette içsel bir çöküntü yaşayacak ve elimden alandan intikam alma hissi güdecektim. işte, gayr-i ahlaki eylemin itici saikleri tekrar ortaya çıkmıştı. öyleyse komunistler gelecek anamızı bacımızı kamulaştıracak geyiğinin çıkışı ve temeli de bu olmalıydı. gerçekten de ideal-eşit bir komunal toplulukta aile kavramının da bir yeri olmamalıydı. peki tüm mülkiyeti ve “kadınları” (ne yapayım hoşuma gitmese de literatürde çoğu zaman böyle geçiyorJ ortaklaştırdığımız/kamulaştırdığımız zaman gayr-i ahlaki eylemin neredeyse kökünü kazımış olacaktık. öyle mi gerçekten?
hem islam hem de marksizm benim anladığıma göre gayr-i ahlaki eylemin kaynağını topluma/çevreye/şartlara nispet ediyor. hem islamın cari ve çok kuvvetli kimi yorumları hem de komunizmin cari ve kuvvetli kimi yorumları diyor ki “insan aslında özünde iyi. ama kimi saikler onu kötülük yapmaya itiyorlar.” işte islamda ayrıca bu yönde metafizik/simgesel bir saik de vardır: iblis. fakat bunu da çok farklı okumamız gerektiğini düşünüyorum ya neyse, onu da tevil ederim. merak edersen belirtirsin.
önceden sımsıkı sarıldığım ve bana çok parlak gelen bu görüşü sonraları reddetmeye başladım. bu beraber vakit geçirdiğim 3-4 yaşlarında bir veletin tetiklemesiyle gerçekleşti emre. mevzubahis velet “bencil”di! açıktan açığa, doğrudan bencil bir çocuktu. sonradan fark ettim ki pek çok çocuk (bütün çocuklar? (ah pedagoji bileydim)) aslında kendisine “iyilik” ve “paylaşma” öğretilene kadar bencil değiller miydi? öyleyse varacağımız sonuç “insan doğduğunda bencil ve benmerkezcidir” mi olmalı? öyleyse insana dair bir özü keşfedebildik mi dersin? bencillik insanın özünde mi?
önceleri kendimden nefret de etsem bu görüşü benimsemeye başladım. adeta sağduyumun “hayır! olmamalı!” diye bar bar bağırdığı şeyi zihnim kendi içinde gergef gibi yavaş yavaş işliyordu. süreçten çıktığımda zihnimde şekillenen fikre boyun eğmek zorunda kaldım, çünkü fikir gerçekten oturmuştu artık. o dönem bana göre insan “özünde bencil bir varlıktı”. iyilikler ise toplumun ortak yaşamını devam ettirmek maksadiyle insan aklı ve eylemi tarafından oluşturulan vicdanın içgüdüsel itkileri şeklinde tecelli ediyorlardı.
kısacık bir parantez açmak gerekirse ben insan vicdanının da sonradan şekillendiğine kani oldum son günlerde emre. bu konu hakkındaki görüş ve yorumlarını da gerçekten merak ediyorum. bu kanaate ulaştım çünkü kendi vicdanım üzerinde neredeyse tam bir kontrole vakıf olduğumu keşfettim. neyden mi bahsediyorum? mesela önceleri “bu devlet sömürücü yoz ve kafir” diye kaçak elektrik kullanmaktan hiçbir sıkıntı duymuyordum. eminim kendimden, ki çok başka kereler de bizzat şahidim, o dönem elime geçirebilseydim en ufak bir vicdan sızlaması yaşamadan elektriği gönül rahatlığıyla kaçırabilirdim. fakat sonraları bu konu hakkındaki fikrim değişmeye başladı. devletin kendisine ait bir “cebi” olmadığını idrak ettim, daha önce nasıl edememişsem… devletten çaldığım her kuruş aslında devlete vergi ödeyen halktan çaldığım kuruşlardı. bir dönem raskolnikov gibi düşünüp halktan çalmamı da (neticede yeniden bu halka hizmet edecektim) haklı görmeye başlasam da bu kibrin de geçmesinin ardından haftalar önce arkadaş kaçak elektrik kullanmamızı teklif ettiğinde kesin bir dille böyle bir işe girişemeyeceğimi belirttim. gerçekten kullansaydık bile elektriği kaçırdığımız her saniye vicdanımda bir sızlama meydana gelecekti.
son olarak bu deneyimimle kendi kendime açığa çıkardığım bu realite vicdanı sonradan biz ve toplumun ortak olarak inşa ettiğini anlattı bana. eminim sen de kendini sorgulamaya girişirsen buna benzer pek çok “toplumsal olarak ahlaksızlık addedilmesine rağmen senin özgür düşüncen tarafından ahlaksız olarak görülmeyen, bu sebeple de icra edildiğinde herhangi bir vicdani sıkıntıya sebebiyet vermeyen” eylem keşfedebilirsin. işte bu eylemler bütünü en azından vicdanımız üzerinde bizim söz sahibi olduğumuzu ispatlamaya muktedirdir diye düşünüyorum. zaten ahlakın konusu bir eylemden (çok somut bir örnek olsun, sokaktan: sevgilisini vaadinin aksine sebepsizce terk etmekten) ötürü bir adam vicdan azabından köpekler gibi sürünürken, diğer adam bunu zerre kadar takmayabiliyor. ve bu da her insanın teker teker diğerlerinden farklılaşan bir vicdan banisi olduğunu ispatlıyor bana.
ha vicdan kavramı için girdiğimiz bu parantezi sebepsiz yere uzatmamı mazur görürsen devam etmek gerekir ki; bana kalırsa herkes kendi vicdanını kendisi oluşturmuyor. sokakta gördüğümüz pek çok alelade normal insan toplumsal ve çevresel faktörler neticesinde bu konu hakkında neredeyse hiç akıl yürütmeden oluşturulmuş vicdanlara sahipler. onlar toplum ve çevre kendilerini nasıl etkilemişse ona mutabık bir tepki halinde vicdan geliştirmiş normal insanlar. fakat ben daha doğru olanın düşünerek ve akıl yürüterek “iyi”yi araştırıp (taslağımızı da ortak kabulle aşkın bir göz olarak belirlemiştik sanırım) bulduktan sonra onu vicdanlaştırmak olduğunu düşünüyorum. ve burada sokrates biraz anlamlandı mı ne? bu alelade toplumsal vicdanların yanında bilginin getirdiği erdem de bu olsa gerek belki?... öte yandan kur’an mesela, bana kalırsa, kesinlikle ama kesinlike muhatabında ideal bir vicdan oluşturmak maksadiyle nüzul etmiş bir kitaptır. okurken pek çok yerde buna dair doneler de görebiliyorum zaten.
öyleyse ben daha önceden tanımlayamadığım vicdanı artık tanımlayabilir hale geliyorum. bana kalırsa vicdan içgüdüleşmiş ahlaktan ibarettir. ama doğru, ama yanlış. fakat ahlak bellenip bilinçaltına itilen parametlerin sosyal hayat esnasında tekrar bilinç düzeyine çıkışına vicdanın tezahürleri diyoruz. allah razı olsun bu freud’dan diyeceğim garip kaçacak. ne işlevsel terimler bulmuş bu adam böyle yahu…
vicdan konusunu da böyle kapattıktan ve mesajımın artık ucunu tutamayacağımın bilincine vardıktan sonra artık dümdüz gidiyorum emre. vallahi mazur gör J ikinci görüşe göre insanın özünde “bencilliğin” var olduğu sonucuna varmıştım. bu görüşüme göre islam kendisini rahatça toparlıyordu. insan kendi özünde bencilse/bencil olduğundan islam ahlakı vaaz ediyordu ya zaten. zaten insanın zihinsel düzlemde savaşım verdiği şey içgüdüsel tarafından gelen bu kötülüğe meyyallikti. bu savaşın galipleri cennete, mağlupları ise cehenneme gideceklerdi. peki ya marksizm? öyleyse marksizmin o güzelim ütopyası asla gerçekleşemeyecek miydi? kötü eylemi tetikleyen tüm toplumsal şart ve etkenleri minimize etmeye çalışsak da insan hala daha içinde “bencil bir öz” taşımaya devam mı edecekti? insan mutlak eşitliğe rağmen hala daha nasıl gayr-i ahlakî eylemde bulunabilirdi ki?
sonraları aklıma aslında belki paylaşılmayı bile hak etmeyecek derecede ham iki fikir geldi. ilk olarak insanı kötü eyleme iten en önemli saikler mülkiyet bilinciydi, evet. insan sahip olduklarını korumak yahut artırmak için “gayr-i ahlaki” olarak tanımlanabilecek, yani kendi lehine olmasına rağmen başkasının/toplumun aleyhine mevzilenmiş bir eylemde bulunabiliyordu. mülkiyeti insanın elinden ve onun da ötesinde bilincinden söküp aldığımızda artık “kötülüğe” yer kalmıyordu. fakat şunu fark ettim emre, galiba insanın maliki olduğu her şeyi asla elinden alamıyorduk.
hadi maddi servetini aldık, hadi daha da ileri gittik aile mefhumunu tarumar edip karısına ve çocuklarına karşı hissettiği aidiyeti de yok ettik. peki ya şahsı? yani bizzat kendisi? elbette kolundan ve bacağından öte insanın “şahsiyet duygusundan” bahsediyorum. en önemli mülkiyet hislerinden biri de bu değil mi? insan en büyük aidiyetini “kendisine” karşı hissetmiyor mu? ve daha da önemlisi insan en çok “kendisine” karşı girişilen eylemlerde hırçınlaşıp vahşileşmiyor mu? ego? gavurun felsefe/psikolojide “id” olarak kavramsallaştırdığı şey? islamın nefs dediği şey? hukukta “şahsiyet hakları” en temel haklar kabul ediliyor mesela…
insandan bu aidiyetin alınması ve kendi varlığını tamamen toplumun varlığı içinde eritmesini beklemek çok uzak bir hayal olarak geliyor bana. ve bu öylesine çirkin ve yüksek bir ahlaki beklenti ki? ahlaki mi, ondan bile emin değilim? ben kendi şahsiyetimi toplumda eritmeye itiraz ediyorum, bilmiyorum sen ne diyorsun. ben toplumun beni “varoluşumla beraber” “varlığımla beraber” kabul etmesini talep ediyorum. öyleyse bu hala daha “kötü” eylemin doğmasına sebebiyet verecek bir mülkiyet olarak kabul edilebilir mi? hemen pratize edelim: kahvehanede düdüğe sebebiyet veren hareketin faul olup olmadığına dair çıkan bir tartışmanın sonucunda tarafların birbirlerinin fikrini kabul etmemesi neticesinde tartışmanın büyüyüp kavgaya vardığını ve çakı vasıtasıyla taraflardan birinin diğerini öldürdüğünü ele alalım. burada gayr-i ahlaki bir eylem söz konusudur ve temeli marksizmin de dediği gibi “mülkiyet bilinci” iştigal etmektedir. ama ne mal, ne karşı cins için duyulan mülkiyet bilinci; insanın bizzat şahsına/varoluşuna duyduğu mülkiyet bilinci!
öyleyse ben buradan iki şey çıkartıyorum:
1-insan özünde bencildir.
2-mülkiyet bencilliğin seyrettiği zemindir.
yine öyleyse mülkiyeti minimize etmek bencilliğin tezahür alanlarını da asgariye indirmek manasını ihtiva edecektir. fakat mülkiyet asla tam olarak bitirilemediğinden ötürü “kötü eylem” dünya üzerinde asla tükenmeyecek, kıyamete kadar ısrarla devam edecektir. ve en can yakıcı tespitimse insanın özünde “bencil” olduğunun kendi nezdimde bu şekilde delilenmesidir.
fakat emre, düşünmeye devam ederken sağduyum tekrar açığa çıktı ve her ne kadar ölümüne kaçtığım dualizme temas ettirse de beni düştüğüm dehlizden çekip kurtardı. kabul, insanın özünde bir bencillik vardı. hatta bu çocuklarda net bir şekilde müşahade edilebiliyordu. ama öte yandan insanda farklı bir damar da yok muydu?
bu paragraftan sonra söyleyeceklerim çok kırık dökük, çok sakat fikirler. dualizme ufacık bir dokunuşla şunu diyelim: insanın ihtiyaçları genel hatlarıyla ikiye ayrılır: maddi ihtiyaçlar, manevi ihtiyaçlar. maddi ihtiyaçlar bedenin, insanın hayvani yönünün, beşeri yönünün, maddi yönünün duyduğu ihtiyaçlardır diyelim; öte yandan manevi ihtiyaçlar ise insanın “ruh”unun, yani sadece insanda olan bazı yetilerin doğurduğu ihtiyaçlardır. insanın maddi tarafının duyduğu arzular belli, peki insanın manevi tarafının “içgüdüsel olarak iyi eyleme yöneldiğini” inkar edebilecek miyiz? yahut gerekirse nasıl te’vil edeceğiz?
biz ahlakî eylemin rasyonel temellerini atmaya uğraşaduralım zaten insanoğlu tarihin başından bugüne dek sürekli “ahlakî eylemi” icra ediyorlar. hayatında ahlakın gerekirliği hakkında hiç akıl yürütmemiş benden çok daha ahlaklı pek çok insan bulunabileceğine eminim. öte yandan biz yine diyorduk ki aslında her eylemde derinlerde yatan bir “pragma” vardır. yani net ve saf bir “iyilik” gibi gözüken eylemde bile insanda “bir şeylerin” ihtiyacını doyurma hali söz konusudur. sözgelimi ben kimse bilmediği halde bir insana yardım ediyorsam burada yine benim de “manevi” bir çıkarımın olduğunu tespit etmiştik. eğer “ama o insan biliyor” diye karşı çıkılırsa kimse bilmediği halde tek taraflı bir “iyi eylemde” bulunan insandan bahsedebiliriz bunun üzerine. mesela susuzluktan ölmek üzre olan bir kediyi kurtaran insan içten içe bir rahatlama, bir ferahlama, bir mutluluk hissetmekte. onun bu eyleminden kimsenin haberdar olmamasına rağmen o bu eylemi yaptığının ve bu eylem vasıtasıyla “iyi”ye ulaştığının bilincine varmakta. vardığı bu bilinç ise kendisinde bir mutluluk doğurmakta. işte ben bunu “insanın kendisini gerçekleştirmesi” şeklinde okuma taraftarıyım.
peki, aziz dostum, bu çıkarı, bu rahatlamayı, bu ferahlığı, bu mutluluğu oluşturan şey ne? insan neden iyi eylem sonucunda mutlu oluyor? insanı “iyilik” yapmaya iten bu içgüdüsel saiğin kaynağı ne?
eğer toplum ve toplumun verdiği iyi ve doğru değer parçacıkları dersen, evet, sanırım buna henüz itiraz edemiyorum. toplumun verdiği ahlakı içselleştirip vicdansallaştıran kişi bu tarz ufak iyiliklerde tekrar bilinç düzeyine çıkan vicdanı tarafından bu şekilde etkilenmektedir, belki.
fakat acaba burada yine sağduyumuza uyup “insanı iyi olmaya iten, iyilik yaptığında mutlu olmasına sebebiyet veren içsel bir itki vardır” cümlesini kurabilir miyiz acaba? bu itki’yi tespit edebilsek de tarif edebilmemiz imkansız olsa gerek, en azından teolojinin imkanlarından faydalanmadan. fakat sanırım sen de ben de bu itki’nin varlığında mutabıkız, öte yandan, seni düşünmeye davet ediyorum: bu itki’yi oluşturan ana etken nedir?
ben bu itkinin, bu saiğin insanın özünden gelen ve doğuştan kazanılmış bir maharet olduğu kabulune yakın hissediyorum kendimi. eğer böyleyse, insan özünde hem bencildir, hem de aynı zamanda “iyi”. yani insanın özü tekrar nötrleşmiştir. fakat eğer benim yakın hissettiğim gibi değilse ve bu itki sonradan toplum tarafından oluşturuluyorsa özünde kötülük taşıyan insana karşı yine insanın aklının savaşı şeklinde formulize etmemiz gerekecek ahlakı. bu da tatlı, bu da güzel ama yeterince hoşuma gitmiyor J
tam olarak didikleye didikleye indiğimiz bu en dip dehlizlerde yardımına ihtiyacım var. buyur, bu konu hakkındaki beni destekleyen-desteklemeyen kanaatlerini benimle paylaş.
bilhassa ahlakın temeli konusunu tartışırken daha önce hiç yaklaşamadığımız en ince, en kıvılcımlı, en derin noktalara temas ettiğimizi hissettim. öyle ki düşünce adeta bir “hissediş” gibi zihinde çakıverip 3-4 saniye sonra bir anda kayboluveriyordu. sanki yeterince mahir olsam bu en temel ayrıntı noktalardaki ipince nüansları kaybetmeyip arkasından tutup yakalayabilecek ve kağıda çalabilecektim. bu, gerçekten keyifli. gerçekten keyif veriyor.
son olarak sen daha mesajını yollamadan benim kaleme aldığım bir diyalogu da paylaşma gereği hissediyorum. bunu da tepkilerini asgari düzeye çekmek için ek 1 olarak isimlendirip öyle paylaşacağım :d
daha evi toparlayacağım ben, yarın değil öbür gün taşınıyorum inşallah. Kendine iyi bak, bu arada bir taşınayım sonra vize haftası var onu atlatayım ondan sonra gel yeni evimde sıcak sıcak misafir edeyim bir seni. Bu kadar beyin fırtınası yapmamıza rağmen epeydir yüz yüze görüşemememiz garip bir durum doğuruyor. Bi haftasonu gelirsin burada yeriz içeriz gezeriz sohbet ederiz konuşuruz. Güzel olur J hatta gökhan’ı da alır gelirsin istersen. Neyse ben eşyaları kutulamaya başlamak üzere makinanın başından kalkıyorum. Ek1’in son satırlarında zaten ruh halimi tam olarak anlayabileceksin J kal sağlıcakla….
Ek1
odtü’de karşılaştığım komunist bir arkadaş ahlakı toplumla temellendiriyordu. doğrusu bir süre boyunca bu ahlakın da kurgulanabildiğini ve işe yarayabileceğini düşünmedim değil. işte dedim, materyalist temelde kurgulanmış bir ahlak! demek ki gerçekten olabiliyormuş. sonra sana bunu söyleyip söylememeyi düşündüm. neticede materyalist temelde bir ahlak kurgulanamayacağını düşünmen benim daha çok işime gelirdi. fakat sonra “ilmin namusu” mu dersin ne dersin bilmiyorum ama “vicdanım” el vermedi ve bu kurguyu senle paylaşmaya karar verdim. paylaşma kararımın ardından kurguyu soru-cevap şeklinde formulize etmeye çabalarken normalde yenik düşmesinin tasarladığım “materyalist temelde ahlak kurgulanamaz” diyen kişi materyalist ahlakçıya bayağı bir yüklenmeye başladı. metni bıraktığımda tasarılarımın aksine şekillenmiş bir yazıyla karşı karşıya kalmam epey ilginç bir deneyimdi doğrusu J
tanıştığım sedat ismiyle müsemma arkadaşın ahlak kurgusundan kısaca bahsetmeliyim sanırım. aslında ondan sadece 2-3 kelimeyle aldığım özü kendi kendime geliştirdim istemsizcesine. o arkadaşla ahlak konusunda uzun uzun durmaya vaktimiz olmamıştı, fakat ettiği laflar temelinde “aklın yolu birdir” deyu ben “olsa olsa bunun üzerine şu bina edilir” şeklinde akıl yürüterek bir materyalist ahlak kurguladım sanırım. neyse, uzatmadan başlayayım:
kısaca diyor ki materyalist; senin varoluşun nerede gerçekleşiyor? ister istemez toplumda diyorsun. gerçekten de bugün bu halde olmamızda toplumun payı yadsınabilir mi? toplumsal ilişkiler ağı tüm karmaşıklığıyla hepimizi şekillendiren ve var eden ana bir etken mahiyetinde değil mi? onun da ötesinde marksist terminolojiye gönül (akıl?) vermiş insanlar olarak “insan sosyal bir hayvandır” demiyor musunuz? keşke demeseniz. bu nasıl bir indirgeme operasyonudur… fakat sosyolojik determinizme varan bir değer atfediyorsunuz ya topluma, ki kısmen de haklısınız… işte bu paradigmal fark acaba bir ahlakın kurgulanmasına izin verebilir mi?
tekrar girişelim: varoluşum toplumun ellerinde vücut buluyor. bugüne gelmemde toplum her şeyden çok etki ediyor. beni, adeta toplumum var ediyor. öyleyse ben bu varoluşun ardından topluma borçlu oluyorum. topluma borcun ifası ise felsefede “ahlak” kelimesiyle tezahür ediyor. işte ahlakı dayandırdığım ana kaide: toplumun ortak iyiliği; işte ahlaklı olmanın gerekirliği: topluma olan borcumu ödeme gereğim. buraya kadar kabul ettikten sonra “ben topluma borçluyum fakat bu borcumu ödemeyi reddediyorum!” dersem, tabiatı itibariyle ahlaksızlardan oluyorum. benim ahlaksız olmam önemli değil, fakat ben ahlaksızsam bir “ahlak” da var olmuş oluyor.
tasarladığım diyalogu da geçireyim bilgisayara sonra bitirip çıkıyorum daha fazla uzatmayacağım J
a-neden iyi olmalıyım?
b-sen kimsin?
a-nasıl yani?
b-seni sen yapan faktörler nelerdir?
a-kendi zihnim ve tercihlerim, bunların oluşması ise toplumda (çevre?) gerçekleşiyor
b-öyleyse bu haline varışını topluma (çevreye?) borçlusun?
a-evet (sonradan ek: aslında belki de hayır! doğrusu şöyle olmalıydı: hayır toplumla verdiğim savaşımıma ve geçirdiğim alinasyona borçluyum.)
b-toplum olmasa sen sen olabilir miydin?
a-hayır
b-öyleyse varoluşunu topluma borçlusun.
a-toplum olmadan varolamazdım, bu doğru. fakat bu sadece bir geçer-şart. ben varoluşumu furkan oluşuma borçluyum. yani bilinç ve irademe.
b-bilinç ve iradeni toplum oluşturmuyor mu?
a-hayır. bunlar bizatihi bende var. toplum değil çevre oluşturuyor dersen belki haklı olabilirdin. geçirdiğim evrimsel süreç sonucunda nasıl olduğunu bilmesem de “zuhur etmeme” borçluyum. bu yetilerim vasıtasıyla toplum beni, ben toplumu oluşturuyorum.
b-bana varoluşunu gerçekleştirirken üzerinde toplum kadar etkili başka bir faktör gösterebilir misin?
a-hayır.
b-öyleyse topluma borçlusun.
a-fakat toplum beni oluştururken ben de toplumu oluşturdum. burada mecburi bir bakışımlılık söz konusu. öyleyse bir borç varsa bile ben bu borcu peşin peşin ödedim.hem toplum beni “iyi” olarak oluşturmadı, sadece oluşturdu. toplum beni iyiye doğru oluşturmadıysa ben neden toplumu “iyileştirmekle” mükellef olayım? eğer iyileştirmekle mükellef değilsem yaptığım her ama her şey zaten toplumu oluşturmaya dewvam ediyor demektir. öyleyse ben borçluysam işte borcumun ifası.
b-laf salatası yapıyorsun. sen şuan “iyi” değil misin?
a-değilsem borçsuzum demektir. kurguladığın ahlak düşer. benim için işlevsizleşir. uymadığım zaman ahlaksızlığımdan bahsedilemez. eğer “iyi”ysem kurguladığın ahlak kendisini kurtarır fakat bu sefer de işe yaramaz hale gelir.
b-nasıl yani?
a-ben neden iyi olmam gerektiğini anlatmanı istiyorum, ancak ondan sonra iyi olmayı seçeceğim. sense iyi olmayı seçebilmem için önce zaten iyi olmam gerektiğini söylemiş oluyorsun. yani ahlakı sorgulayan birine ahlakı tavsiye edemiyorsun.
b-topluma borçlu değil misin?
a-öncelikle toplum/insanlık bilinçli bir bütün değil. beni oluştururken kendi bilinci ve iradesiyle yaptığı bir tercih sözkonusu değil. öyleyse ben topluma borçlu değilim. tercih edilmemiş eylemler borç doğurmazlar. c kişisi benim borcum olan d kişisini tamamen farklı bir sebepten vurup öldürse ve sözgelimi benim de borcum düşse şimdi benim c kişisine borçlu hissetmem gerekir mi? ki çok daha karmaşık bir sistem ve işleyişin sonucunda toplum beni oluşturuyor. fakat bunu bilinçsiz ve iradesiz yapıyor. öyleyse benim borçlu olmamdan bahsedilemez.
salisen; senin algına göre toplum beni “iyi” olarak oluşturmalı ki ben de topluma iyilik borçlu olayım. aksi taktirde beni “iyileştirmeyen” toplumu ben neden “iyileştirmeliyim” ? beni vareden toplumu ben zaten varedegeliyorum.
toplumun beni “iyi” olarak var edip etmediğini ölçebilmemiz için iyilik-kötülük parametresini, yani genel anlamda ahlakı temellendirmeye muhtacız. ahlakı toplumun ortak menfaati olarak temellendirebilmemiz içinse benim önce “ahlaklı” olmam gerekiyor anlaşılan. sanırım burada bir çıkmaza gelip çatıyorsun.
ahiren; yola bizi toplumun var ettiği önkabulüyle çıktık. ben zaten bunu da kabul etmiyorum ki; beni var eden tercihlerimdi. beni var eden bendim, ruh diye açıkladığım şeydi. toplum esas değil taliydi. sadece üzerinde at sürdüğüm zemindi.
sonuç; topluma toplumsal iyilik borçlu olmam için toplumdan iyilik görmem yahut toplumun beni iyi olarak “varetmiş” olması gerekirdi. bunun hakkında hiçbirşey söyleyemiyoruz.
toplumun beni iyi olarak var ettiğini kaul etsek bile bunu bilinçli ve iradeli bir şekilde yaptığını söylemek komik olacaktır. bilinçsiz ve iradesiz eylem borç doğurmaz.
hepsi bir kenara insan varolurken toplumun önüne sunduğu varyasyonları kullanıyor, fakat sadece kullanıyor. aslında insanı insan yapan taşıdığı yetileriyle yaptığı tercihleri. toplum sadece önüne farklı tercihler sunan farklı bir mecra. öyleyse insanı toplum var ediyor demek iddialı konuşmaktır. insanı toplum var etmiyor.
--->
daha önce hazırladığım yazı buydu. şimdi düşünüyorum da buradaki esas noktalardan biri “insan tanımı”. hatta her şey “insanın tarifi”nde düğümlenip kilitleniyor. benim insan tarifime göre insan diğer mahluklardan farklı olarak “bilinçli, iradeli ve yaratım kuvvetine sahip” yegane canlıdır. öyleyse öte yandan dünya üzerinde yaşayıp bilinçli, iradeli, yaratım kuvvetine sahip her canlıya insan denir. a bu paradigmayı kullandığından ötürü b’nin teorisini, “insanın toplum tarafından var edildiği” fikrini kabullenmeye yanaşmıyor. fakat sanırım belki de bir marksist canlıyı ancak toplumsal ilişkiler sarmalına katıldığında “insan” olarak nitelemeye başlayacaktır. eğer böyle düşünüyorsan a’nın “ahiren” dedikten sonra yaptığı izahatın düştüğünü sen de fark etmişsindir. fakat a’nın tanımına göre “insan eşyayı soyutlayarak bilgi edindiği an” insandır. yani tek bir tane bile insan olsaydı ve o da eşyayı soyutlama marifetiyle bilgiye erişebilseydi ona da insan dememiz gerekirdi. a da bu paradigmal çerçeveye sahip olduğundan dolayı b’ye “ahiren”den sonra dedikleriyle karşı çıkıyor. fakat böyle olmasaydı, a da bir marksist olsaydı ve insanı toplumsal sürece girmiş canlılarla sınırlı tutsaydı; o zaman elinde sadece “öncelikle” ve “salisen” kalırdı. fakat ikisi de bence gayet ağır, gayet okkalı, gayet yıkıcı düşünceler. ben kendi kendime materyalist düzlemde özel olarak toplum temelli bir ahlak kurgusunu yine bulamadım. vallahi fellik fellik arıyorum, bulduğumda da telaşa düşüyorum içsel olarak. hay allah! dediğimi inkar edemem. bulamadığımda tekrar aramaya başlıyorum. ama sanırım seninle vardığımız sonuç doğruydu belki de… yani ahlakın “uygulanma gereğini” açıklayamadığımızı kabul etsem bile en azından “kurgulanmasında” teizme muhtacız.
Yine içime sinmedi. Aslında var ya, anahtar şurada:
Öyle bir ahlak kurgulamalı ki en son “uymuyorum ben buna!” diyen insana “öyleyse sen ahlaksızlardansın.” Diyebilmeli. Yani bu ahlak onu da bağlamalı, ve kesin olarak bağlamalı. Bu ahlak bireysel deneyimlerden münezzeh, aşkın bir gerçekle mürtebit olmalı. Toplumda karşımıza çıkan sorun oydu. Eğer gerçekten “bizzat toplum tarafından” “bilinçli bir süreç” sonucunda “iyi” bir şekilde oluşturuluyor olsaydık, biz de topluma iyilikle mukabele etmekle mükellef olurduk. Fakat realite “bilinçsiz bir süreç sonucunda, toplumdan faydalanarak (tarafından değil) ne iyi ne kötü “var olduğumuz”” şeklinde olduğu için bence toplum ahlak fikrinin temeline yerleştirilemiyor. Peki bu formulizasyona tanrıyı koyarsak?
Bizzat “tanrının kendisi tarafından”, “bilinçli” bir süreç sonucunda, “iyi” (?) bir şekilde oluşturuluyoruz (?). burada sadece tanrının bize “yetilerimizi” verdiğinden bahsedebiliyoruz. İyilik-kötülüğü yine kendimiz seçiyoruz. Aslında kastetmem gereken şey “ahlakî anlamda iyilik” değildi, kastetmem gereken şey “iyi muamele görmemiz”di. Toplum bize iyi muamele borçlu? Ama öte yandan…
Ben koptum emre. Başım kazan gibi oldu. Zonkluyor hatta şuanda. Nası biliyosan öyledir :D
Arkadaş:
selamlar.
önceliklikle belirtmeliyim ki, bizim sağduyuya aykırı dediğimiz şeylerin hemen hepsi, bizim süregelen alışkanlık ve isteklerimize ters düşen şeylerden müteşekkil. dolayısıyla, enbaşta öncül olarak kullandığımız önermeler yeterince sahihse, bunlardan çıkarsadığımız sonuçları artık sağduyumuza uzak görünseler bile kabul etmek durumunda olmalıyız. ben, ahlakın temeline iyi-kötü ya da saadet-ıstırap algısını yerleştiriyorum; çünkü bu algı hem ahlakın varolabilmesinin koşuludur, hem de eylemin ahlaka uygunluğunu denetleyeceğimiz yegane ölçüttür. bu temel ilkeden daha şamil ve yetkin bir ölçüt bulamıyorum ben şahsen. ve ben bu eksende kurduğum dizgeye göre diyorum ki; eğer böceklerin, bitkilerin, mantarların iyi-kötü algısı varsa, o zaman evrensel ahlaka mutabık kalmanın yolu doğrudan cansız maddelerle beslenmekten geçecektir. sağduyudan oldukça uzak bir çıkarım olmasına rağmen; eğer gerçekten bitkilerin, böceklerin vb. algı seviyesi gelişmiş olsa, bu sonucu nasıl reddedebilirdik? şöyle düşünelim: dünyada insandan başka canlı yok, ve insan beslenmek zorunda. bu durumda, bir insanın bir diğerini doğrayıp yemesi ahlakın içinde kabul edilebilir mi. aynı şekilde, eğer insanın tüm beslenme kaynakları bir bilinçle donanmışlarsa, beslenmek için mecburen evrensel ahlağın dışına çıkmak zorunda kalırdık; ve zaten bu ahlağın olanaksız olduğu bir dönem olarak kabul edilmelidir. eğer gerçekten durum böyleyse, insan altından kalkamayacağı bir vazifeyi yükleniyor, bir anlamda da hiçbirşey yüklenmiyor demektir. vazifelerin bu kadar fazla oluşu bana caynacılığı hatırlattı. caynacılar da, benim yaptığım gibi “yaşayan hiçbirşeye zarar verme” düsturuyla bir ahlak kurguluyorlar ve senin belirttiğin gibi bitkileri, böcekleri de bu kurguya dahil ediyorlar. bu ahlakın gerekleri öyle bir yere varıyor ki, adamlar yanlışlıkla bir canlıyı ezmemek için ellerinde süpürgeyle önlerini arkalarını sürekli hafif hafif süpürerek hareket ediyorlar. tabi birçok mezhep bunun sağduyuya aykırılığını ve uygulanmasının imkansızlığını belirtiyor ve ahlakı daha yumuşak hatlarla tekrar kurmaya başlıyorlar. işte hatırlarsan, ilk mesajda, evrensel bir ahlak kurgulayabiliriz ama uygulayabilir miyiz bilemiyorum, tarzı birşeyler söylemiştim. ama bu caynacılarınkine benzer ekstrem tutuma mahkum değiliz bence.
bir önceki mesajda belirttiğim insanın acı çekmesindense hayvanın acı çekmesi ilkesi, ve senin insan-hayvan arasında gördüğün dikey mahiyet farkı, bana bir önem sıralaması yapabilme olanağımız olduğu izlenimi verdi. gerçekten bilincin keskinleştiği oranda acı da derinleşiyorsa, o zaman bilinç muğlaklaştıkça çekilen acının önemi de azalmalı. gerçekten insan, hem acıyı ve hazzı yaşayan hem de bunları yaşadığının bilincinde olan bir canlıdır, ve üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin hafızasını yoklayıp aynı duyguları tekrar tekrar yaşayabilir. beşerimsi canlılarsa, bu acı ve hazzı yoğunlukla yaşıyor ve bunun bilincinde oluyor fakat bu acı ve hazları sarih bir biçimde anımsayamadıkları için bu vakalar bir lahzada olup biten şeyler durumunda bulunuyorlar. daha ilkel canlılarda bilinçsizce, hayal meyal bir acı duyumu bulunuyor olabilir. işte, daha ben duyumu oluşmamış bu ilkel canlılardan başlayarak; bitkileri, mantarları vb. de bu gruba dahil ederek, bunlara karşı vazifelerimizin hiçe yakın ya da hiç olduğunu söylemek imkanı bence mevcuttur. yani bilinç keskinliğine oranla, kademeyle azalan bir vazifeler zinciri oluşturmak, hem sağlıklı bir ölçüttür, hem de ahlakın imkansızlığından doğacak olan ahlakın yokluğuna bir çözümdür. tabi bitkilerin, böceklerin, mantarların vb. bilinç seviyesini nasıl kestireceğimiz muamma. fakat nasıl insanla köpek, köpekle solucan arasında çok büyük bir fark kabul ediyorsak, hayvanla bitkiler arasında da böyle bir farkı varsaymak zorundayız. hissiyat ve benlik duyumu mutlak olarak içrek olduğundan bunun bilgisi, sen ile ben arasında bile olanaksız.
danayı kesip soslu biftek yapmaktan bahsederken ise; insanın kesin olarak gayri ahlaki bir eylem içinde bulunduğunu belirtmek istemiştim. şöyle düşünelim: kırda yaşayan bir aile olsun. bu ailenin ne hastası, ne gelişme çağında çocuğu ne de hamile kadını olsun; ve çevrede kendi halinde otlayan danalar olsun. şimdi hiçbir zaruri ihtiyacımız olmadığına göre, akşam yemeğinde sırf sofraya renk gelsin diye bir canlının mütevazı yaşamına son vermemiz doğru olur mu? kendisinde tanrısallık olduğu iddia edilen bir canlı, bunu nasıl yapar? hatta insan öyle bir canlı ki, kendisinde tanrısallık olduğuna iddia edecek kadar kibirli. bence bu konuda da haklı değiliz, yani bir cins olarak insanda ben hiçbir tanrısallık göremiyorum. hatta zihinsel üstünlüğümüz dolayısıyla tanrısal olmaya yaklaşabilmemizin imkanı varken bile, buna hiç yanaşmamamız, insanların diğer hayvanlardan daha rezil olduklarını gösterir. o yüzden “insan tanrısaldır” bahanesiyle herşeyin mübah olduğu kozunu kimsenin eline vermemeliyiz; “önce tanrısal ol” demek gerekir belki sınırlı haklarını eline vermeden önce. hemingway’in romanında bir söz ediyordu general “ben o kadar ciddiyim ki, artık şaka yapabilirim”. onun gibi birşey işte.
benim bu konudaki fikirlerim sanırım bu kadar. eğer yine anlaşamazsak, galiba hiç anlaşamayacağız emre =) ahlakla ilgili temel sorunumuzda söyleyebileceklerimizin hemen hepsini söylediğimiz için diğer konulara geçiyorum doğrudan.
*
kötülük problemini açıklarken, “eşya zıddiyle kaimdir” ilkesinin tamı tamına geçerli olduğunu söylüyorsun, yani “iyilik kötülükle kaimdir”. elbette dediğin gibi, insan zihniyeti ancak zıtlıklar üzerinde temellenir. fakat tanrının kendisi de, varlığı yaratırken insanın bu ulamlarıyla sınırlandırılmış mıdır? tanrı, bence pekala yalnızca iyiliği yaratabilirdi ve zihni kurgumuzu da ona uygun düzenleyebilirdi. kendi mantık sınırlarımızla tanrıyı da sınırlandırmamız hiç doğru değil; bu tutum “tanrı kendi kaldıramayacağı ağırlıkta bir taş yaratabilir mi” gibi absürt paradoksların doğmasına da sebebiyet veriyor. halbuki tanrı, isterse öyle bir taşı yaratır, isterse yaratmaz, isterse de iki durumu birden vareder. yani nedenselliğin neden varolduğuna yine nedensellikle keşfettiğimiz “nedenler” yardımıyla bir cevap aramanın beyhude çaba olması gibi, tanrıyı insanın kendi epistemolojik ulamlarına tabi tutmak da beyhude ve absürtçe bir tutumdur. yani “tanrı, iyiliği zıddı olmadan yaratamazdı” değil, “yaratmak istemedi” demeliyiz. dolayısıyla kötülük problemi bütün yıkıcılığıyla geçerliliğini koruyor.
peki, “cennette kötülük olabilir mi” sorusuna ne demeli? eğer olmayabiliyorsa, o zaman “bugün burada da olmayaydı” diyeceğim. ve eğer niyeti kendi eserini kullarına göstermekse, “eserini bize cennet koşullarında göstereydi” diyeceğim. burada “kötülük de tanrının eseridir” denirse, tanrının kimi eserleri keşfedilmeye layık değildir diyebiliriz. kısacası, bu teoloji açısından çok büyük bir çıkmaz bence. ne güzel demiş kant: her ne kadar inanmasam da, bir tanrının varlığını kabul etmek gerekir.
*
marxizm, insanın özü hakkında kesin bir yargıda bulunuyor mu bilmiyorum. ama eğer bulunsaydı; ne çok kötü koşullardaki kimi insanların yıkılmaz ahlaklarını (mesela marx’ın kendisi), ne iyi koşullardaki çoğu insanın ahlaksızlık batağında oluşunu, ne de tam tersi iki durumu açıklayamazdı. elbette koşulların kötülüğü doğurduğu söylenebilir; fakat bu koşullar herhalde insanı “kötü” yapmaz da insanı kötü işlevleri olan bir konum içinde bulundurur. yani strüktürün kendisi kötüdür; ve sen hernekadar iyi bir insan olursan ol, bir fabrika sahibiysen, bu koşullar içinde mecburen kötü bir işlevi sırtlanıyorsun. ama bu kötü işlev, işlevi üstlenen kişiyle kaynaşırsa, o zaman haliyle kişi de kötü olur (ki oluyor). o yüzden geçenlerde, “herhangi birisi olacağına, onun yerine ben fabrikatör olmak isterim” demiştim. bugün bütün fabrikalar yıkılsa, bütün sermayedarlar öldürülse kapitalizm tekrar kurulacaktır, çünkü dünya toplumu ne kültürüyle ne de zihniyetiyle kapitalizmden başka birşeyi bilmiyor. dolayısıyla kapitalizm kötü işlevlerle kurulu bir strüktürdür ve insanları kötü yapmaz; kapitalizmin kendisi kötülüktür. ayrıca kötü işlevle, işlevi üstlenen kişi gitgide kaynaşabileceğinden, marxizm bu şekilde insanların kötüleşebileceğini söylüyor olabilir. marxizm, aynı şekilde önceki sınıflı üretim biçimlerini de bu şekilde değerlendiriyor olmalı. yani komünizm çağı geldiğinde, bu şekilde meydana gelen kötülükler mutlaka yokolacaktır; binlerce insanı gütmek isteyen sapıklar yine varolacaktır, fakat sosyal strüktürde bu işlevde bir konum mevcut olmayacaktır. şimdi senin bahsettiğin “kötülüğün tekrar doğma” sorununa geçelim:
enbaşta, sanıyorum marxizmin iddiası, ileride ekonomik bağımlılığı ortadan kalkmış olan kadının “mal” statüsünün de ortadan kalkacağı, ya da eski kültürün bir kalıntısı olarak kısmen görüleceğidir. bu durumda tekeşlilik de egemen ilişki olmaktan çıkacak, çokeşlilik, grup evliliği gibi durumlar sıklaşacaktır. tabi, bu yeni durumların varlıklarının başlıbaşına kötülük olduğunu söyleyebilirsin. oysa, bir grup seks rezilliğine dönüşmediği müddetçe, bu ilişki tarzlarının (bence) bugünkünden daha fazla bir kötülüğü yoktur. zaten bugünkü tekeşlilik temelli ilişkilerin de genellikle güzellik ve seks üzerine kurulduğuna şüphe yok. bana kalırsa güzelliğe göre eş seçmenin ve seksin kendisi kötüdür; fakat bir başka kişi böyle düşünmeyebilir. bu gibi göreceli konularda, marxizmin öyle ya da böyle olacaktır şeklinde bir karar verdiğini sanmıyorum. bu söylenenler id mülkiyetinden doğacak kötülüklerin olanaklı olduğunu bildiriyor gördüğün gibi; kötülük her daim olanaklıdır.
wiki’de şöyle bir madde var, bakmadıysan bakabilirsin, biraz devrik yazılmış ama: http://tr.wikipedia.org/wiki/Marks’ın_insan_doğası_kuramı
insanın kendi varlığını toplumun varlığı içinde eritmek ise büsbütün saçma bir fikir. eğer öyle olursa, toplum kimlerden oluşacak? toplum tabiki varoluşları kendinde olan bireyler tarafından kurulmuş olmalıdır; zaten benim bir benliğim varken aksi mümkün mü? birsürü id’den oluşmuş toplumda kötülüğü olanaksız kılacak şeyin id’nin sönümlenmesi olmasıyla birlikte, bu durum toplumun da sönümlenmesi demektir. nitekim, bir şahıs, zaten şahsiyetini yitirmiş diğer (sözde) şahıslara sunacak herhangi bir yarar bulamayacağından hiçbirşey yapamaz. ben demek zaten id demektir; id’nin sönümlenmesi de ancak bencilliğin yokolması anlamındaysa birşey ifade edebilir. bencillik sönümlenir ve artık yeni id’miz olur. bencilliği de “kendi memfaatine eyleyen” şeklinde tanımlamak yerine “kendinden başka kimsenin memfaatine eylemeyen” şeklinde tanımlamak gerekir. yani ben, birincil-ikincil ihtiyaç/zevklerim dışında bütün varlığımı toplumun varlığına katıyorsam, bencilliğim toplumda erimiş demektir ve toplumdan geriye bana kalan benliğim de beni mutlu eder. kahvehanede barış içinde maç izleyebilmemiz için, id’mizin bencillikle ilgili bölümlerini törpülememiz yeterlidir bana göre. bir de, id’nin eriyip gitmesi hint budizminde olduğu gibi nirvanaya ulaşmak anlamında da olabilir. yani kabaca kötülüklerle dolu olan yaşam döngüsünün çarkından kurtulmak, birden sönen ateş gibi sönüp gitmek, yaşarken ölmek gibi. tabi mümkün olup olmadığı, nereye kadar mümkün olduğu sorulabilir; ve ahlakın tek olanağı buysa, vah halimize ki en başta dediğim gibi ahlak ahlağın olanağını yoketmek anlamına gelir ve ahlağın uygulama alanı biter. demin saçma dedim ama, aslında hiç saçma değil.
çocukların bencil oluşuna gelince, bu gayet normal bence. çocuklar kendilerinden başka bir benliğin duygularını kavrayamıyorlar ki, hatta kendi isteklerini bile kavradıkları söylenemez; hayvanlarda olduğu gibi doğrudan tatmine güdümlüler. istemenin, arzulamanın ne olduğu kavradığında, aynı şeylerin başkalarında da mevcut olduğunu görecektir ve vicdan bu noktada genelde oluşmuş durumdadır. nasıl oluştuğu konusunda fazla atıp tutmak istemem ama biyolojik, sosyolojik, psikolojik boyutları olduğuna şüphe yok; özellikle en büyük pay bence biyolojik yapımızın. ilk insanlardan bu yana topluluk halinde yaşamanın zorunlu sonucu olarak bir karşılıklı çıkar ilişkisi ortaya çıkmış, ve bu asırlar boyu evrim geçirerek vicdana dönüşmüş ve insanın biyolojik yapısına içkinleşmiş olabilir. şu anki vicdan dediğimiz şeyle karşılıklı çıkar ilişkisi arasında mahiyetsel bir fark olduğuna göre bu çok uzak bir ihtimal, ama bilmiyorum, evrimin sağı solu belli olmaz. karşılıklı çıkar ilişkisi olanca çirkinliğiyle bir gen haline dönüşmüş ve güneşten gelen zararlı ışınlar bu geni mutasyona uğratmış da vicdan genine dönüştürmüş. ortaokul biyoloji bilgisiyle bu kadar, hehe. öteyandan, çocuklara iyilik ve paylaşma öğretilmeyince, onların vicdan sahibi olmayacakları düşüncesi bana anlamlı gelmiyor. ailenin ya da herhangi birinin çocuğa öğütlediği şeyler ancak bu süreci hızlandırır; çocuk zaten bu nasihatlerin işaret ettiği gerçekleri, nasihatler olmasa da ister istemez kendisi keşfedecektir. ve onun doğasında vicdanı oluşturacak birşeyler bulunmuyorsa, o ne nasihate boyun eğer ne de kendi keşfettiklerine. dediğin gibi insanda hem bencil olan bir yan, hem de olmayan bir yan vardır. birinden birini insanın gerçek özniteliği ilan etmek için elimizde pek bir kanıt yok. şimdi bu bencil olmayan yanın da aslında pragmatik bir yan olduğu meselesine gelelim, yani içimizdeki şu itki:
ilk ana konumuz üzerine konuşurken, nasıl iyiliğin gerekirliğini birtürlü rasyonal bir temele oturtamayıp en sonunda tanrıyla açıkladıysak; yine içgüdüsel bir olayı, rasyonalize etmek adına tanrının eline vermek zorunda kalıyoruz. iyiye ulaştıkça insanı saadete sevkeden şey yine önceki konuda olduğu gibi iyiliğin gerekli olduğu düşüncesidir, başka deyişle iyilik sevgisidir. bu pragma, belki de iyilik isteğiyle eşanlamlıdır; yani insan bu pragmayı içinde duysa bile, bu bir bencillik değil de iyilik yapma gereğini ezelden kabul etmiş bireyin bir gerekliliği yerine getirmesi üzerine duyduğu sevinçtir. öteyandan, bazı gündelik olaylarda, ufak tefek iyiliklerde bu pragmanın olayı eylerken değil de, daha sonra zihnimizde canlandığına dikkat ettim. mesela otobüste birisine yer verirken ya da bir insanın ricasını geri çevirmezken bu pragma içimizde duyulmuyor; ancak olaydan sonra “doğru yaptım” diyerek övünüyoruz. tabi “bu eylemi yaparak sonrasında bu pragmaya zaten erişeceğini evvelden biliyordun” yollu bir karşıçıkış gelirse, vallahi diyecek sözüm yok. benim bugüne kadar anladığım, bir sürecin kökündeki gerekirliğin gereğini, nedenselliğin nedenini sorguladığımızda sonsuz döngüye giriyoruz ve mecburen tanrıya bağlıyoruz. maddede de, ne mutlak tümeli ne de mutlak tikeli asla bilemeyeceğiz, aynı şekilde zamanın başı sonu meselesi de var; bu tür şeylerin hepsine iki ucu boklu değnek diyorum ben artık. öteyandan, herşeyin başını tanrıya bağlamakta ben hiçbir sakınca görmüyorum. yani, iyilik yaptıkça saadete sevkolunmamızı tanrıya bağlamak bana gayet mantıklı geliyor. hatta “ahlaklı olabilmemiz adına, her iyi eylemin altına küçük bir ‘pragma’ sıkıştırmış ki büsbütün kopamayalım hiçbir zaman; bunu dahi yapmış daha ne yapsın, çok büyük kolaylık sağlamış, düşünsene bi bu ufak pragmaların yokluğunu, tek avuntumuz bu değil mi sanki” şeklinde akıl yürütüp, büsbütün tanrıya yaklaşıyorum. fakat, ancak tanrıyla kurup sağlamlaştırdığımız bu ahlakın, tanrının kendisini ahlaksız çıkarması bütün fikriyatımı sarsıp yıkıyor. al sana işte, iki ucu boklu değnek değil de nedir bu?
toplumsal alışkanlıkların vicdanımızın içeriği üzerinde etkisi olduğu, ve buradan aldığımız malzemeyi yeri geldikçe aklımızla sorgulayıp ve üstüne başkalarını ekleyip bunları tekrar içselleştirerek vicdanımızı kendimizin kurduğu (ve bazılarımızın kurmadığı) şeklinde betimlediğin tabloya tamamen katılıyorum. dediğin gibi en ince noktalara temas etsek de, hiçbir zaman bunları aydınlığa kavuşturabileceğimizi sanmıyorum; en azından ince olmasının yanında bir de derin olanları.
vallahi emre, senin asıl yardımımı beklediğin konularda hiç yaratıcı konuşmadığımı biliyorum. konu üzerinde söylenebilecek en sıradan şeyleri söyledim; herşeyin başlıbaşına birer sorun olduğu dünyada neredeyse hiçbir temel sorunu çözememek insanın canını sıkıyor.
*
odtü’lü komünist arkadaşının toplum üzerinden kurguladığı ahlak konusunda da senin eleştirilerine katılıyorum. fakat “toplumda karşımıza çıkan sorun oydu. eğer gerçekten ‘bizzat toplum tarafından’ ‘bilinçli bir süreç’ sonucunda ‘iyi’ bir şekilde oluşturuluyor olsaydık, biz de topluma iyilikle mukabele etmekle mükellef olurduk” demişsin; burada yine sana ve odtü’deki arkadaşına katılamam. çünkü borç ödemenin kendisi, zaten ahlakın bir kategorisidir (hatta bu zorunlu bir kategorisi değildir de); o yüzden ahlakın sonucu olacak birşeyin ahlakı temellendirmesi beklenmez. diyalog içinde dediğin “bu ahlağı kurgulamak için, önce ahlaklı olmak gerekiyor” cümlesi tam da bu bahsettiğim. tabi topluma karşı mükellef olmayı, ahlaklı olduktan sonra topluma karşı bir vazifemizin olup olmadığı konusunda söylediysen, ilk söylediklerim büsbütün gereksiz. ben niçin ahlaklı eylemeliyiz sorusunu artık mutlak bir sükunetle ya da “iyi iyidir de ondan” tarzı bir totolojiyle karşılamaktan başka bir yol bulamıyorum.
“öyleyse sen ahlaksızlardansın” mevzusuna gelince, bu ithamı zaten çoğu insana yöneltebiliyoruz ve bu onu kesin olarak bağlıyor. bunu diyebilmek için tanrı kavramını kullanmaya mecbur değiliz, çünkü ahlak ve gereklilik düşüncesi insanın zihnine zaten gömülü; insana hem içkin hem de aşkın birşey, insanın tanrısal parçası dediğimiz bu herhalde. ve insan istediği kadar ahlaksız olsun ve ahlakın gereksiz olduğunu düşünerek böyle yapsın; yine de bu gereklilik duygusundan kurtulamaz sanıyorum.
*
varolan konular üzerine diyeceklerim bu kadar emre. son olarak üstünde durmak istediğim bir sorun var: acaba insanın diğer insanlarla kurduğu ilişkiler, ahlak açısından kabul edilebilir mi? edilirse, bu ilişkilerin sınırları nedir?
böylesine iddialı ve bedbin bir düşünceyi, daha üzerinde kendim doğru dürüst düşünmeden paylaşıyorum, çünkü insanın bunu tek başına düşünme süreci çok can sıkıcı. şimdi konu üzerindeki temel derdimi sana anlatayım: eğer “kendi amaçları uğruna kimseyi araç olarak görmemek” şeklinde bir ilkeyi ahlakımıza koyacaksak (ki koymazsak, masturbasyon, fuhuş vb. birçok şey doğrudan caiz oluyor), mevcut ilişki çeşitlerinden bu nitelikte (ahlaki) olanı var mıdır? öncelikle sevgililikten başlayalım. sevgililikte ya da eşlilikte bulunan temel öğeler nelerdir? insanlığın genelinin ölçütlerine bakarsak; seks, güzellik ve alelade ahlaktır. eşliliğin kendisinde kötü birşey olmamakla birlikte, güzelliğe ya da insanın kendisinden bağımsız olarak onda bulunan şeylere göre eş seçmeye başladığımız vakit, seçilmeleri pek muhtemel olmayan bir yığın insan, eş olma deneyimini yaşamaktan muaf olacağından mutluluk sayılan birşeyden de yoksun kalacaktır. ve biz eşimizi, insanın kişiliğinden bağımsız olan dış görünüşüne bakarak seçtiğimizde, çocuğumuza oyuncak ayıma seçmekten farklı birşey yapmış olmuyoruz. genellikle işlev olarak da eşlerin ihtiyaç ve iştah gidermekten daha fazla işlevi olduğu söylenemez. eşler, gün içerisinde çeşitli vazifelerini yerine getirirken, geceleyin yatakta birbirlerini severler. bu birbirlerini sevme meselesi, çocuk yapma ya da yoğun bir depresyon dönemi hariç bütün dönemlerde bence düpedüz ahlaksızlıktır. ve herkes tarafından çok normal karşılanan bu durumu ben “birbirlerini mal olarak kullanma” şeklinde görüyorum. genelde öne sürülen “karşılıklı zevk alma” durumu. halbuki bu işi iyice çirkinleştiriyor; burada asıl olan niyettir, ve ne masturbasyon karşılıklı zevk alma amacıyla yapılıyor, ne de işin gerçeği. burada kişinin yöneldiği tek amaç doğrudan tensel, bireysel hazdır ve bunun ahlakla uyuşur hiçbir yanı yoktur. aynı şekilde, eş güzel olmasa bile, onu kendi zevkine alet etmek büsbütün ahlaksızlıktır. aile ya da fertler zor bir durumda kalmadığı sürece, bu ilişkiler sevgililiğin temelini oluşturur genelde. işin bu noktasında, sevgililiği bu çirkin özelliklerinden başka birşey olarak göstermeye çalışırsak; kişinin zihniyeti haricinde hiçbir kıstas kabul etmemek, yalnızca özel durumlarda cinsellik yaşamak, karşılıklı sorumluluk almak, zor durumlarda birbirlerini kollamak gibi bir tablo çıkıyor karşımıza. bu tablo artık sevgililikten ziyade dostluğa daha yaklaşmış görünüyor. dostluğun ise kendine özgü problemleri var.
eğer seçtiğimiz kabul edilirse, bizler neye göre dost seçiyoruz ve dostluk ilişkisinin temel özelliği nedir? ben kendi kurduğum dostluklardan hareketle; eğlence/zevk ortaklığına ve ahlaka göre dost seçtiğimizi düşünüyorum. ahlakın ise genellikle arkaplanda kaldığını kabul etmek gerekir. yani sadece ahlaki olarak yoldaş olunabilse de, dost pek az olunur; ama eğlence ortaklığı genelde o iki kişiyi dost yapmaya yeter. bu ilişki tarzına dost demekten ziyade yakın arkadaşlık demek gerekir; ama bugün toplumda tüm dünyaya değil de yalnızca birbirlerine sevgi-saygı gösteren ve ortak eğlencesi olan kişiler dost olarak nitelendirildiğinden, ben de dost diyorum. eğer dostluk da bu şekilde eğlence temelliyse, ve eğlence alanları değiştikçe bu dostluklar da silinip gidecekse, burada da “kendi yalnızlığını ortak zevkleri olan başka biriyle” giderme durumu net olarak görülüyor. ben açıkçası geçmiş dostluklarıma gözattığımda, en önemli ölçütümün bu olduğunu maalesef görüyorum. ve insan ister istemez düşünüyor; birlikte eğlenilmediği müddetçe dostluğun ne alemi var. sıkılmak için biraraya gelen insanlar görülmüş mü hiç? yani ben, dostluğun temelinde eğlenmek olduğu sürece onu ahlaksız kabul ediyorum. aile de olduğu gibi, burada da dostun başına bir felaket gelmediği sürece, ilişkimiz sürekli eğlence temelinde olur. dostluğu kurtarmak için; onu ya tüm dünyaya yahut çevreye karşı ahlaki bir konumlanış temeline oturtmak gerekiyor ya da hiçbir manası yokken biraraya gelmek temeline oturtmak gerekiyor. ancak bu iki temel üzerine kurduktan sonra bunun sonucu olarak kimi eğlenceler çıkarsa, bunlar asıl niyetimiz olmadığından dolayı ahlaksızca kabul edilmeyecektirler. bu şekilde kurulan dostlukların oldukça yavan olacakları, ağırlıkla sohbet üzerine kurulu olacakları ve kimi kısmi eğlencelerin birlikte yapılacağı ortaya çıkıyor. bu bana dostluğu kurtarmanın tek olanağı gibi geldi ve herhalde bu çeşit dostluklar pek sık kurulamazlar. öteyandan okul, işyeri vb. yerlerde birarada bulunan insanların birbirlerine karşı ahlaksızlık içinde olduklarını içermiyor bu dediklerim. hatta bu çeşit mecburi yakınlıklar farklı dostluğa bir anlam kazandırabilir belki. dostluk konusunda, insanın toplumsal bir varlık olmadığını ileri süren kimi filozoflar da var. bunlara göre insan “kendisi için çabaladığı” müddetçe kimseyi kandırmamalı ve gündelik eğlencelerini “dostluk” adıyla süslememelidirler. bu filozoflardan en bilineni stirner, tek tek insanların topluluk halinde yaşamasını savunuyor; ve topluluk içinde yalnızlık gibi birşeyler öneriyor ve toplumu “ortaklık”a indirgiyor. bu adamın düşüncelerinin felsefe tarihi boyunca kasıtlı olarak görmezden gelindiği konusunda kimi iddialar da var; marx ve birkaç filozof şimdilerde anti-stirner olarak bilinen kitaplar yazmışlar fakat şu an felsefe bu adamı unutmuş görünüyor. türkçeye çevrilen kitabı yok, yalnız şöyle bir site var ilgilenirsen: http://www.projektmaxstirner.de/proje.htm
son olarak aile kurumuna gelirsek; evlat-ebeveyn ilişkisi açısından, burada fedakarlığın izlerine ve çıkar gütmeyen bir ilişki çeşidine rastlayabiliyoruz. bunun kaynağının mülkiyet bilinci olması ihtimali var. bu da çirkince birşey olmasına rağmen, öyle veya böyle bir şekilde salt çıkar ilişkisinden kurtulunabilmiş görülüyor. tabi burjuva kültürünün çürümesi bu kurumun da çürümesini beraberinde getiriyor; artık salt para ilişkisine dayalı ailevi ilişkiler gözle görülecek kadar arttı. büyükanne-büyükbaba ve akraba ilişkilerine ise, istenilen ilişkilerin içerisinde çok geniş bir yer teşkil etmediklerinden dolayı hiç girmiyorum.
bu son konuya da işaret ettikten sonra, artık yazımı bitireyim emre. bu arada yeni ev nasıl, rahat mısınız? vizelerin nasıl gidiyor? asımlar neler yapıyorlar? ankara’da siyasi ortam nasıl? tekel işçilerinin direnişini takip ediyor musun? bunlar merak ettiğim sorular =) müsait olduğunuz bir vakit gökhanla çayınızı içmeye gelmek etmek isteriz. haydi hoşçakal emre, iyi geceler.
Emre Berber:
kötülük problemine gelirsek; emre, bu konuyu kendimin münşisi olduğum bir metodla neticelendirebildiğimi zannediyorum. başkalarının benden önce bu çıkarımları yapmış olduğunu kesin kabul etsem de buna kendi kendime ulaşmış olmam fikri daha da sahiplenmeme sebebiyet veriyor elbette. diyorsun ki; tanrı kötülüğü neden var etti? eğer varetmediyse bile; kötülüğe neden izin verdi? neden müsaade etti? madem ki dünyayı yaratmaktaki maksadı kendi ihtişamını kendisinden bağımsız bilinçlere sergileyebilmekti, bunu cennet misali kötülüğün olmadığı bir dünyada da gerçekleştiremez miydi?
bu soruları cevaplandırırken öncelikle "ahlak'ın tanımına" geri dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. eğer teistik bir mantıkla ve tanrı merkezli bir ahlak telakkisi bina ettiysek, ki benim paradigmam böyle biliyorsun, o zaman ahlak sürekli tanrıya müracaat eden; meşruiyetini ve varlığını ondan temin eden bir kavram olmalı. yani aslında biz insanoğlu olarak bir "ahlak" yaratmıyor, aksine aynen pozitif bilimlerde olduğu gibi yaratılmış bir ahlakı keşfediyoruz. ne demek mi istiyorum?
teistik mantık ne diyor? "iyi" olmalıyız çünkü bizi yaratan bizi "iyi" olmamız için yaratmış ve "iyi" olmamızı murad ediyor. peki bu aynı teistik mantığa göre "iyi" ve "kötü" nedir? işte dananın kuyruğu burada kopuyor emre, "iyi ve kötü" nedir ve bunları kim belirler?
teistik mantığa göre aslında "iyi" allah'ın irade ettiği "şeyler", kötü ise allah'ın "uzak durmamızı salık verdiği" şeylerden ibarettir. bir şeyin iyi olup olmadığını biz kendi aklımızla keşfedip tespit edebiliriz belki, ama çabamızın ürünü bundan ibaret olur: keşif ve tesbit. onu "iyi" yapan şey aslında sadece ve sadece tanrı tarafından "iyi" addedilmesinden ibarettir. eğer tanrı "başkasının canını almak haksız da olsanız iyicildir, ben bunu irade ediyorum" deseydi gerçekten başkasının canını almak da "iyi" olurdu. aksine söyleyecek bir lafımız da kalmazdı bu paradigmaya göre. öyleyse eğer bu paradigmaya adım atıyorsak tanımlamalarımızı tekrar yapmamız gerekmekte:
iyi; tanrı'nın murad ettiği insanî davranış. / insanın yapmak için varolduğu şey.
kötü; tanrı'nın istemediği insanî davranış / insanın uzak durmak için yaratıldığı şey.
ahlak: tanrı'nın iradesine uygunluk / insanın varoluşuna uygun davranması
hayat: tanrı'nın iradesine uygun kalma savaşımı. / insanın kendini gerçekleştirme savaşımı
emre, takdir edersin ki bir müslümanın paradigması bu şekilde inşa olunmalıdır. şimdi bu paradigmaya göre sadece iyilikten ibaret bir dünyanın teşekkül edebilmesinin özgür irade var olduğu müddetçe imkansız olduğu ortaya çıkmış oluyor. bunu tanrı'nın bir zaafiyeti olarak görmek içinse epey bir insafsızlaşmak gerekiyor sanırım.
eğer iyilik "tanrı'nın murad ettiği gibi" davranmak olarak tarif edilirse herkesin iyi olduğu bir dünyada herkes "tanrının iradesine uygun davranıyor", "tanrı'nın iradesinin dışına çıkmıyor" demektir. burada da insanın özgür bir iradesi olduğundan bahsedilemez elbette. bu düğüm noktasını biraz daha açmak gerekirse, "iyilik" tanrı'nın istediklerinden ibaretse, herkesin iyi olması demek herkesin tanrı'nın istediği gibi davranması anlamına gelir. bu da insanın özgür iradesinin var olmadığı anlamını teşkil edecektir. yani, neticede bu paradigmal çerçevede varacağımız zaruri sonuç: eğer özgür irade varsa, kötülük de varolmak zorundaydı.
peki buradaki zaafiyet kimin? tanrı isteseydi hem özgür irade var olup hem de kötülük yok olamaz mıydı? hayır, olamazdı. "iyilik", "kötülük", "irade" gibi kavramları kurulu müesses nizama dayanarak kullandığımızdan ötürü bunun imkansız olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. özgür irade olmasaydı zaten işin başında "iyilik ve kötülük" kavramları da yok olur giderdi. anlayacağın bu kurulu ve hazır kavramlar üzerinden düşünen bizler "özgür iradeyle mutlak iyi dünya çakışır" demekte sonuna kadar haklıyız. daha farklı evren tasarımları olamaz mıydı? elbette olabilir. burada hayalgücümüzle mahdutuz sadece. fakat o zaman bu hazır kurulu kavramlardan başka kavramlar üzerinden tartışmamız gerekirdi. eğer bugünkü hazır kavramlardan bahsediyorsak, evet, mutlak iyi bir dünyayla özgür irade çakışıyor. hem de temelden çakışıyor. biri varsa diğeri yoktur... ve benim anladığım kadarıyla da, allah, özgür iradeyi öyle öncelemiş ki "kötülüğün" varolmasına da müsaade etmiş. yaratımlarının kendisine olabildiğince benzemesini murad etmiş olmalı...
pekiyi, cennet hakkında ne diyebiliriz? cennette mutlak iyi dünyanın var olduğundan bahsedilebilir mi? hayır, kesinlikle hayır. bir kere eğer insanlar kötülüğü seçemiyorlarsa ("nasıl" seçemediklerini bilahare tartışmaya çabalayacağım) orada "iyilik"ten de bahsedilemeyeceği aşikardır. bu bağlamda cennet dediğimiz bilmediğimiz diyarda da kötülüğün seçilemediğini biliyorsak, o zaman, orada iyilikten de bahsedemeyeceğimizi gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. "cennet mutlak iyi bir yer değildir", evet. pekiyi. öte yandan bu düşen kavramlarımızı safra gibi atıverip yolumuza devam edersek cennette "özgür irade var mı yok mu" sorusuna geliriz. bana sorarsan, cennette özgür irade de yoktur. belki nısbînin de nısbîsi, kısmînin de kısmîsi bir iradeden bahsedilebilir... hani "hangi güzelliği seçsem yav" şeklinde bir karar mekanizması işletecek olabiliriz, fakat dünyadaki kadar özgür bir iradenin var olduğundan bahsetmek imkansızlaşır. bu sebebe binaen cennetin insan için dünyadan daha "aşağı" bir yer olduğunu düşünegelmişimdir hep. insan kendisinin dünyada ispat edecek, bu ispatının neticesinde öte tarafta mutlak durağan ve dingin bir hayata kavuşacak. yani, esas olan bu dünya, klasik teoremlerdeki gibi öteki dünya değil. elbette esas olan "bu dünyada öteki dünya için çalışmak", bu daha mantıklı, bu daha aydınlık...
cennetle dünyanın farkını, mutlak iyi dünyayla özgür irade'nin çakışmasını, tanrı'nın kötülüğe müsaade etmek pahasına özgür iradeyi seçmesinin sebebini kendi anladığım kadarıyla izah etmeye çalıştım. bunun keyifli bir konu olduğunu düşünüyorum. teolojiden eskiden beri keyif almışımdır zaten, imkanlar çok daha fazla zira.
----
Ahlak'ın hayvanlara uygulanması hakkında serdettiğimiz görüşlerin temelden farklı olması bizi yine paradigmal bir çıkmaza sürüklüyor. burada teistik mantıkla materyalistik mantık birbiriyle ister istemez çatışmak mecburiyetinde kalıyor. teistik mantığa göre tanrı bütün dünyayı insan, insanı ise kendisi için yaratmıştır. buna "sınava tabi olan sorumluluk sahibi tek varlığın insan olmasından" rahatça varabiliyoruz. geri kalan her nesne insanın sınavındaki materyallerdir. insan onlara muamelesiyle ve onlardan aldığı etkilere verdiği tepkilerle sınava tabi zaten. pekala, insana yakınlaştıkça geri kalan varlıkların da -en azından ahlakın uygulanması açısından- sistematik ve hiyerarşik olarak değerlendirmeye tabi tutmaya razıyım, ama o kadar. bu konuda daha fazla konuşmak gerektiğini de sanmıyorum. dediğim gibi, paradigmal bir çıkmazdayız. insanı varoluşçular ya da teistler gibi geri kalan tüm "yaratık"lardan mahiyet açısından üstün görmediğin müddetçe seninle benim anlaşmamıza herhangi bir imkan bulamıyorum.
---
elimizdeki konuların eskidiğinin ben de farkındayım. artık bunlar hakkında daha derunî incelemelere giremediğimizi, bir nevi tıkanıp kaldığımızı görebiliyorum. bu bağlamda geri kalan tetkik ve analizlerimiz üzerinde artık ayak sürümek yerine, senden yeni konular açmanı rica ediyorum. doğrusu, bu tarz bir tartışmanın şahsî gelişimim için şahane olduğu su götürmez bir gerçek. o sebebe binaen istersen kötülük problemine çözümüm üzerindeki eleştirilerinden, istersen de apayrı bir konudan bahseden mesajını bekliyorum. kolay gelsin
Emre Berber:
msn'e geldiğinde kafası karman çorman bir arkadaşa yardım etmeye çalışıyordum. bir nevi neo-sofizmle tanışmış oldum. hayatı mutlak bir şüphecilikle okuyan insanlardan etrafta çok kalmadığını düşünmeye başlamıştım ki ilaç gibi geldi bu arkadaş. aslında tam olarak anlamlandıramıyorum, kavrayamıyorum o felsefeyi de. öyle yaşanır mı be? önündeki masadan bile emin olamayan insan dünya hakkında ne söyleyebilir ki? heralde hiçbirşeyden emin olamayacağımızdan başka bir şey söyleyemez. bu da hayatı alıp çok anlamsız bir pozisyona yerleştirmiyor mu? bu denli anlamsızlığı reddediyorum ben. olmaz, olmamalı. emin olamasan da algılayabildiğin şey hakkında çözümlemelere girmeli, belirli kanaatlere ulaşabilmelisin. konu hakkında çok hakim olmadığımdan dolayı (sofizmle) muhattabımın düşünsel dünyasından hareket edersek; bu masanın burada bulunduğundan nasıl emin olabilirsin ki diyor? belki "matrixian" bir düşünce tarzı olarak kategorize de edilebilir. masa, masaya çarpan fotonların tekrar gözüme yansıması sonucunda beynimde oluşturduğum bir sahte gerçeklikten de ibaret olabilir diyor, ona dokunduğumda aslında beynime giden sinirsel sinyaller haricinde onun varlığı hakkında herhangi bir fikre sahip olamıyorum diyor. tamam, beynin algılamalar üzerindeki mutlak hakimiyetini ve belki de çarpıtarak iletebilme ihtimalini kabul edip bir kenara koyduk diyelim, eee? yani? sonuçta elindeki bu arkadaşım senin; bu algılamalar ve çözümlemelerle hareket et ve boşver gerisini. bu kadar uyuşturucu bir düşünce tarzı dünyayı ne hale getirirdi kim bilir... bir grup hiçbirşeyden emin olamayan bir çeşit "rahip". bilim anlamsız, sosyal mücadele zaten anlamsız. dünya baştan başa anlamsız. enteresan.
fakat bu arkadaşın şüpheciliği daha da enteresan boyutlara sürüklüyordu onu. tanrı var diyorum, bilmem diyor; yok diyorum, bilmem diyor. belki de varlığı ya da yokluğu hakkında sahih bir malumata ulaşamayız asla diyorum (agnostizme göz kırparak) yine bilmem diyor. ee napıcaz senle? emin değilim. bırak allaşkına ya…
öte yandan bu mesajda önceki tartışmamızı öte tarafa bırakmak istiyorum emre. istersen onu ayrı bir platformda ya da yine bu platformda farklı bir mesajda devam ettirip irdeleriz. fakat şimdi ulaştığım bir sonucu kısaca temellendirmeye çalışarak senden yardım isteyeceğim. acaba bunu sen nasıl anlatacaksın bana? bir çözümleme getirebilecek misin...
ahlaktan bahsedelim. sorum şu: materyalist temelde bir ahlak felsefesi kurgulanabilir mi? iddiam da şu: hayır, imkansız.
öncelikle evrensel bir ahlak yasasının olup olmadığından başlamak gerek sanırım. sahi, biliyorum çok uzun bir tartışma bu ama, sence evrensel bir ahlak yasası var mı? ben var deme taraftarıyım. bu ahlakı da "kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi başkasına yapma" olarak formulize edebileceğimi düşünüyorum. bu bana gerçekten evrensel ve genel geçer bir ahlak kaideleri bütünü bahşediyor sanırım. mesela "haksız yere ölmek istemiyorsan haksız yere adam öldürme" ya da "aç kalmak istemiyorsan kimsenin aç kalmasına müsaade etme" ya da "alınterinin ve emeğinin çalınmasını istemiyorsan kimsenin alınteri ve emeğine göz dikme, hırsızlık yapma" ya da "iftiraya kurban gitmek istemiyorsan asla iftira etme" ya da "arkandan hakkında kötü konuşulmasını istemiyorsan kimsenin arkasından kötü konuşma". görüyorsun ki çağa ve devre göre tekrar tekrar şekil alabilen aynı zamanda evrensel ve genel geçer bir hükümle formulize edilmiş evrensel bir ahlakın bu şekilde var olduğunu düşünüyorum. peki ilke ve hükümlerini bu şekilde ibraz ettiğim ahlakın uygulanmasının sebebi ne? eğer haksız yere öldürülemeyeceğime eminsem haksız yere birisini öldürebilir miyim? işte asıl düğüm burda atılmış bana sorarsan. yani ben karşılık olarak bir yaptırıma maruz kalacağımdan korkuyorsam (hukuk, devlet, ayıplanma, linç edilme) ve bu korkumdan dolayı "ahlaklı" davranıyorsam bunun ahlak olduğundan söz edilebilir mi? çünkü çeşitli korku ve çekincelerimden dolayı bu "ahlaka" mutabık hareket ediyorum, korku ve çekincelerimden kurtulduğum anda bütün bu hükümleri bir anda bir kenara atabilirim. ve "yaptırım korkusuna" dayanan bir ahlakın samimiyetinden; daha doğru bir ifadeyle "ahlak olduğundan" söz edilebilir mi? sanmıyorum. burda sizin biz teistleri eleştirdiğiniz en önemli düğümlerden birine gelip çatıyoruz aynı zamanda. ben ahirette mükafatını görmeyi ya da cezasını çekmeyi umduğumdan dolayı "iyi"ysem "ahlaklı" olduğumdan söz edilebilir mi? çünkü sizin sürekli haklı bir şekilde eleştirdiğiniz gibi yine karşılık için, kendi menfaatim için "iyi" olmuşum demektir. e o zaman gerçek bir ahlaktan bahsetmek de imkansızlaşıyor. benim asılmaktan korktuğundan dolayı hırsızlık yapmayan, ama asılmayacağını anladığı an hemen bir şeyler çalan kişiden bir farkım olmuyor. ben diğer tarafta yargılanmaktan korktuğumdan dolayı "iyi" olmaya çalışıyorum, diğer tarafta yargılanmayacağımı bildiğim anda içimde "iyilik"ten eser kalmıyor. ee bu koşullar altında ne hukuki müeyyideden korkan hırsızın ne de ilahi adaletten korkan benim "ahlaklı" olduğumuzdan sözetmek imkansızlaşıyor. ikimiz de çeşitli korku ve karşılık beklentisinden dolayı sosyal düzene ayak uyduruyoruz. ikimiz de riyakar ve iki yüzlüyüz. hatta ben din adına yapılan katliamların (elbette dinlerin yanlış yorumlanması neticesinde) bu çeşit bir ahlaksızlığa meşruiyet kazandırmayı bırak kutsaliyet de atfettiğini farkediyorum. normalde "kötü" olan bir eylem din tarafından "iyi" olmakla payelendirilince dünya hiç görmediği vahşetlerle ödüllendiriliyor. taa ki modern zamanlara kadar :) bu arada ahlaki olarak "kötü" olan herhangi bir eylemin din tarafından "iyi" olarak nitelendirilebileceğine de katılmıyorum elbette. neticede muhammed'din deyimiyle "din, güzel ahlaktır". dinden ahlaka aykırı bir emir çıkmaz, çıktıysa yanlış ve artniyetli siyasi bir yorumlamadır. FALAN FİLAN. fazla uzattım. neyse devam edelim:
öncelikle ateist/materyalist bir mantıkla çözümleme yapmaya çalışalım. sözgelimi aşkın bir yaratıcıya ve metafiziksel kuvvetlere inanmıyoruz, söyle bana o zaman; ben neden "iyi" olmalıyım? evet evet, neden iyi olmalıyım? neden bir dilenciye para vermeliyim mesela? iddia ediyorum bana iyi olmam için tek bir sebep sunamazsın. toplumun menfaati? neden toplumun menfaatine mutabık davranmalıyım ki. insanlığın iyiliği? neden insanlığın ortak iyiliği beni enterese etmeli. yahu neden ben halkım için kendimi feda etmeliyim? halktan banane? ben bir şekilde köşeyi dönüp ekmeğime bakarım.
anlatmak istediğim şey bütün ateistlerin ahlaksız olduğu değil, böyle saçma ve ucuz bir iddiada bulunacak kadar da yobaz değilim :D fakat asıl bahsetmek istediğim şey ateistlerin "neden ahlaklı olduklarını" hatta tam olarak bu da değil bunun da ötesinde "benim neden ahlaklı olmam gerektiğini" bana söylemeyecek olmaları. mesela hemen bir pratik örnek inşa edelim:
sözgelimi 7 tane bankayı dolandırıp ailesiyle beraber yurt dışına kaçan bir adamı ele alalım. bu adama söyleyecek neyimiz var ki? veya iş üzerindeyken bu adamı ne diyerek vazgeçirebilirsin? sana söylüyorum, hiçbirşey. sadece tehdit edebilirsin. toplum sana şöyle yaklaşır diyebilirsin, yargılanırsan şu kadar ceza yersin diyebilirsin, asılırsın diyebilirsin. bu adam bunlardan korkarsa duraklayabilir, şartların olgunlaşmasını bekler. fakat fırsat eline geçtiğinde; yargılanmayacağını aklı kestiğinde, toplum tarafından ayıplanmayacağını kestirdiğinde bu adam yapacağını yapar. ve senin diyebileceğin bir şey de kalmaz. çünkü sen "ahlakı" tavsiye edemiyorsun, çünkü sen "ahlakı" temellendiremiyorsun. bu elbette benim bir iddiam, kesin ve köşeli yargılara kapılma lütfen. sadece üslubtan dolayı :)
fakat anlatmak istediğimi anlatabildiğimi sanıyorum. iktisad dersi görüyoruz ve hesaplama yapabilmek için kimi önkabullerle yola çıkıyoruz. iktisad sadece "homo economicus"u açıklayabiliyor, yani rasyonel insanı. kim mi homo economicus? herşeyden önce bireysel çıkarlarını düşünen insan. iktisat gibi pek çok sosyal bilimin temellerine yerleşmiş bu algı, laik bilim anlayışının, onun da ötesinde evreni aşkın bir yaratıcı olmadan okumanın normal bir sonucu gibi sanki. neticede tanrı yoksa, ahlaklı olmam için bir sebep de yoktur. senin de bana ahlaklı olmayı vaazetmen imkansız hale geliyor. öyleyse "normal" insan, hesabın konusu olan insan öncelikle kendi menfaatini düşünen insandır şeklinde bir sonuca varılıyor.
bu akıl yürütme seninle ilk konuşmamızı getirdi hatrıma. kayıp hayaller kıraathanesindeydik, gökhan ve asım da vardı sanırım. orda da bu teorinin çok daha ilkel bir formunu "hissederek" dillendirmeye çalışmıştım, belki hatırlıyosundur. şimdi uzun akıl yürütmelerin sonunda insanlara ahlaktan bahsedebilmenin tek yolunun aşkın bir yaratıcıya inanma olduğu sonucuna varıyorum. eğer yanlış bir temellendirmeye girişmişsem beni lütfen düzelt.
bir pratikle daha anlamlı kılmaya çalışalım. bu sefer diğeri gibi yaşanmış olaylardan değil tamamen farazi bir vakıadan dem vuralım. sözgelimi karşında bir çocuk var, öldürdüğün anda ne bu cinayetini kimse bilecek ne de herhangi bir yaptırıma maruz kalıcaksın. bunun aksine öldürmenle beraber sen ve ailen çok mutlu ve müreffeh bir yaşama yelken açıcaksınız. sana bir ateist olarak ne hakla "hayır, öldürme" diyebilirim doğrusu bilmiyorum. ya da seni o çocuğu öldürmekten alıkoyan ne olabilir? bundan da emin değilim. belki insanda özsel bir cevher olarak hazır bulunan ya da toplumsal olarak daha önce şekillenmiş bulunan "vicdan". fakat aşkın bir yaratıcı yoksa bu alelade bir içgüdüdür. çocuğu öldürmen yönünde de hem aklın hem de "neslini devam ettirme" içgüdülerin etkin olacak. ve insanın ahlaki karar sürecini ilkel bir içgüdüsel savaşa indirgemiş bulunuyoruz tam şuan. onun da ötesinde akıl ve içgüdünün savaşı. çünkü aklın bariz bir şekilde öldürmeni emrediyor olmalı, rasyonalite öldürmeni salık verir. ve işte tekrar tekrar yazıyorum kusura bakma ama "öldürmemen" için objektif bir sebep ileri sürmen de imkansız, eğer yaratıcı yoksa.
işte benim tespit ettiğimi iddia ettiğim bu çıkmazı değerlendirmeni, eğer gerçekten bir çıkmaz varsa bunu belirtmeni ve bu çıkmazdan kurtulma metodları üzerine biraz kafa yormanı rica ediyorum. eğer böyle ahlaki bir çıkmaz yoksa bunu sebepleriyle beraber bana iletmen de elbette taleplerim arasında.
insanoğlu içgüdüsel olarak toplumun aleyhine olsa da kenfi menfaati lehine bir yaşam sürme telaşında sanırım. içinde tanrı olmayan herhangi bir doktrin de insana "hayır, böyle olmamalısın" demekten aciz. neden böyle olmaması gerektiğini asla açıklayamıyor çünkü. toplumun menfaatini güderse toplumla hep beraber kalkınacağını söyleyebilir. fakat tek başına düzgün ve "acımasız" hamlelerle toplumu geride bırakarak pekala kalkınılabilir ve "bolluk içinde" bir hayat sürülebilir. daha önce örneğini verdiğimiz bankacılarda bunu görüyoruz. hatta bugün faiz yiyerek ve doğal kaynaklara el koyarak, yani toplumu iliklerine kadar sömürerek belirli yerlere gelip rahat bir yaşam sürebilmeye başlamış insanları ele alalım. kesinlikle bu adamlar toplum için zararlıdır ve doğal hukuka göre cezalandırılmaları gerekir. fakat kanun yapma yetisi de kendi ellerinde olduğundan dolayı herhangi bir suç "işlememekteler". onun da ötesinde toplumsal alanda para ve güçleriyle saygı ve itibar görüyorlar. yani hem kötülük yapıyorlar, hem de üstüne üstlük ayıplanmıyorlar. herhangi, en ufak bir yaptırımdan nasiplerini almıyorlar. işte allah yoksa bu adamlar bunu neden yapmasınlar. yapmamaları için ne söyleyebiliriz? veya onlar düşündükleri takdirde neden dolayı yapmaktan vazgeçebilirler? hiçbirşey bulamıyorum...
materyalizmle insana "özgür irade" vermenin imkansız olduğunu iddia etmiştim, bu konu hakkında epey konuşmuştuk. eğer metafiziği kabul etmezsen ve her şey maddeden ibaretse bugünkü bilimsel ve mantıki çıkarımlara göre (belki determinizmden kurtulsan bile) özgür iradeyi kuşanmaktan muaccezsin. metafiziği kabul edersek sakat da olsa, tatmin edici olmasa da özgür iradeye kavuşabiliyoruz. şimdi arttırıyorum; eğer allah yoksa "ahlak"tan bahsedilemez diyorum.
lafı ağzıma tıkadığını duyar gibiyim: allah varsa da ahlaktan bahsedemezsin. çünkü karşılık beklentisiyle yapılan iyilik zaten "ahlakî" değildir. ahirette mükafatlandırılmak için "iyi"ysen yine karşılık bekliyorsun ve ahlak'ın dışındasın.
evet, kabul ediyorum. eğer karşılık bekliyorsam o eylemimin "ahlakî"liğinden bahsedemem. ve yine kabul ediyorum ki pratikte pek çok insan tamamen bu karşılık beklentisi minvalinde "iyilik" yapıyorlar. fakat biz de işin felsefesini kurmaya çalışıyoruz değil mi? iddia ediyorum ki eğer aşkın bir yaratıcı varsa ben bu çıkmazdan da kurtuluyorum! ve hem hiç de kolaya kaçmadan.
şöyle ki benim "ahlaklı" davranabilmem için, yani hem iyilik yapıp hem de karşılık beklememem için "varoluş sebebi"mi bilmem gerekiyor. materyalist/ateist herhangi bir doktrin elbette benim "varoluş" sebebimi belirleyebilmekten uzak. çünkü benim varoluşumun bir sebebi olabilmesinin tek yolu bunun bana beni vareden tarafından yüklenmesi. eğer maddi kimi etkenlerin sonucu olarak (araya hiç üstün bir bilinci koymadan, bir nevi rastgele) varolduysak varoluşumuza bir sebeb yüklemek de imkansız. neyse, dediğim gibi eğer benim varoluşuma sebebiyet veren bir yaratıcı varsa; o zaman benim varoluşum da artık sebebe mebnidir. artık hayatta "layık olmam gereken" bir şey vardır. hayat materyalist felsefenin vaazının aksine anlamlanmıştır artık. ve ben ahiret olmadığını bilsem dahi beni yaratana ve yaratılış sebebime layık olabilmek için evrensel ahlak yasalarına uymak zorunda kalırım. en azından ahlaki olarak bu böyledir, ve bunlara uyduğum zaman ben "ahlaklıyım".
8 banka hortumlayan soyguncuya, faiz yiyip emek çalan meşru hırsıza, silahını çocuğa doğrultmuş o zavallı adama "bunun için mi yaratıldın, bunun için mi varsın?" derim. işte, artık ben ahlaktan bahsedebilirim. ama bir materyalist? bilmiyorum. işin o yakası senin ellerinde...
bu kadar yazabildim :) görüşmek üzere, allaha emanet ol :)
Arkadaş:
merhaba emre. mailine epey geç cevap yazabildim kusruma bakma;
yolladığının ertesi günü okudum fakat cevap yazacak fırsatım olmadı.
daha doğrusu, cevap yazarken epey vakit harcayacağımdan emindim ve
biraz erteledim. neden iyi olunmalı, sorusuna ilk defa dostoyevski'nin
delikanlı'sında rastlayınca felç olmuştum, aynı soru senden de
gelince, bu konu üstünde biraz düşünmem şart oldu.
evrensel bir ahlak yasasından sözetmek mümkün, ama
uygulanabilirliğinden o kadar emin olamadım: sonuçta, kendi
canlılığını diğer canlıların hayatına son vererek sürdürmek zorunda
olan bir hayvan, yani insan, tüm hayvanatın hissiyatına ortak
olamayacağından, insanın ahlakı evrenselliğini yitirir. tabi, eğer
bitkilerin hisleri yoksa, vejetaryenlik buna çözüm olabilir. yani
mübrem ihtiyaçlarının gideriliş tarzı, bir tür canlıyı bir diğerinin
karşısına çıkarıyorsa, orada empatiye yer kalmaz; eğer kalırsa,
birinden biri ya da ikisi birden yokolur. öteyandan, insan temelli bir
genel ahlakın varlığına inanıyorum. bu ahlakı da, senin formülize
ettiğin gibi "ben" ile "sen"i yanyana koyup, aynı şeylermiş gibi kabul
etme ilkesine dayandırıyorum. yalnız benim burada eklemek istediğim
şey; bu kuralı her ayrıntıda kullanmanın sakıncaları olduğu,
dolayısıyla daha çok genel mevzularda kullanılması gerektiği. mesela
çoğu insan kendisini zincirletmekten hazzetmez, ama bir mazoşist
edebilir. o halde, birincisi, ikincisinin başına geleni, kendi
hissiyatında tartarak "kötü" olarak değerlendirir, halbuki ikincisi
böyle düşünmüyor, ve bu onun eğlencesi. tabi burada allah'ın verdiğe
vücuda eziyet etmek durumu sözkonusu; ben ilk aklıma gelen örnek bu
olduğu için bunu verdim, biraz güdük bir örnek oldu. demek istediğimi
anlamışsındır ama; yemek yemek, eğlenmek, hoşça yaşamak, huzurlu olmak
vb. hemen herkes tarafından arzulanır şeyler; işte ben bu kuralı bu
gibi konularda uygulanabilir sayıyorum. neyse, kendi ahlak anlayışımı
bu kadar anlattığım yeter. belirli ya da belirsiz bir mükafat için
iyilik yapmanın bir erdem olmadığı konusunda da sana katılıyorum.
evet, neden iyi olunmalı? eğer bu soruyu homo economicus'a soruyorsak,
cevap veremez. ama gerçekte bizler, homo economicus muyuz? bence bu,
sadece iktisadi faaliyetlerin genel çekimnoktasını oluşturmak için
varsayılan bir kavram. nitekim, iktisat dilencilere verilen paraları
incelemez. bu homo economicus kavramı, bir insanda sadece "benlik"
algısı, ya da bencil ihtiyaçların giderimi tutkusu olduğunu varsayar;
halbuki insan kendi benliğindeki bilinç ile, herhangi bir senliğin
benliğini kendi tartısında tartıp duyumsayabilir. mesela böyle
olunca,, a insanının karşısına, b insanının birincil ihtiyaçları
uğruna; kendi ikincil, üçüncül ihtiyaçlarını feda etme seçeneği
çıkıyor. tabi bunlar, neden erdemli olunmalı, sorusunun cevabı değil.
neden erdemli olunmamalı, sorusunun "ben" açısından bir sürü cevabı
var. fakat ilk sorunun "ben" açısından cevabı yok, olsaydı erdem
olmaktan çıkacaktı; erdeme insan bencilliği açısından bir sebep
bulsak, bu sebep erdemden daha ulvi olacaktı.
kötülük yapmak üzere olan bir insana söylenebilecek tek şey
"yapma"dır. "niye" diye sorarsa, bunun cevabı yok, ne senin için, ne
benim için. senin de belirttiğin gibi, bir mükafat uğruna olduğunda
erdem olmaktan çıkıyor. senin liyakat metodun, eğer zaten bir ödül
içermiyorsa, herkes için kullanılabilir bir yöntem. yani ben de layık
olunacak üstün bir şey tasarlayabilirim, ve gerçekten kendimden üstün
bir şey tasarlayabiliyorsam ve buna nasıl layık olunacağı bilgisine
sahipsem, bu yolu ben de seçebilirim. ve ben tam burada, insanın böyle
bir ben-üstü algısına sahip olduğu görüşündeyim; hissiyatı, iyi-kötü
ayrımı olan her canlının empatiyle kavranabilmesi yani. ama bence
zaten bu liyakat metodu bizim sorumuza bir cevap niteliğinde değil.
varoluş sebebi'nden; bu sayede kötülük yapmak üzere olan bir insana
"bunun için mi varsın" diyebileceğinden bahsetmişsin. açıkçası senin
açından varoluş sebebinin ne olduğunu merak ettim. bence yine çemberi
dolanıp aynı yere geldik: nasıl bir sebep insanı erdemli olmaya iter,
insan itilerek eylediği sürece erdemli olabilir mi? erdem için "ben"
açısından sebep arayıp buldukça, erdemin erdemliği gidiyor. ama ensonu
bana öyle geliyor ki, insan, kendi zihinsel yetileriyle; kendisi,
karşısındaki ve ötesindekinin üstünde, gerçekte varolmasa bile bir
objektif gözlemci tasarlayabilir, ve bu gözlemcinin gözüyle eylemleri
izleyebilir ve ahlakın doğru bilgisine ulaşabilir. ama lütfen "neden"
diye sorma, paralize oluyorum, hehe.
ne kadar konuşmuş olursak olalım, obscurum per obscurius modundan
çıkabilmiş değiliz. tabi bu sorduğun soruların ağırlığından
kaynaklanıyor. benden bu kadar, haydi görüşmek üzere..
Emre Berber:
selamlar. öncelikle insanı tanımlarken kendi varlığını diğerlerinin varlığına rağmen devam ettirmek zorunda olan bir canlı ifadesini kullanmışsın. teknik olarak doğru, muhtevaen yanlış bir ifade olduğunu düşünüyorum bunun emre. ben hayvanlara herhangi bir değer atfedebilmekten uzağım. ruhu nasıl tanımladığımı biliyorsun; irade + bilinç + yaratım/değişim kuvveti toplamına insan ruhu adı verilir. dünya üzerinde hakkında araştırmalar yapabildiğimiz insandan başka herhangi bir varlık da bu özelliklerin üçüne birden aynı anda vakıf olmaktan ziyadesiyle uzak. öyleyse insana değerini atfeden onun bu özellikleri, yani metaforik dilde "ruhu"dur. ve öyleyse insanın ruhu olmayan diğer varlıklara "rağmen" yaşamını sürdürmesi ahlaka aykırılık teşkil etmez. insan elbette "ruhu" olmayan diğer varlıkların tasarruf hakkına sahiptir. nasıl ki demiri eritmekte gayri ahlaki bir şey yoksa hayvanları yemekte ya da öldürmekte de gayr-i ahlaki bir durum göremiyorum. ha doğal dengeyi bozarsan ha bu dünya tepemize geçer bütün toplum zarar görür, bu hassasiyeti göstermemek ahlaksızlıktır. o ayrı.
evrensel ahlak yasası kurgulanması esnasında çıkan problematiği güzel özetlemişsin. bireyler adedince parametreler oluştuğundan dolayı orada ufak çaplı bir sakatlık yaşıyoruz gerçekten. fakat rasyonel akıl ve özgür düşünce ufacık fırça darbeleriyle belli başlı bir standardizasyon getirdiğinde bu problemin de kalmayacağına inanıyorum. sonuçta mazoşizm bugün sosyo-psikolojik bir hastalık olarak nitelendiriliyor. literatürdeki yeri bu. öyleyse elbette normal insanlar temelinde oluşturacağız genel geçer ahlakı. ben "kendine yapılmasını istemediğin birşeyi başkasına yapma" derken sadece kurgulama için metadolojiyi ibraz ettiğimi düşünüyorum, genel anlayış ve metod budur. fakat elbette her bir insanın kendi özelinde değerlendirmesiyle aksaklıklar da meydana gelebilir, geliyor. orada haklısın, katılıyorum.
emre, biz homo economicus muyuz derken haklısın. biz yoğun oranda homo economicus olmaktan uzağız. fakat neden "homo economicus" olmamalıyız? zaten araştırmamızın temelindeki çıkmaz bu. eğer karşıma "çünkü insanız ve yapamıyoruz işte"yi çıkartıyorsan sana ahlaki süreci alelade içgüdüsel bir savaşa indirgemenden dolayı sitem etmem gerekecektir.
"fakat ilk sorunun "ben" açısından cevabı yok, olsaydı erdem olmaktan çıkacaktı; " doğru söylemek gerekirse şu cümlen tokat gibi çarptı suratıma. çok haklı bir kurgulama gibi göründü önce. erdem zaten kendi zatına ithaf edilmeliydi. erdemi erdem yapan oydu. sanat için sanat misali erdem de ancak erdem için yapılırsa erdemdi. fakat öte yandan kendi zatına ithaf edilen şeylere duyduğum nefret geldi aklıma. bilim için bilim, din için din, felsefe için felsefe olamaz, olmamalı derim ben. bir şey nispet edildiği şey miktarınca değerlenir. bu bağlamda halk (allah) için bilim, halk (allah) için din, halk (allah) için felsefe olmadığı müddetçe düşünce elitist kimi salonlarda değiş tokuş edilen parlak bir iyi niyet olmaktan öteye gidemez diye düşünüyorum. peki bu erdem için kullanılabilir mi? erdem de aynı şekilde kendi zatına ithaf edildiğinde zayi mi olur? hayır, pek sanmıyorum. orda haklı olabilirsin. ama şöyle bi durum var.
bu bana ısrarla mantıklı gözükmüyor. sanki bi yerinde hata var ama ben tutup çıkartamıyorum ortaya. "erdem için erdem" demek neden erdemli olmamız gerektiği sorusunu cevaplayamayanların ipin ucunu başına bağlayarak döngüyü tıkamaları gibime geliyor. sen ise sebep bulamıyorsun, bulamadığında da "eğer bir sebebi olsaydı bu erdemden de ulvi olacaktı" diyorsun. evet, gerçekten de öyle. peki buna mani olan ne? insan erdeminden daha ulvî bir sebebe dayanamaz mı erdemli olma fikri? neden karşısın ki buna? veya erdemli olmaktan ulvî bir fikirden bahsedilemez mi? erdemli olmak varoluşumuzun en temel gayesi mi? ontolojiyi "insan erdemli olmak için vardır" şeklinde değerlendirdiğinde "insan neden erdemli olmalıdır" sorusu yine cevapsız kalıyor sanki. ben de bundan rahatsızlık duyuyorum. ve erdem aşkın bir yaratıcıya dayanmadığı müddetçe temelsiz kalıyor, sorular cevaplanamıyor, materyalizmin çıkmazlarından biri oluşuyor gibi gibi. belki de takıldım burada dönüp duruyorum. ama emin ol tüm irademle (gerçek anlamda varsa) kendimi objektivite dahilinde sorgulamaya çalışıyorum. dinsel dogmaları açıklamaya değil, dünyayı anlamaya çalışıyorum. zihnim en özgür merhalelerini geçiriyor bugün, ve ben yine de materyalist olsam neden erdemli olacağımı kavrayamıyorum.
liyakat metodu güzel bir isimlendirme olmuş, öncelikle teşekkür ediyorum :) ödül içermiyorsa herkes tarafından kullanılabilir bir yöntem demişsin, pekiyi bunda problem ne? kendi ahlaki eylemlerini kendinden üstün bir tasarıya layık olma maksadıyla gerçekleştiriyorsan bu tasarı senin "rabbindir" zaten. istersen insanlık, istersen türklük/kürtlük/milliyet istersen de tek bir birey koyabilirsin bunun yerine. rabb kelime manası etimolojik olarak tam da bunu ifade eder. ve sen artık kendine başka bir din bulmuşsundur. dinin de toplumsal ve felsefi alanda karşılığı bu değil mi zaten? işte aliya izzetbegoviç "bana ahlaklı bir ateist gösteremezsiniz" dediğinde bunu kastediyordu. görüyorsun ki erdemli olabilmek, erdemini temellendirebilmek için kendinden üstün bir "tasarıya" layık olma iştiyakıyla hareket etmen gerekiyor. işte sen "neyi tasarlarsan" artık senin tanrın odur. ha biz müslümanlar da diyoruz ki layık olmak için erdemli olduğumuz o şey olsa olsa bizim varoluşumuzun en temel "sebebi" (müsebbib-ul esbab) varoluşumuza "sebebiyet veren şey" olmak mecburiyetindedir. ve evreni ve bizi var eden rabbimize tapıyoruz, ona layık olma güdüsüyle erdemi kuşanıyoruz. bi b.k kuşandığımız yok, kuşanmalıyız diyelim.
görüyorsun, liyakat metodum işliyor. üstüne üstlük sen bile ancak sistematik dinlere özgü bu modeli alıntılarsan erdemli olmak için bir sebeb ve bir temel bulabiliyorsun. aksi taktirde yine ahlaklı olabiliyorsun, ama tam olarak neden olduğunu açıklayamadan.
varoluş sebebimden bahsetmeme haklı olarak kancayı takmışsın. evet, varoluşuma tam bir sebep yükleyemiyorum. yani neden yaratıldığımı sorduğunda söyleyebileceğim en ileri cümle "beni yaratanı tanımak için" oluyor, ateist mantıktan çok daha tatminkar bulsam da yeterince tatmin edici değil, kabul ediyorum. fakat ben tam bu noktada işi tersten okumaya başlıyorum. neden yaratıldığımı berrak bir şekilde ortaya koyamasam da "neden yaratılmadığımı / ne için varolmadığımı" biliyorum sanki. biliyorsun sistematik dinler her biri birbirinden biraz farklılaşsa da genel kabul gören kimi ilke ve prensipler getirmişler. diyelim ki bunların hepsini bir kenara atıyor ve özgür/deist bir zihinle düşünmeye başlıyoruz. tanrı bizden ne istiyor? üzerinde konuşulur. ama bence ahlak felsefesi noktasında esas soru "tanrı bizden ne istemiyor?"dur. genel geçer bir "kötülük-iyilik" algısını kabul ettiğimize göre diyebilirim ki: "tanrı bizim kötülük yapmamızı tasvip etmiyor". yani ben bir insana kendi menfaatim için zarar verirken içten içe tanrının bunu tasvip etmeyeceğini anlayabiliyorum. veya topluma rağmen kendi çıkarlarımı kuşandığımda bunun senin tasarı dediğin insan/madde - üstü ilahi güç tarafından hoş karşılanmayacağını tahmin edebiliyorum.
nasıl bir sebep insanı erdemli olmaya iter? bana kalırsa ancak kendisini yaratan kuvvetin irade ve talebinin bu yönde olduğu bilinci. başka hiçbirşey değil.
insan erdemli olmaya itildiği müddetçe o şeye "erdem" denilebilir mi? bana kalırsa, evet. eğer insan spesifik ahlaki kaidelere bağlı kalmaya "itiliyorsa" o zaman burada erdemden bahsedilemez. fakat insan genel anlamda ahlaklı/erdemli olmaya itiliyorsa bunda bir beis yok sanki. bu sanırım anlatması zor, titiz ve incelikli bir konu. kafamda anlamlandırabilsem de cümlelere dökmem epey zor oluyor. bu kadar uzun bir metni okuyan senin sıkıldığını ve "bitse de gitsek" dediğini de tahmin ediyor gibiyim :)
tekrar denemek icap ederse: insan insan öldürmeme kuralını uygulamaya itiliyorsa burada erdemden bahsedilemez. sadece kendisini iten kuvvete itaat söz konusudur. bu kural kalktığında insan başka bir insanı öldürebilir. "erdem çemberi"nin içinde bir itki'nin "erdem"e sebebiyet vermesi beklenemez.
fakat insan genel anlamda "erdemli" olmaya itiliyorsa burada erdemden bahsedilebilir. çünkü bu itici kuvvet erdemin dışından erdemli olmaya yöneltiyordur insanları. o sebeple genel anlamda erdem vaaz edildiğinde insan erdemli olabilir, fakat özel anlamda ahlaki bir kuralın vaazına çeşitli sebeplerle uyan kişi (erdemli olmak gayesi gütmeden uyan kişi) erdemli değildir. ahlaki kurala erdemli olmak için uyuyor, erdemli olmayı da yaradana layık olma maksadıyla istiyorsa burada tam benim kafamdaki tarz bir ahlaktan bahsediliyor demektir.
"ama ensonu
bana öyle geliyor ki, insan, kendi zihinsel yetileriyle; kendisi,
karşısındaki ve ötesindekinin üstünde, gerçekte varolmasa bile bir
objektif gözlemci tasarlayabilir, ve bu gözlemcinin gözüyle eylemleri
izleyebilir ve ahlakın doğru bilgisine ulaşabilir. "
demişsin. e haklısın. buna bir şey demiyorum :)
ben en açık fikirli zamanlarımdayım. kafam allak bullak olmuş bir halde. elimdeki her bir veriyi tekrar sorgulamaya başladım emre. mesela 2 gündür gündemimde "tanrı neden mutlak iyi olmalıdır?" sorusu var. aristocu bir yaklaşım sergileyip "bilgi erdemi getirir. mutlak bilgisi olan mutlak erdemlidir" şeklinde çıkarımlar yapmazsam cevaplayamıyorum da. hem bilgi her zaman erdemi mi getirir gerçekten? ben şuan çok yüksek bir ahlaka sahip olmak için gereken herşeyi biliyorum ama ahlaki olarak belki de yerin dibinde sürünüyorum. bu nasıl büyük bir iddiadır...
neyse, şunu demek istiyorum. eğer rahatsız olmayacaksan ve konuşmaktan sıkılmıyorsan:
1-bu konuya devam etmek istiyorsan bu konu hakkında bir mesaj daha hazırla bana
2-istemiyorsan bana neden tanrının varolmadığını anlat.
evet, bunu merak ediyorum. yani "neden olmasın?". olması neden imkansız olsun? sistematik dinleri filan bi kenara bırak ama lütfen. en genel anlamda aşkın bir yaratıcı, big-bang i tetikleyen madde üstü bir bilinç neden olmasın? olmadığı fikrine nasıl vardın? geçtiğin merhaleler neydi? bunun bir önkabul olduğunu kabul ediyor musun? olma ihtimalini evrene veriyor musun? varsa sence çok düşük olduğundan ötürü mü bu ihtimali bir kenara atıyorsun? ateizmin tepkiselliğin bir ürünü mü yoksa objektivite süzgeçinden geçince varılmış samimi bir sonuç mu?
ben islamın ve hristiyanlığın cari olan yorumunu tez, ateizmi ise antitez olarak okuyorum. bilmem bu konuda ne dersin... sentez ise olsa olsa bir çeşit teizm olacaktır. (robespiyer'in kurduğu "insanlık dini" takılıyor aklıma bu sefer de :)çünkü ısrarla özgürce düşünmeye çalışmama rağmen aşkın bir yaratıcının varolması fikri varolmaması fikrinden çok daha mantıklı ve yakın geliyor bana. evren nasıl oluştu? bunu ne açıklayabildik insanlık olarak ne açıklayabilecek gibiyiz... bu konu hakkında önkabullerinden sıyrılıp önkabullerinin oluşmasına sebebiyet veren düşünsel saikleri açıklamaya davet ediyorum seni. ben de kendiminkileri dürüstçe açıklayacağım. her ne kadar benim arkamda toplumsal etki ve ailemin düşünsel teması varsa da, senin arkanda da bunlara olan tepkisellik yok mu? bunlar üzerinde düşünüp konuşmak istiyorum.
öte yandan, bu biraz mahrem bir konu tabii. konuşmak da istemeyebilirsin. belki de meşgulsündür bu tarz bir mesajlaşma seni cezbetmiyordur, bu da olası. tercih elbette senin. selametle kal :)
görüşmek üzere
vesselam.
Arkadaş:
selam tekrardan. evrensel ahlak yasasının uygulanabilirliğiyle ilgili
iddiamda ben hala ısrarcıyım. hayvanda, insanda bulunan türden bir ruh
olmadığı için ona değer atfedemediğini söylüyorsun; eğer bunu,
hayvanların yeterli akli ve iradi donanıma sahip olmaması ve
dolayısıyla ahlakın bilgisine ve eylemine sahip olamayacağı anlamında
söylüyorsan, haklısın. ama eğer buradan, insanın hayvanı istediği gibi
kesip biçebileceği sonucunu çıkartıyorsan, bu yine yanlış. daha
doğrusu, hayvanda insani anlamda bir irade-bilincin olmayışı, onun
zararına yapılan her hareketi nasıl aklar, bunu anlamadım en başta.
benim anlatmak istediğim, hayvanların da insanlardaki gibi sinir
sistemine, ihtiyaçlara ve zevklere sahip olması, ve dolayısıyla
iyi-kötü duyumunun oluşması ve hayvan açısından, hayvanın kötülüğüne
olacak bir vakanın evrensel ahlak pratiğinin dışına düşmek zorunda
olduğuydu. eğer senin açından bir hayvanı öldürmek meşruysa, ona
işkence etmek de meşruluk kazanmıyor mu? halbuki, hayvana eziyet
etmek, durduk yere onun benliğinde kötü hissiyatlar oluşturmak
demektir; peki şimdi bu durum evrensel ahlak açısından nötr mü kabul
edilmeli? "ama öldürmeyle işkence etme farklı şeyler" diyebilirsin.
eğer böyle diyorsan; yani başına ne geleceğini bilemeyen bir hayvanın
öldürülmesini nötr kabul ediyorsan, o halde ansızın öldürülen insanın
ölümünü de mi nötr kabul edeceğiz? bence iki durum da ahlağın dışına
düşüyor. nasıl bir insanın öldürülüşü, ölümü ansızın gelse ve onu bunu
farketmese de, onun hayattaki mutluluklarının, eğlencelerinin ve
umutlarının elinden alınışı anlamına geliyorsa; aynısı hayvan için de
olur. hayvanların keyfi hatta eğlencesi yok mudur? mesela, benim
mahallemin köpekleri günün yarısı uyuklar, yemeklerini suyunu insanlar
verir, çocuklar başlarını okşar, akşamları sitede yürüyenlere bu
köpekler eşlik eder. onlar için keyifli bir yaşam; şimdi bu köpekleri
ansızın tüm bunlardan mahrum etsek, doğrudan öldürsek yahut kafeslere
tıksak, bu durum evrensel ahlak açısından elbette negatif olmalı.
gerçi biz köpek eti yemiyoruz, ama danaların da kendilerine göre
iyisi, kötüsü, keyfi vardır herhalde. tabi bütün hayvanları, insandan
daha önemli ya da her konuda eşit tutacak değilim; ama eğer
hayvanlarda da insandaki gibi çektiği veya çekeceği acıları
bilme-hatırlama imkanı olsa, eşit tutmak gerekirdi.
şimdi gelelim asıl soruya, hatta soruna; neden homo economicus
olmamalıyız, ya da neden erdemli olmalıyız? burada git-gel yaptığımız
nokta şu: bu soruya eğer bencil-benlik açısından bir cevap bulursak,
erdem, sırf ben'in ben için yaptığı bir şeye indirgendiğinden,
erdemliğini yitiriyor. yok eğer bencil-benlik açısından hiçbir cevap
bulamazsak, o zaman ahlaki eylem sebepsiz geldiğinden dolayı
absürtleşiyor. bencil benlik ile bencil olmayan eylem zaten en baştan
çelişik iki ifade; o yüzden erdeme bencillik yönünden sebep aramak
nafile. o halde bencil-benlik yerine, kendisinde kolektif iyiliği
bulduğumuz soyut bir merci yaratmak yahut inanmak durumundayız, ki
böyle bir merci oluşunca bu sefer karşımıza çıkan sorun, insanın bu
kolektif iyiliğe ortak olmasını gerekli kılan şeyin ne olduğu. ve
ensonu da, insanı, bu kolektiviteye ortak olmaya zorlayacak herhangi
bir şey bulunduğunda, yine erdemin anlamını yitirmesi. ilk mesajımda
kendim de tam olarak emin olamamıştım; fakat şimdi durumun dökümüne
bakınca daha net gördüm ki, biz sorulan sorunun cevaplanabileceği
bütün alanlara yasak koyuyoruz.
sonra, erdem için erdem, bence doğru bir adlandırma değil, çünkü ben
erdemin sadece bencillik açısından sebepsiz olduğunu söyledim. genel
iyilik için erdem demek gerekir; ki biz buna rabb dedik ve yanına ona
layık olmayı ekledik. ama bu durumda benim rabbım hiçbirşeyin farkında
olmayan, bilinci bulunmayan bi soyutlamadan ibaret. ben fikriyatımda
tanrısal bir şey yaratmakla tanrı yaratmış olmuyorum, dolayısıyla eğer
böyle bir rabb benim ahlakımın temeli olabiliyorsa, bence ateist bir
ahlak temellenebiliyor demektir. ama ben yine de bu liyakat işinin
hiçbir şeyi temellendirdiğine inanmadım, bu sadece ahlakı kağıt
üzerine dökerken üretmeye mecbur kaldığımız bir şablon oldu. bu şablon
da bence ancak ahlakı açıklayabilir, neleri gözeterek ahlak yasaları
oluşturacağımızı bildirebilir (ki bunlar bizde zaten içgüdü olarak
mevcut); ama bunu niçin yapmamız gerektiğine yine bir yanıt veremez. o
yüzden ilk sefer kendimi de tam inandıramadığım sebepsizlik, şimdi
bana tek açıklama olarak görünüyor.
benim bugünlerde kafama takılan bir diğer soru da, acaba riyakarlık da
bir çeşit erdem olabilir mi? şimdi iki kişi, ve onları izleyen
görünmez bir üçüncü kişi varsayalım; birincisi ikincisine kendi
menfaati yahut şan, şöhret için yardım ediyor diyelim, ikincisi de
bunun böyle olduğunu bilmeden yardımları kabul ediyor ve gerçekten de
yardıma muhtaç. şimdi böyle bir durumda, üçüncü kişi birinciye kızıp,
"aman birader, ne hayvan herifsin, hiç yapmasan daha iyiydi" demeli
mi, dememeli mi? ben demesin diyorum, çünkü sonuçta burada birincinin
çirkinliğinden daha çok önemsenmesi gereken ikincinin ihtiyacının
giderilmesi. ayrıca genel iyiliğe hizmet eden herşeyi iyi kabul
edersek, birincinin hareketi de aynı doğrultuda olmuş olmuyor mu,
dolayısıyla bunu erdem kabul etmek mi gerekir? ben etmemek gerekir
görüşündeyim, o yüzden erdemli olmak için, iyiliğe hizmet etmenin
yetmeyeceği, aynı zamanda sadece bunun amaçlanması gerektiğini
düşündüm. böyle olunca da, ufak bir çıkar uğruna yapılan büyük
fedakarlıkların hiçbir anlamı olmadığı sonucu çıktı [gerçekten hiçbir
maddi-manevi çıkar veya (ruhsal) tatmin içermeyen böyle bir eylem var
mı?], ki buna da istenilen iyilik bireysel çıkardan daha baskınsa
erdem kabul edilmelidir, şeklinde çözüm bulmak zorunda kaldım. bu
durumda beni sıkan şey, küçük çıkarlar uğruna eylemenin erdemli
olabileceği sonucu çıkması. bu çıkarlar mesela toplum içinde kahraman
addedilmek, iyi bir insan olduğunun bilinmesi gibi şeyler olabilir. bu
duruma sanırım "piyedestal" deniyor. bu fikir de aklının bir köşesinde
bulunsun, çünkü gerçekten düşündüğümüz gibi arı bir iyiliğin ya da
eylemin bulunduğu kesin mi?
sonra; bilgi ile erdemi doğru orantılı gören anlayışı da hiçbir zaman
kabullenemedim. dediğin gibi, ne kadar bilirsek bilelim,
uygulayacağımız ne malum? ama eğer bizim aradığımız türden, yani
"erdemli davranmanın gereği" türünden bir bilgi mevcutsa, bilgi ile
erdemin aynı doğrultuda olduğu önermesi de doğrulanabilir. şimdi
tanrının varolup olmamasıyla ilgili düşüncelerimi belirteyim.
benim tanrıdan soğumam, dinden soğumamla başladı; ilk başta tanrıya
hiç sataşmadan dine sataşır durumdaydım, sonra ona da sataşmak
durumunda kaldım. tabi ben bu konular üzerinde düşünürken her zaman
tanrının mutlak iyi olduğu önermesinden yola çıktım. en sonunda da
tümel iyinin olduğu yerde, tikel kötülüğün olamayacağı sonucuna
vardım. hernekadar sığ ve çabuk fikredilebilir bir iddia olsa da, ilk
düşündüğüm andan itibaren bana kuvvetli göründü ve hala da tanrının
yokluğuna dair tek önermem budur. yani dine tepkiyle başlayan bir
süreçten geçtim, sonra ateizmin bilim bağnazlığına kapıldım, şimdi ise
senin yaşadığın objektivite dönemini ben ters yönden gelerek
yaşıyorum. o yüzden benim tepkin tamamen ahlaki bir düzlemde; yoksa
evrim teorisiyle, binbangle tanrı öldürmenin budalalık olduğunu
düşünüyorum; o yüzden bigbang'i tetikleyen bir tanrı yoktur diyemem,
madde-üstü şeyler yoktur diyemem. ben sadece, mutlak iyi tanrı
olmasagerektir, derim, o yüzden esaslı bir ateist bile sayılmam.
benim söyleyeceklerim bu kadar emre; ama sana sormak istediğim bir şey
var. şimdi diyelim ki tanrının olmasını kuvvetle muhtemel saydın,
hatta tamı tamına kafan bu fikre yattı. peki neden islamı ya da
kur'an'ı seçtin? ya da tanrının gerçekten de böyle kılavuzlar
yollaması gerektiğine kanısına nasıl vardın? ve ayrıca, kur'andaki
sosyo-ekonomik modelin ve ahlakın, mutlaka harfi harfine gerektiği ve
bunların her şeyi çözeceği görüşünde misin?
şimdilik hoşçakal emre; benim konuşmaktan sıkıldığım ya da
mahremiyetimi açıklamaktan sakındığım yok kesinlikle, aksine bunları
konuşup tartışabilmek bana büyük keyif veriyor. yalnız farkındasındır,
ikidir biraz geç cevap veriyorum. muhabbetimizin vize haftalarına denk
gelmiş olması, adapazarına gidip-gelişim, ve ayrıca vakit bulduğum
zaman yazacağım şeyleri bilmediğimden (emin olamadığımdan) dolayı
düşünme gereğim, böyle gecikmeme yolaçtı. selamlar.
Emre Berber:
selamlar. öncelikle ilk paragrafında beni çok güzel bir yerden yakalamışsın. çok kısaca bugünlerde gündemleştirdiğim ve hala da çözemediğim bu sorunumun düşünsel temellerini izah etmeye çalışayım:
şimdi deterministik teorileri incelediğimde insan fiil ve düşüncesinin kompleks dış faktörlerin birleşmesinin zaruri bir neticesi olarak görüyorum. hatta kafa karıştırma taktiği bile inşa ettim kendime. önce "nedensiz bir şey olabilir mi?" diye soruyorsun, hayır cevabını aldıktan sonra soruyu tersten yineliyorsun: "tüm nedenler oluştuğunda o şey olmadan olabilir mi?" ister istemez hayır diyen bireye determinizmi kabul ettirmiş oluyorsun. daha doğrusu kafasına kancayı takıp düşünüp olgunlaşmaya bırakıyorsun :)
işte kendimi bu determinizmden kurtarmaya çalışırken eli mahkum indeterminizmi incelemeye başladım. nispeten yeni bir hayat görüşü olan indeterminizm ise kaos teorisi ve kuantum teorisinin kopenhag yorumuyla dünya sahnesindeki yerini almıştı. doğrusu kaos teorisini incelemedim ama kuantum teorisi üzerinde 1 haftalık çalışmanın ardından indeterminizmin epistemolojik değil ontolojik olduğunu iddia etmenin sadece yorumsal bir fark şeklinde tecelli ettiğini farkettim. evet, heisenberg'in teorisi kesinlikle epistemolojik bir indeterminizm, bir belirlenemezlik sunuyordu bize; fakat bu indeterminizmin ontolojik olduğunu söylemek, yani zaten eşyanın fiilinin belirli olmadığını ve maddenin "nedensellik ilkesi"nden bağımsız hareket ettiğini söylemek sadece yorumsal bir farktı ve bilimle temellenmiyordu. pekala herşeyin belirli olmasına rağmen biz bu sistemi çözüp şeylerin neye göre nasıl eyleme geçtiğini kavrayamıyor olabilirdik. fakat kopenhag yorumuyla beraber ontolojik bir indeterminizm vaaz edilmeye başlandı, sorun bizde değildi, eşya zaten belirli değildi sözde.
içime sinmedi. einstein'i bu sayede anladım. onun da içine sinmemiş ve "tanrı zar atmaz" demişti. ama benim farklı çekincelerim de vardı... hem özgür iradenin yokluğundan bahseden bu sağlam ve muhkem teoremler nasıl içime sinebilir ki? hayır işin kötüsü fizikten güç devşiren bu canavarlar herşey belirliyse özgür iradeyi zaten reddediyor, bununla kalmıyor, eğer hiçbirşey belirli değil ve varlık olasılıksal demetler biçiminde tezahür ediyorsa özgür iradeyi yine reddediyordu. özgür irade her türlü kayıptı...
bu canavarları yine olsa olsa ancak ve ancak teizmle mağlup edebileceğimi farkettim sonra. insanda maddeden bağımsız, maddeye indirgenemeyen, maddeden tam manasıyle etkilenmeden aldığı kararlar vasıtasıyla maddeyi etkileyen bir "özüt" olmalıydı. teolojiye daldığımda ruh kavramını derinlemesine incelemeye başladım. bunun ardından tabiatı icabı kendi ruh tanımımı yaptım. bu tanımı yaparken ısrarla ilkel bir dualizmden uzak durmaya çalıştım. ruhu bir yetiler toplamı, kompleks ve kısmen bağımsız bir karar mekanizması olarak tanımladım.
buraya kadar geldikten sonra "tarih mi insanı yaratır, insan mı tarihi?" sorusuna erich fromm gibi cevap vermeye başladım. hem insan tarihi, hem de tarih insanı aynı anda var ediyordu. insan ve insanın karar mekanizması üzerine etki eden faktörlerden soyutlanamayacağı gibi, bu faktörlerin yanında insanda yetiler toplamı şeklinde bulunan ruh da bu faktörlerden bağımsız bir karar mekanizması vazifesi teşkil ediyordu. bu arada arthur peacocke'un da buna benzer bir görüşü dillendirdiğini ve ilgili terimin türkçeye "zuhur etmek" olarak çevrildiğini belirtmek isterim. bu yoruma göre zihin kendisini oluşturan yapıtaşlarına (nöronlara, mesaj dalgalarına) indirgenemezdi. herneyse, bu noktadan sonra yol alarak hayvanlarda bu yetilerin bulunmadığını farkettim.
hayvanlarda çarpık bir bilinçten bahsedilebilse bile ne özgür bir irade ne de nedensellik zincirinden kopuk (ya da zincirin ilk halkasını teşkil edecek şekilde diyelim) bir yaratım kuvveti vardı. hayvanlar bana göre adeta makinalar gibiydi. elbette tanrısal tasarımın neticeleri olmalarından ötürü insan yapımı makinalardan çok daha kompleks ve yetkin, ama yine de mekanik sürece tabi makinalar. etkilere tepki veren alelade yaşam formları, o kadar. sıfırdan etki yaratma yetileri yoktu. simgesel anlamda "ruh"ları yoktu. bunu da ismi dualizmle özdeşleşen descartes'in söylediğini öğrendim sonradan (doğrusu bugün). canım sıkılmadı değil =)
tam bu adımdan sonra senin beni şuan içinde yakaladığın bu çukura düştüm. öyleyse hayvanla endüstriyel malzemelerin farkı neydi? bir kedinin bir demirden ne farkı vardı? yaşam? yaşam nedir hem? bugün biyologlar yaşamı tam olarak açıklayabiliyorlar mı sanki? bütün "canlıların" tek ortak özelliği dna barındırmaları değil mi? ee bu beni neden enterese etmeli... demirden daha kompleks olması hayvanlara demirlerden farklı muamele etmemi gerektirir mi? inorganik değil organik olması onu mahiyeten demirden üstün tutsa da benim merhametimi hakettirir mi?
sonraları kafamda "ben bu kediyi (evde kedi var da =) neden kuyruğundan tutup duvarlara vurarak öldürmeyeyim" diye düşünmeye başladım. içimdeki sadizan damarı bir kenara koymak gerekirse bu geyik soru temelinde düşünmeye başladım. bu kediye merhamet duyuyordum (şuan kucağımda) yemeğini suyunu eksik etmiyordum peki ama neden? o da yaşıyor ve aç kalınca acı çekiyor bunu bilmemden dolayı mı? bu beni neden bağlamalı ki?
sonra seyahatime devam ettim. yardım almak maksadiyle şöyle bi dönüp dünyaya göz gezdirdim. vejeteryanler hayvanların yenmesine karşılardı, onları asla anlayamayacağımı farkettim. geçtiğim bu düşünsel sürecin onlara verilmiş bir cevap mahiyetinde olduğunu düşünmeye başladım. öte yandan islam ise tüm dünyanın insan için, insanın ise allah için varedildiğini söylüyordu. burada hayvanların insan için var edilmelerini çok daha iyi anlamlandırabildiğimi farkettim. gerçekten menfaatimiz için hayvan öldürmekte ilkesel/ahlaki bir problem görmemeye başladım. insanlığın ortak menfaati için pekala hayvanlar öldürülebilirdi. bunda herhangi bir problem yoktu çünkü hayvanların ruhu yoktu. onlar sadece makinalardı...
sonra kafam allak bullak olmaya başladı işte. kürk için su samuru öldüren allahın belalarına karşı duyduğum öfke geldi aklıma. o dehlizden kendimi çekip alabildim çünkü su samurlarının nesli tükenmek üzreydi ve farklılığı yoketmek evrene ihanetti. doymak için hayvanları yiyen insanları düşündüm ve onları çok iyi anladım. fakat hayvanlardan gönlümce istifade edebileceğimi söyleyen benim dinim bana ısrarla hiç bir hayvana eziyet etmemem gerektiğini söylüyordu, bunu bir türlü yerine oturtamadım. neden eziyet etmemeliydim ki? bunun ne önemi vardı... acaba buradaki tek etkenin hayvanlara eziyet eden insanın zihninde eziyetin "normalleşeceği" ve yeri geldiğinden insanlara da işkenceyi reva görebileceği miydi? daha derin bir şeyler olmalı değil mi?
dostoyevski'nin suç ve cezasında'ydı sanırım "insanların başkaları acı çekerken kendi acı çekme ihtimallerini gördüklerini ve ondan dolayı iyilikseverleştiklerini" yazıyordu. hayvan ölümlerinde de kendi ölümünü gören insanın saf vicdani, ama akılla alakası olmayan bir kaygısından bahsedilemez miydi? ahlak akıl ve mantıkla desteklenmediği sürece o işin ne tadı vardı?
neticede kedi kucağımda. henüz öldürmedim. öldürmem de elbette =). ama keyif için tahtayı kıran adamla keyif için kediyi duvara fırlatan adam arasındaki ahlakî uçurumun arasını neyle doldurmamız gerektiğini tam anlamlandıramıyorum henüz. yani kedi de bir makine en nihayetinde. aynı tahta gibi mekanik ve deterministik yasalara sonuna kadar bağlı etkilere tepki veren bir ara halka... nerden geliyor bu hayvanın önemi...
neyse. bu konu hakkında bir şey yazmana gerek yok. sadece hiç uykum yok(tu) ve ben öylesine bir şeyler karalamak istedim. esas konumuza gelip biraz daha ciddileşmemiz gerekirse:
emre ben ne hayvanların ne insanların öldürülmesine karşı değilim ki. buralarda ahlakî bir çıkmaz da göremiyorum hem. sanırım ahlak felsefesi hakkındaki ilk mesajımda "haksız yere öldürülmek istemiyorsan haksız yere öldürme" şeklinde formulize etmiştim bu düşüncemi. yani bence pekala toplum olarak insanları öldürebiliriz, ve pekala haklı da olabiliriz... soru elbette hakk kavramımı neyle temellendirdiğim olacak. bir insanı hangi şartlar altında ölümle cezalandırabiliriz? rehabilite olma ihtimalinin rehabilite olamama ihtimalinden büyük olduğu şartlarda, kurbanın talebi de bu yöndeyse derim. bu konu da bizatihi uzun bir konu. kısaca temas edip geçiveriyorum böylece…
peki hayvanları öldürürken ne zaman haklı oluruz? burda cevabım basit. onlardan yararlanacaksak. eğer bir ineğin etini yiyeceksen onu öldürmende herhangi bir beis yok. ama yok dün gece bizim evde olan nevrotik gotik kız gibi hamster parmağını ısırdı diye zavallı hayvanı çakıyla dörde böleceksen haksız ve ahlaksızsın demektir. zihnim ısrarla lüks tüketim malzemesi olan kürkü için öldürülen nesli tükenmekte olan hayvanlara kayıyor. bunlara ilkesel olarak karşıyım. neden karşı olduğumu da yeterince uğraşabilirsem temellendirebileceğimi düşünüyorum, mesela o kürklerin lüks tüketim malzemesi olup alternatif yollarla insan tenini soğuktan koruyan maddelerin imal edilebilmesi gibi, fakat tam olarak konumuz kapsamına girmediğinden bu mevzuyu da uzatmaya değer bulmuyorum.
ben herhangi bir hayvanı hiç bir koşul ve şartta (onun acılarını ve keyiflerini aynel yakin mertebesinde bilsek bile) insanla eş değer tutmuyorum. insan çok farklı bir şey. insan tanrısal bir şey... hayvanlar ise tamamen mekanik yasalara bağlı işleyen makinalar. etkilere tepki veren alelade organizmalar. öyleyse insan-insan üzerinden yürüttüğümüz ahlak kurgulamasını doğrudan yekpare bir biçimde alıp insan-hayvan arasında yürütemeyiz. çünkü ilk kurgulama yatay düzleme mebniyken insan-hayvan ilişkisi dikey bir düzlemi ifade etmekte.
fakat kabul ediyorum kendi yatay düzlemimizde kurguladığımız formulleri hayvan-insan dikey düzleminde de "kısmen" uygulayabiliriz. fakat elimizdeki kimi parametrelerin farklı sonuçlar verdiğini düşünmemiz ön koşuluyla. dediğim gibi: toplum bir insanı öldürmeye çok zor hak kazanabilirken, bir hayvanı öldürmeye hak kazanmasının tek ve basit bir şartı var: o hayvandan yararlanacak olması.
burdan yola çıkarak hayvanların öldürülebileceğini söylerken onların öleceklerinden bihaber olmasına dayanmıyorum. çünkü gerçekten buna dayansaydım "ansızın öldürülen insanla herhangi bir şekilde öldürülen hayvanın" bir farkı kalmazdı. ben insan-hayvan farkına, bu ikisinin yatay değil dikey düzlemde bulunmasına dayanıyorum. bu büyük mahiyet değişimi ise insan-insan arasında kurguladığımız ahlak formulizasyonunun birebir uygulanmasına mani olmakta. insan menfaati için başka bir insanı öldüremezken yine menfaat gayesi güderek bir hayvanı öldürebilir.
esas konumuzu çözümlediğin giriş paragrafına baktığımda konunun zihinlerimizde çok olgunlaştığını farkediyorum. gerçekten de tam olarak senin dediğin gibi herşey. teşekkür etmemek elde değil :) ben o paragrafa sadece bir şey eklemek istiyorum:
insanın bu kolektif iyiliğe neden ortak olması gerektiği sorusuna verilebilecek tek temelli ve mantıklı cevabın fiziği aşıp metafizik bir yaratana duyduğu inanç olarak görüyorum. böyle bir yaradan zihinlerdeki yerini kaybettiğinde insanoğlu kendisini neye nispet edeceğini şaşırıyor. hiçbir şeye nispet etmediğinde de yerini kaybedip anlamsızlaşıyor. işte bundan sonra "hayat çok anlamsız" diyen insanlar karşımıza çıkıyor. nispete geri dönersek: topluma diyorsun, neden diyor. kocana diyorsun, e haklı olarak neden diyor. erdeme diyorsun, neden diyor. ama yaratana dediğinde "neden" derse "bunun için yaratıldığından dolayı" diyerek teorik düzlemde muhattabı susturabiliyorsun. yani işin içine yaradanı kattığında çok daha kuvvetli bir ontoloji kurgulayabilip, bu kuvvetli ontolojiden aldığın destek vasıtasıyla adam akıllı bir ahlak felsefesi üretebiliyorsun.
evet biz gerçekten soruların cevaplanabileceği çoğu alana yasak koyuyoruz ama kendi kişisel keyfimize göre değil. buralar gerçekten de girilmesi yasak olan, girildiğinde soruların ve cevapların düştüğü alanlar olduğundan dolayı.
insanı bu kolektif iyiliğe ortak olmaya "zorlayacak" bir şey elbette erdem fikrini derinden sarsar ve üzerinde kafa patlattığımız "iyi olma" kavramını düşürüverir. burada sana katılıyorum. peki ama insanı bu kolektif iyiliğe "teşvik" eden bir şey? sonuçta tanrı dünya üzerinde kimseyi zorlamıyor fakat herkese "kötülük yapmayıp iyilik yapmayı" salık veriyor. öyleyse burda bir cebr olmadığından dolayı erdemimiz hala erdem, ahlakımız hala ahlaktır. peki öte yandan insan erdemli olmaya "teşvik" edildiğinde onun kazandığı erdem'e erdem denilebilir mi? ben bu soruya da evet diyorum. eğer herhangi bir ahlaki eylem teşvik edilseydi buna erdemli olmak denilemeyebilirdi. ama genel olarak "erdemli/ahlaklı" yaşamak teşvik edildiğinde; yani itki erdemsel çemberin dışından insanı erdemsel çembere iten bir mahiyet arzettiğinde neden bunun adı erdem olmasın ki...
ateist bir ahlakı kendi yarattığım "rabb" düşüncesiyle temellendirebileceğimi söylüyorsun. fakat çok önemli bir noktayı yine kaçırmışsın bence. kendi ifadelerin vasıtasıyla işin püf noktası olduğunu düşündüğüm noktayı göstermek gerekirse:
"o halde bencil-benlik yerine, kendisinde kolektif iyiliği
bulduğumuz soyut bir merci yaratmak yahut inanmak durumundayız, ki
böyle bir merci oluşunca bu sefer karşımıza çıkan sorun, insanın bu
kolektif iyiliğe ortak olmasını gerekli kılan şeyin ne olduğu."
gerçekten de materyalist ahlak kendi "rabb"ini belirleyerek bir adım ileriye gidebilir. marksistler "biz toplumun ortak iyiliği için çalışıyoruz" diyebilir ve bu deyişle etraflarında insanları kenetleyebilirler. bu çok güzel bir düşünüş tarzı olmasının yanısıra hala daha eksik değil midir? çünkü insanın bu kolektif iyiliğe neden ortak olması gerektiğini insana açıklayamamaktalar. fakat bu liyakati toplumdan alıp insanı ve tüm evreni vareden bir kuvvete bahşedersen işte o zaman insanın "neden erdemli olması gerektiğini" açıklayabilmeye başlarsın. çünkü o zaman adamakıllı bir ontoloji kurgulayabilirsin. "insan ne için vardır?" sorusunu tam olarak cevaplayamasan da bu konuda çok daha ileri laflar serdedebilir hale gelirsin. insan dersin, ilk olarak; kötülük yapmayıp iyi olmak için vardır. çünkü bizi yaratan tanrı'nın iradesi bu yönde tecelli etmiştir. bu insanın neden kolektif iyiliğe ortak olması gerektiğini açıklayan bir düşünüş tarzı neden olmasın ki? öte yandan materyalistin kendi zihninde kurguladığı "rabb" algısı materyalist bireye doğruları buldursa bile ona "neden iyi olması gerektiği" sorusuna nasıl cevap versin ki... bu realiteyi zaten sen de tesbit etmişsin. bu sadece ahlakı kurgularken kullandığımız bir şablon, bir eskiz defteriydi diyorsun. bunun pratik hayatta oynadığı bir rol yok.
ama senin "bu" derken kastettiğin şey kendi oluşturduğun yapay tanrın. eğer bu tanrı gerçek olsa ve sürekli olarak senden haberdar olsa, işte o zaman bu tanrı algısı hayatın tam göbeğinde pratiğin ta derinlerinde hakettiği yeri bulmaz mıydı? ve insan o zaman "neden ahlaklı olması gerektiğine" doğru cevabı sürekli olarak bu tanrı fikriyle açıklamaz mıydı? ki bana göre bu monoteist yaklaşımdan farklı bir biçimde de açıklanamıyorken...
metni biraz (epey bi) dağınık kurgulasam da meramımı anlatabildiğimi sanıyorum :) bakalım bir formulizasyonun altından kalkabilecek miyim:
insan "nasıl" iyi olmalı
->(ikimize göre de) tek cevap var: eylemlerini bencil-benliğinden başka birşeye nispet etmeli.
->(yine ikimize göre de) bu kendi kafasında oluşturduğu farazi bir düşünce olabilir. bu düşünce insana ahlakın bilgisini verecek bir şablon niteliğindedir.
->(ikimize göre de) fakat ahlakın bilgisini alan insan "neden ahlaklı olması gerektiğini" hala bilmemektedir.
insan "neden" iyi olmalı
->(bence) tek bir cevap vardır, bunu da teistler verebilir: çünkü kendini yaradana layık olmalı
->(sence) cevap yok. sebepsizlikle açıklama taraftarısın.
liyakat metodumsa ise bir aksaklık olduğunu söylüyorsun. bu aksaklığı ortaya çıkartmaya çalıştığın mesajlarına elimden gelen cevabı vermeye çalıştığımı düşünüyorum. kanaatim hala daha bu metodun eksik olmadığı yönünde. istersen bütün taşları ortaya döktüğümüze göre yukarıdaki formulizasyona bir itirazın yoksa eğer benim bu metodum üzerine biraz kafa yoralım. hata veya aksaklık nerde göremiyorum, sen gördüğünü hataları söylersen ayıklamaya ya da yıkıp yeniden kurmaya çalışacağım :) seni bir teist gibi düşünerek bu metodun kendi içinde tutarlı olup olmadığını araştırmaya davet ediyorum. bu sana hem entelektuel bir çaba sağlayacak, hem de bana yardım etmiş olacaksın :)
diğer konumuza gelince:
şimdi ne söylersem söyleyeyim tebliğ yapmış pozisyonuna düşeceğim. kabul ettiğim öğretilerin aksine tebliğ yapmaktan bir rahatsızlık duyduğumu da inkar edemiyorum. çünkü tebliğ yaptığımda sanki düşüncelerim değersizleşiyor, karşımdaki insanı ikna etmeye çalışmakla tartışma anlamsızlaşıyor. işin tadı da kaçıyor. ama lütfen mazur gör ve senin anlattığın bu konular hakkında benim de şahsi düşünsel serüvenimi izah etmeme izin ver:
ateizm yüzyıllardan beri (haklı) bir tepkiselliğin ürünü olarak şekillendi. kilise ve sünni dünyanın bir kısmı dinin tek bir yorumunu bütün insanlığa dayatarak sömürü düzen ve çarklarına hammadde elde etti. bu inkar edilemez bir gerçekliktir. islamda emeviler döneminden, hristiyanlıkta pavlus'un öğretide hakimiyetini kurmasından beri her ne kadar çatlak sesler bol bol çıksa da din devletin hizmetinde bir müessese haline geldi. devletler din vasıtasıyla halkları uysallaştırmaya ve sömürmeye başladılar. onun da ötesinde sosyolojinin genel kaidelerinden biri olarak müesseseleşen şey muhafazakarlaştı. muhafazakarlaşan şey ise geçen zamanla beraber yozlaştı. bunlar inkar edilemez acı gerçeklikler.
dine karşı yüzyıllarla oluşan bu haklı tepkisellik ise yeni bir antitez kurguladı: ateizm. öncelikle bütün antitezlere şüpheyle yaklaştığımı belirtmek istiyorum. bana kalırsa bir düşünce varoluş sürecinde kendisini başka bir düşüncenin karşıtı olarak kurguluyorsa temkin burda biz bireylere düşen en temel yaklaşımdır. sentezlere prim verilebilir, tarihsel süreçten nispeten bağımsız kimi başka düşünüş tarzları gündemimize girebilir ama antitezler korkunçtur. türk milliyetçiliğinin antitezi kürt milliyetçiliği, kapitalizmin antitezi komunizm, müesses yozlaşmış dinin antitezi ise ateizmdi. işte o sebeple her ne kadar antitezler "gerekli" ve sosyolojik gelişim evreleri için vazgeçilmezlerse de sen ve ben gibi bireylerin düşünsel dünyalarında temkinle yaklaşılması gereken vakıalar olarak anlamlanmış bulunmakta benim zihnimde.
dolayısıyla nerdeyse bütün ateistlerde görülen bu din müessesesine karşı tepkiselliği de temel saik kabul ediyor ve bu sefer de ateistlerin düşünsel serüvenlerine pek saygı duyamaz hale geliyorum. elbette bu tür siyasi-sosyal etkenlerden olabildiğince bağımsız düşünen insanlar da vardır ama onlar da zaten kendilerini ateist olarak tanımlamaktan ar etmeye başladılar. biliyorsun, hayattaki ontolojik duruşunu agnostizm olarak belirliyorlar. muhtemelen sen de kendini agnostik olarak tanımlıyorsundur zaten.
fakat felsefede her adım için önceki adımınla oluşturulmuş bir kanaatini kullandığını inkar edemezsin. agnostik bir yaklaşımla ahlak felsefesi hakkında mesela kuvvetli bir kanaat oluşturmak ne denli zor olurdu tahayyül edebiliyorum. insan daha dünyayı açıklarken en temele yerleştireceği aşkın bir yaratıcı var mı yok mu sorusuna cevap veremiyorsa dünyayı açıklamaya çalışırken bir adım öteyi nasıl alacağız?
işin garip noktası şu: agnostizm yeni bir fikir değil! bilinemezciliği bütün ilahi dinler zaten söylüyorlar. çünkü işin tabiatı gereği asla ve kat'a tam olarak tanrının var olup olmadığı bilinemez. bilinememeli ki dünyanın "sınav" hükmü sabit kalabilsin. yani biz teistler, hatta özel olarak biz müslümanlar da agnostiğiz zaten. tanrının varlığı ya da yokluğunun tam olarak bilinemeyeceğini söylüyoruz. fakat bu konu hakkında insan aklının pek çok ilerleme kaydedebileceğini ve her bir insanın teker teker bu konu hakkında bir kanaat bina etmesi gerektiğini söylüyoruz. gerçekten de bize göre böyle bir kanaat oluşturulmalı ki insan geri kalan yaşamını bunun üzerine kurgulasın. ontolojinin temeline aşkın bir yaratıcının varlığını koyan adamla bunu reddeden adamın hayat görüşlerinin ne denli, ta temelden farklılaşacağını inkar edemezsin, ve aşkın bir yaratıcının varlığı bilinemez öyleyse bu konu hakkında konuşmamalıyız diyen adamın hayatını neye göre ve nasıl kurgulayacağını...
işte biz müslümanlar da varlık-yokluk sorunsalında agnostik olmakla beraber kendi kanaatimizi "var olduğu yönünde" şekillendirenleriz. islamî terminolojide buna da iman denilmekte işte.
bir tali yola sapıp daha önce savunduğum şeyi biraz kuvvetlendirmek gerekirse: insanoğlunun karar mekanizmasına dış faktörlerin epeyce etki ettiği yadsınamaz bir realite. kabul ediyorum. mesela sadece çok popüler olduğu için ister istemez kendimi uzak tuttuğum kimi şeylerin olduğunu inkar edemem. ya da başka bir insan belki de kimse tarafından bilinmediği için bir şiire mahiyeti icabı hakettiği değeri atfedemiyor olabilir. onun için önemli olan da halk tarafından yoğun bir kabulle sahiplenilmesidir. fakat kabul etmeliyiz ki iki anlayış da kökünde yanlıştır. doğru olan insanların bir esere ne kadar teveccüh ettiklerine zerre dikkat etmeden o eseri kendi tartılarımızda tartmak değerini -biçebiliyorsak- bundan sonra biçmektir. insan kendisini etkileyen dış faktörlerden olabildiğince uzak işletmeli karar mekanizmasını.
işte tanrı fikrine böyle bir yaklaşımla doğal neticenin tanrı'nın varolmasının varolmamasından daha mantıklı olduğu kanaatinin şekillenmesi olacağını düşünüyorum. elbette mutlak bir özgürlük bahşetmiyorum hiç bir zihne ama benim zihnim gerçekten tüm samimiyetiyle böyle çalışıyor. işte islam'ın bizden istediği iman da bu anladığım kadarıyla. fakat bunun bir öte aşaması tabii: iki yoldan birini tercih edip hayatını ona göre kurgulamak. yani iman etmek "aksi asla olamaz" demek değildir. "bu konuyu asla tam olarak bilemeyiz ama ben kendi kanaatimi böyle inşa ettim. ben böyle düşünüyorum" diyebilmektir.
kötülük problemi teizmin başındaki en büyük bela olsa gerek. yani sorun hiç de zayıf bir soru değil, bu problem hiç de öyle kenara atılabilecek bir problem değil. tezim ateizmin karşısında en büyük darbeyi bu soruyla alıyor. bu soru ve bunun da devamı olan "tanrı dünyayı neden var etti" sorusuyla... kafamı gerçekten meşgul eden sorular bunlar benim de... bu konuyu çözmek üzere mesela farabi ve ibn-i sina "karşıtlığın varlığı anlamlandırdığı" tezini dillendirmişler. arap "eşya zıddiyle kaimdir" der. yani bir şeyin varolabilmesi için onun karşıtı bir şeyin de olması gerekir bir nevi. siyahı anlamlandırabilmemiz için bir de beyazı görmeliyiz, nemi anlamlandırabilmemiz için bir de kuruluktan haberdar olmalıyız. amerika yaşayabilmek için kendisine ötekisini seçmeli... vesaire vesaire vesaire.
işte bu islam filozofları burdan yola çıkarak eğer kötülük olmasaydı iyilikten de bahsedilemezdi derler. bu sebeple tanrı kötülüğün varolmasına izin veriyor şeklinde bir sonuca ulaşıyorlar. aslında "tanrı kötülüğe neden izin veriyor" sorusunun cevabı muğlak olsa da "kötülük nasıl oluşabiliyor" sorusunun cevabı bence çok açık: çünkü tanrı tanrısal yetilerini kendinden başkalarıyla da paylaştı.
ruhu nasıl tanımladığımı biliyorsun: bilinç + irade + yaratım kuvveti. bu tanımıma göre hem ruh hem de bu yetilerin tamamı tanrısal yetiler. gerçekten de tanrılara layık yetiler değil mi ama =) fakat ilkel belki şamanistik dualist anlayışlardan ölesiye kaçmak gerek. yok efendim ruh varmış mutlak iyiymiş, yok efendim beden varmış o da kötü ve bayağıymış. insan ruhunu dinlendirip eğitmeliymiş, bedensel zevklerden ölesiye kaçmalıymış. bunlar işin hikaye kısmı...
fakat tanrı kendine ait olan bu yetileri paylaşarak kendisinden bağımsız başka "diri" şeyler yarattıysa ve bu diri şeyler üzerinde tam bir hakimiyeti bile isteye tesis etmediyse bu "ruhlu" varlıklar arasında kötülüğe meyyal olanlar elbette çıkabilir. burda teolojikal bir problem yok. bi hikaye anlatmışlardı bana, o hikaye vasıtasıyla daha rahat anlaşılabileceğimi umuyorum.
hikaye bu ya, adamın teki berbere gitmiş ve "ben allaha inanmıyorum arkadaş" demiş. eğer allah olsaydı bu kadar kötülük, bu kadar savaşlar, hile, yalan, dalavere nasıl mümkün olabilirdi?. berber cevap vermiş: "şu karşıdan geçen berduşu görüyor musun?" adam bakmış ve hakkaten karşıdan saçı-sakalı birbirine karışmış bi bohem geçiyor. "ben de" demiş berber, "kendime inanmaz oldum."
bu şekilde yaklaşıldığında tanrısal tümel iyiliğin yanında tikel kötülüklerin nasıl oluştuğunu anlamlandırabiliyoruz. çünkü tanrı kendisinden ve kendisine has bir şeyleri bizle paylaştı ve bizleri serbest bıraktı. biz ise kötülüğü doğurduk. fakat tanrı buna neden izin verdi? tanrı neden kötülüğe ve günaha müsaade etti? işte bu buradaki zor soru. kuranda bir ayette "eğer sizden hiç kimse günah işlemeseydi sizleri helak eder yerinize günah işleyen bir topluluk getirirdim" diyor allah. yani adeta insan günahıyla kabul ediliyor. belki deneysel bir süreç yaratmak istedi... kim bilir...
gelelim senin soruna... öncelikle senin ya da geri kalan "inkarcıların" üzerinde topluma ve müesseseleşmiş dine karşı tepkiselliğin çok çok büyük bir etkisi varsa benim ve benim gibi olanların üzerinde de toplumun ve müesses dinin çok büyük bir etkisi var. bunu kabul etmek zorundayım. dürüst olmak için bunu kabul ederek yola çıkmak zorundayım.
müslüman olmamda ailemin etkisini yadsıyamam. müslüman olmamda asırlar önce biz güzel ve yalnız bir ermeni kavmiyken bizi kırarak müslümanlaştıran devletin etkisini de yadsıyamamam işin daha da ironik bir yönü. ama insan zaten önkabullerle doğuyor. bunu da sen kabul etmek zorundasın. varoluş özden önce geliyor, kabul ediyorum. fakat öte yandan "öz" de daha doğru bir ifadeyle toplumun bize verdikleri de bizim karakterimizin şekillenmesinde çok önemli bir rol oynuyor. ben burda sanatsal bir esere nasıl yaklaşmamız gerektiği konusundaki fikir yürütmelerim gibi düşünüyorum. yani ne popüler ve yaygın kabulle taçlandırılmış diye bir eserden soğumak, ne de sırf popüler diye bir eseri sevmek gerek. ne toplumun bana dayattığı bu diye bundan yüz çevirmek, ne de toplumla uyumlu yaşayabilmek adına bunu kutsamak gerek. burada insan kendi karar mekanizmalarını olabildiğince özgür bir şekilde işletip kararına öyle varmalı.
ben tanrının varolduğu kanaatini kendi bünyemde inşa ettim. hayatımı bu kanaate göre kurgulamaya karar verdim.
-tanrıyı anlayabilmek için üç kaynağımız olduğu kanaatindeyim. ilk olarak onun gönderdiği kitaplar, fakat bu kitapları neden gönderdiğini anlamak istiyorsak bu veri elbette düşer. ikinci olarak dünya, dünyadan da çok bir şey çıkaramıyorum ben. son olarak insan.
insanı anlamak tanrıyı anlamak olmalı. çünkü insan geri kalan bütün maddiyattan farklı olarak tanrısal öze sahip yegane varlık. insanda tanrının ruhu olduğuna göre insan psişasının derinlerinde yatan istek ve arzular aynı zamanda tanrıda da vuku bulabilirler. bir teist olarak tanrıyı olabildiğince az şeyle bağlamak gerektiği yönündeki güdüm bir yana, burada bu bağlama ve hudutlandırmada kötü bir şey göremiyorum. insanda ve tanrıda olan maddeye indirgenemez "bilinç" benzer şekillerde işliyor olmalı. öyleyse ben insan bilincini tanıyıp anlamlandırdıkça bununla (her ne kadar yine dikey bir düzlem söz konusu olsa da) tanrı hakkında da fikir yürütebilir olmalıyım.
yani "ben tanrı olsaydım nasıl davranırdım" sorusu aslında göründüğü kadar avamî bir soru değil. ve ben tanrı olsam kullarıma kendimi tanıtmak isterdim. ben tanrı olsam kullarıma müreffeh bir hayat kurmaları için gereken doneleri verirdim. öyleyse metafiziksel yönü olan maddeyle açıklanamayıp maddeden bağımsızlaşan bir bilinç pekala böyle işleyebilir. pekala tanrı da kendi yarattığı insanlığa kendisi tekrar ulaşmak isteyebilir. hatta ister belki de...
buradan tanrı'nın nesiller boyunca insanlığa ulaşmak istemesi (hem kendisini tanıtması hem de insanlığa doğru yola iletmesi maksadiyle elbette) bana epey mantıklı gelmekte. gerçekten eğer aşkın bir yaratıcı varsa yarattıktan sonra sırtını çevirip alakasız kalması yerine ufak müdahalelerle sisteme dahil olması daha mantıklı ve akla yatkın sanki. buradan tanrının çeşitli kitaplar veya nebiler gönderdiği kanaatine ulaşıyorum.
ve ben kuranı veya islamı seçmiyorum emre. mesela fazlurrahman islam kelimesini kullanırken çok temkinlidir. ben de aynı temkini taşımak gerektiğini düşünüyorum. bizim terminolojimize göre İslam derken son sistematik dini kastediyorken, islam derken ise tarihin başından bugüne insanlığın bütün iyi doğru ve güzel değerlerini kastediyoruz. ve biz insanlar müslüman olmalarını talep ederken öncelikle İslam'a değil islama girmelerini istiyoruz. onun da ötesinde kuranda dünyaya dair pek çok mantıklı şey bulduğumu gördüm. kıtaların kaymasından göklerin genişletilmesine kadar ordan da evrimsel sürece kadar (isteyenin inkara devam edebileceği) pek çok verinin ufak ufak serpiştirildiğini görüyorum. kurandan "nasıl yaşamam" gerektiğini çıkartmamın yanısıra, "neden böyle yaşamam gerektiğini" de çıkartabiliyorum. ve kuranı benim için çekici kılan esas yön de bu.
gerçekten de nasıl varolduğumu açıkladığı halde "neden" var olduğumu açıklayamayan hiç bir görüşle bu denli derinlemesine ilgilenmem mümkün değil.
onun da ötesinde kitab-ı mukaddeste de buna benzer şeyler görebiliyorum. eski ahit'i çok karıştırmadım kabul ediyorum ama yeni ahitten de çok fazla beslendiğimi inkar edemem. ilk fırsatta eski ahiti de uzun uzadıya incelemek gerektiği kanaatimi taşıyorum. ve çoğunlukla çelişmeyen ifadelerle "neden"lerin açıklandığına müşahit oluyorum. yani ben şimdiye kadar gönderilmiş herşeyi kabul ediyorum ve bunlar arasından zihni bir ayıklama yapıyorum. islam elbette dogmatik gözüküyor olmalı ama dogmaların (nassların) ne kadar çeşitli şekillerde yorumlara açık olduklarını görebilsen öyle şaşırırdın ki.. insanlık 200 yıl boyunca aynı şeyi kabul etmişken bir anda yeni bir keşif ve ilerlemeyle bazı şeylerin anlamlarının değiştiğini görüyor ve taşlar yerine oturuveriyor...
kurandaki sosyo-ekonomik model hakkında konuşmak istiyorsak bu gereksiz yere uzattığım mesaj çok çok çok daha uzayacaktır. öncelikle kuranda bir sosyo-ekonomik sistem var mı ondan bahsetmemiz gerekecektir. net bir şekilde hazırlanmış bir islam iktisadı varsa bile ben bulamıyorum ısrarla. ki yok. nereye varsa... ama genel geçer kimi kaidelerin varlığı inkar edilemez. bu kaideler ve sahih insan aklı yardımıyla bizim vazifemiz yepyeni ve olabildiğince mükemmele yakın bir iktisad inşa edebilmek.
ama benim kurandan en sevdiğim sure ne biliyor musun? asr suresi.
vel asr -> asra yemin olsun ki
innel insane lefi husr --> insanlar hüsrandadırlar.
innellezine amenu ve amilussalihati --> iman edip toplumsal iyilikler yapanlardan
veteva savbil hakki veteva savbissabr -->ve hakkı ve sabrı tavsiye edenlerden başka...
işte. bana göre kuran bu. bana göre (küçük harflerle) "islam" bu. "ateistlerin içindeki büyük boşluk" (ehehe) olayını öylesine güzel anlatmış ki :)...
dünyanın insan için bir anlam kazanabilmesi için öncelikle aşkın bir yaratıcıya inanmak gerektiği söyleniyor öncelikle. sartre da inanmasa bile aynısını söylemiyor muydu? bunun ardından ise "adanış" sürecinin geldiği söyleniyor. insan artık bu aşkın yaratıcıya iman ettikten sonra kendisini ona adayabilir pozisyona geliyor. dikkat et, eğer aşkın yaratıcıya iman söz konusu değilse insan "temelli" bir adayışta bulunamıyor. belki kendini karına, çocuklarına, topluma vesaire adayabilirsin ama "neden" sorusuyla beraber bu adanışın da düşer. fakat aşkın yaratıcı için böyle bir sorunun cevaplanabileceğini daha önce iddia etmiştim zaten. ve aşkın yaratıcıya adanış da tüm iyi ve güzel doğrulara adanmak manasını teşkil ettiğinden hem topluma hem karına hem de çocuklarına adanış manasını ihtiva ediyor. adanışla beraber insan yaşamına artık anlam da beraberinde geliyor. insan allah'a adandığında amel-i salih işlemeye başlıyor: yani "ıslah edici amel". salihatla hasenat kuranda farklı kullanılmışlardır. hasenat namaz-oruç gibi ibadetlerin bireysel yönleri için kullanılırken, salihat ise toplumsal etki yaratan eylemler için kullanılan bir tabirdir. bu bağlamda allah'a adanmanın salih amel işlemek, yani kendini toplum ve insanlığa adamak olduğu sonucuna varıyoruz. onun da ötesinde salih amelin çok naif bir tarifi yapılıyor: hakkı ve sabrı tavsiye etmek. buradaki sabır kavramını da derinlemesine incelemek gerek ama konudan fazla sapmış oluyorum.
yani benim anlatmak istediğim kurandan ve islamdan ne bulduğumdu, işte bunu buluyorum. anlam buluyorum. allah'ı ise kendimi özgürleştirebildiğim kadar özgürleştirdikten sonra yaptığım akıl yürütmeler sonucunda buluyorum. iki ihtimal arasında kaldıktan sonra (varlığı-yokluğu) olabildiğince dürüst bir çabayla "varlığına kani oluyorum". daha doğrusu hayatımı varlığı yönünde kurgulamam gerektiğine kanaat veriyorum. sonrasında ise gönderdiği bütün kitaplardan, bilhassa elimde hazır bulunan ve son olarak gönderdiği kurandan alabildiğim herşeyi almaya çalışıyorum. işte benim müslümanlığım. işte, bence, olması gereken müslümanlık...
ben yavaş yavaş sistematik dinlerden soğuduğumu hissediyorum. işin en başına dönmek gerek, en saf, en özlü, en yoğun kısmına. yani hiç bir kutsal kitap olmasaydı da ben yine şimdi olduğum halime gelebilmeliydim / gelebilirdim. bu çeşit bir teizm bugünün insanına en çok yakışan felsefi/düşünsel duruş bence. ha ben hala sistemleşip müesseseleşmiş dinlere dönerim. ben hala müslüman ve halk tabiriyle islamcıyım. çünkü düşüncenin toplumsal sahada tezahürü yoksa hiç bir değeri olmadığı kanaati taşıyorum. benim bu düşüncem ise müslümanlık temelli bir hareketle beraber zuhur edebilir. öyleyse ben İslam'ı içine atıldığı dehlizden çıkartıp kirini pasını silip tekrar toplumsal bir hareket olarak diriltmekle mükellefim. işte kendime üstad olarak bellediğim ali şeriatî'nin yapıp düşündüğü gibi. öze dönüşçüyüz yani, fundemantalist. ama fikirlerimiz toplumsal sahada yankı bulmalı, bulmalı ki anlamlansın. tabiatı itibariyle bu dinin mekkeli "dindar kapitalist oligarşiyle" mücadeleye girişen o sahih yüzü tekrar ortaya çıkarılmalı. çıkarılmalı ki bulabilsin...
son olarak riyakarlığın erdemliliği hakkında akıl yürütmeye çalışayım
öncelikle daha önceden zihnimi kurgulayan bir noktaya parmak basmışsın. gerçekten de insan neredeyse bütün hamlelerinde kısmen pragmatist değil mi? bunu inkar etmek senin de dediğin gibi gerçekten zor. fakat ben de senin vardığın sonuca benzer bir sonuca ulaşmıştım. "iyi eylem"de (ruhen de olsa) bireysel menfaat biz karar verelim ya da vermeyelim arzulanır. fakat bilinç düzeyinde bizi "iyilik yapmaya" iten ana saik hangisiyse eylemimizin de iyilik olup olmadığına oraya bakarak karar vermeliyiz. kant'a merhaba demek gerek sanırım.
bu bağlamda değerlendirdiğimizde öncelikli olarak şan ve şöhret için sadaka veren adamın "iyilik" yaptığından bahsedilemez. ama bu adamı durdurmak da saçmalık değil midir? iyilik olmasa da sosyo-psikolojik etkenler dolayısıyla verdiği o para onda kalmasındansa fakirde olmalı. öyleyse senin de dediğin gibi bu adama hiç bir şey denilmemeli, ama bu adamın iyilik yapmadığının da altı çizilmelidir (hatta duruma göre belki de çizilmemelidir.). yani aynı kanaate varmışız. ee, aklın yolu bir :) ama yine de senin de kabul ettiğin gibi bu soru "neden iyi olunmalı" sorusunu düşürmüyor olmalı. çünkü bu kötü niyetli adamın pratiğinden yola çıkarsak "iyilik" diye bir şey yoktur'a kadar gelebiliriz. fakat biz daha işin başında evrensel bir ahlak yasasının -sakat da olsa kısmen- kurgulanabileceğini kabul etmiştik beraberce...
görüyorsun. mesajım çok uzun oldu. yazmayı seviyorum. ama yazarken benim bu sefer yaptığım gibi HALDIR HULDUR gitmemek gerek. senin son mesajında çok berrak bir şekilde gözlerimin önüne serdiğin gibi minimum kelimeyle maksimum anlamı açıklayabilmek gerek. öyle yapmalı ki okuyana eziyet edilmesin. ama bu seferlik böyle uzun bir mesaj karalamamı mazur görürsen bidahakine adamakıllı bir sistem kurup adım adım çözümlemelerde bulunup çabucak bitireceğim :)
şimdi:
1-hayvan - insan arasındaki ahlak kurgulamasından bahsetmişiz. burada seninle biraz ayrılıyoruz. sen hayvanları neredeyse insanla eşdeğer tutuyorsun sanırım. bense endüstriyal herhangi bir malzemeden çok fazla ayıramıyorum.
2-ahlakı eylemin "nasıl"ında hemfikirleşsek de "neden"inde hala farklı düşünüyoruz. o konu var.
3-tanrı varsa kötülük nasıl var sorun'umuz var. o konuda bir kaç laf ettik.
4-son olarak benim düşünsel serüvenim...
aşağı yukarı bunlardan bahsetmişiz. toparlamak babından listeledim. mesajını bekliyorum emre, kolay gelsin :)
Arkadaş:
selamlar emre.
insanla hayvanı ayırtederken zuhur etme yetisi olarak kabul ettiğimiz
ayraç, şu determinizm mevzusu sözkonusu olduğunda, daha en başta bir
temenni seviyesine düşmüyor mu? determinizmden de paçayı
sıyıramadığımıza göre, bu fikirle inşa ettiğimiz ahlakın bir tehlikesi
var sanki: olur ya determinizme boyun eğmek zorunda kalırız, o zaman
ne zuhur kalır ne birşey, o vakit ne olacak insanın ve ahlakın hali?
doğrusu, insan determinizme tabi olsa, tam anlamıyla bir empresyoniste
dönüşürdü ve bir de kendi zihnini belirleyen bu determinizmi keşfetse,
acaba determinizm fikriyle determine olmuş yeni zihni onu nasıl
ikilemlere sokup, travmalar geçirtirdi, kimbilir. neyse, biz tabii ki
tereddüt uçurumuna düşmeyelim, sağduyumuza uyup bu ayracı makul kabul
edelim; hayvana otomat, insana da tanrısal diyelim. peki şimdi de şunu
diyeceğim: böyle olsa bile, nasıl oluyor da, salt ben'in iyiliği
açısından, insan iyiliği hayvan iyiliğinden çok daha değerli oluyor;
ki hayvan bir kötülüğe sebep olmadıkça kendi iyi halinin devamlılığı
onun hakkı olmalı bence. o halde, iyilik/hoşluk içinde yaşamını
sürdüren hayvanları, en azından sırf keyfimiz için kullanmamalıyız.
gerçi en başta solucanlarla hümanoidleri, sırf hayvan statüsünde
oldukları için aynı kefeye koymakla bi hata yaptık ama olsun. bana
kalırsa, hümanoidler gibi gelişkin hayvanları, solucan gibi
ilkellerden ayıran özellik, zuhur etme yetisinden daha önemli: keyif
alma, iyi'den beslenebilme, keyfinin farkında olma. ben, ahlak
sözkonusu olunca, bu özelliği zuhur etme yetisinden daha temel
görüyorum; yani yaşama pozitif bir anlam yüklemek ancak burada mümkün
oluyor, insandaki melekeler ise bu amaca ulaşmak açısından mühim. o
yüzden, iyilik, iyi'yi hissedebilenin hakkıdır bence; yetenek olarak
üstte olanın değil. sanırım, ahlak anlayışlarımızın temelinde bir
farklılık var. kabaca söylemek gerekirse, ben evrensel ahlakı, iyilik
hissini tadabilen her canlının kendince bundan faydalanabilmesi olarak
görüyorum. sen ise insanlık için, hayvanları kullanmayı uygun
görüyorsun, ve bunun ahlakla uyuşmayan hiçbir yönü olmadığını
söylüyorsun. doğrusu, insanlığın genel yararı için olacaksa, bunu ben
de makul görüyorum; ama böyle olunca yine de dana, domuz, fare vb.
açısından kötülükler, kötü hissiyatlar meydana gelmiş olacak, bu da
ahlakın evrenselliğini yitirtiyor bana sorarsan. o yüzden ilk mesajda,
evrensel bir ahlak sistemi üretebiliriz ama uygulama konusunda
şüphelerim var, demiştim. benim bakış açımı belki şu laflar iyi
anlatır: haz içinde bir insanla hayvanı yanyana koy, diyelim ki ikisi
de aşk icra ediyor olsunlar, ya da yemek yesinler, oyun oynasınlar.
ben bu tür temel şeylerde, onlarla bizim aramızda büyük bir uçurum
göremiyorum. ama ahlak açısından, insanı tüm hayvanattan daha önemli
kılan asıl ayraçlar bence şunlar: acıyı derinlemesine yaşama ve
hatırlama. şu ikincisinden daha berbat bir şey görülmüş müdür acaba;
acının kendisinden daha yaman, aynı şeyi yüz defa yaşatıyor insana,
intihara sebep oluyor. işte, ancak bu sebeple, insanın acı
çekişindense (bu acıyı gidermeye araç olacaksa) hayvanın acı çekmesi
haklı bulunabilir; ve koşullar içindeki en doğru hareket olur bu
herhalde. ama kürk yapmak için fok katletmek, beyin salatası için
yüzlerce maymun avlamak vb., bunlar insanlığın acılarını dindirmek
üzere değil, insanların kabaran iştahlarını doyurmak üzere yapılan
şeyler. şurada birleşeceğimizi umuyorum: insanlığın acılarını azaltıp
dindirecekse hayvanları kullanabilmek, sırf zevkimizi doyuracaksa
onları kullanamamak. peki danayı kesip onun etinden soslu biftek
yapınca, bunu nereye koyacağız?
diyorsun ki; bütün ve eksiksiz, hem nasılı hem de niçini cevaplanmış
bir ahlak, tanrının gerçekte varolup olmadığına bakılmaksızın, ancak
tanrı ile temellenir. eğer "tanrı yoktur" dersem, doğrudan bu tutarlı
bütünün temelini sarsmış, onu ayakta tutan iki direkten birini
tekmelemiş oluyorum. sonra da kendime suni tanrılar yaratmak zorunda
kalıyorum; benim rabb'im hiçbir şeye cevap olamıyor maalesef. senin
tanrın ise teşvik edici, sevkedici; "niçin" diye bir soru geldiğinde
"bunun için yaratıldın da ondan" diyebiliyoruz çünkü. peki ben aynı
soruya şöyle karşılık versem: öyle olması gerektiği için. bu söz de
seninkisi gibi, şevk ve sevk açısından aynı güce sahip değil mi? ama
diyeceksin ki, bu bir argüman bile değil, bir dizgeye oturtulamaz,
alelade bir içgüdü bu. evet, ama seninkisi de öyle sanırım.
niçin; yaradanın iradesi bu yönde tecelli ettiği için ve yaradana
layık olmak için. ama niçin ben yaradana layık olmakla uğraşayım,
bencilliğim varken ve cezası da yokken? sen yine mevcudiyetimizin
amacı ya da benzer birşey dersen, yine niçin benim belirlemediğim bir
amaca uyayım diyeceğim; amacımın bu olduğuna beni nasıl
inandırabilirsin, bunu rasyonalize edebilir misin? "tanrı öldü, bizzat
ben öldürdüm, ben artık bencilliğim için varım, kendimi doyurmak için
herşeyi yapacağım, coşacağım, taşacağım, tanrının iradesinden bana
ne?" desem niçeci bir tavırla; ne diyebilirsin ki bana? "senin
ben'inden daha önemli şeyler var" mı diyeceksin, "daha kapsayıcı, daha
gerekli şeyler var" mı diyeceksin? bir benlik için, kendisinden daha
önemli ne olabilir ki? hayatın bana verdiği rüşveti niçin yemeyeyim de
tanrının istediği gibi hareket edeyim? bir hakem yönettiği maç için
aldığı rüşvet teklifini niçin geri çevirsin? işte benimkisi gibi
seninkisi de: "çok güzel bir düşünüş tarzı olmasının yanısıra hala
daha eksik değil midir?". önünde sonunda, tanrı olsun olmasın, hep
şuna çıkmıyor mu kapılar: öyle olması gerektiği için. yüzbinyıl önce
zihnimize gömülmüş birşey bu sanki. demek ki ahlakı neyle inşa
edeceksek edelim edeceksek, körü körüne inanmaya başvurmak zorunda
kalıyoruz. tanrının iradesinin bu yönde olması; yaşamın amacının bu
olması; bu şekilde olması gerektiği,, işte bizim körü körüne
inançlarımız. ama asıl büyük dogma şu değil mi: tüm bunlara uyulması
gerektiği. ve bunlar rasyonalite açısından hiç ile eşdeğer. sebep
bulma açısından değersiz gördüğümden, ne kendi suni tanrımı, ne de
senin gerçek tanrını bu konuda işlevsel bulmuyorum. o yüzden ahlakı
birşey üzerine inşa edeceksek, bu şey ancak sebepsizlik olur gibime
geliyor, nasıl olacaksa artık. hiçbirşey yapamıyorsak da vay halimize.
ama en azından, insanın içini bir an kutsallıkla dolduran, teşvik
edici şeyler keşfedebildik; tanrı olsun olmasın, hayata anlam
yükleyen, tanrı varsa onun iradesinin bu yönde oluşu, yoksa iyilik
ide'si dediğimiz şeyler keşfettik. ama bunlara uymanın gerekliliğini
ortaya çıkaramadık, burada ancak "iman edebiliyoruz"; sanırım sen de
genel olarak bütün bunlara islam diyorsun. bir de "islam"ın "teslim
olmak" şeklinde bir anlamı varmış galiba, bu anlamda ben de müslimim,
tam olarak keşfedemediğim bu şeyin gerekli oluşuna iman
ediyorum/kendimi bırakıyorum, bu anlamda da müminim. bence temel
tavrımız aynı: bir bilinemezliğin ortasında, kanaatimizi
gerektiğinden/olduğundan/olması gerektiğinden yana kullanmak. sen
tanrının varolduğuna inanıyorsun ve oradan gelen herşeyi kabul
ediyorsun. bense varolmadığına inanıyorum; ama eğer varolsaydı
iradesinin bu yönde ortaya çıkacağını, bahsettiklerimizin gerekli
olacağını idrak ettiğimden, doğrudan "tanrı fikri"nin bana verdiği
ilhamı sahipleniyorum.
ayrıca bir de, 'layık olmak için erdemli olmak' sözünü ikinci
mesajında tekrar okuyunca sanki bir tuhaf geldi. yani bu sefer kötü
bir durum karşısında, sanki doğrudan doğruya kötülüğün yokedilip
iyiliğin vuku bulması değil, layık olmaya yöneldi varlığımız.
piyedestal dediğim duruma benzer bir hal alıyor gibi geldi: senin
sözlerinle "fakat bilinç düzeyinde bizi 'iyilik yapmaya' iten ana saik
hangisiyse eylemimizin de iyilik olup olmadığına oraya bakarak karar
vermeliyiz". peki burada ana saik acaba layık olmak mı, doğrudan
kötülüğe engel olmak mı? eğer ikincisiyse, tekrar niçin diyoruz;
dolayısıyla birincisi kalıyor geriye, böylece amaçlaşıyor, iyiliğin
kendisine olan yönelimimiz yeryüzünden tanrıkatına aparılıyor sanki.
eğer birincisiyle ikincisi aynı şeyse, zaten hiçbirşeyi
açıklayamıyoruz.
öteyandan, biz ahlakı savunmaya çalışan kişiler olarak, özel olarak
ben bunu yapmaya çalışan bir ateist olarak, herşeyi bir "amaç"
ekseninde açıklıyoruz. o yüzden amaç konusuna takıldı kafam. bu konu,
gerekme konusundan biraz daha farklı. amaç tabiatta halihazırda
bulunan birşey olamaz, diye düşünüyorum deminden beri, o halde onu
meydana getiren, ona anlamını veren birşeyler olmalı, hem de bu şey
gerçekten varolmalı ki amaç da gerçek olsun. bunun tanrı olduğu
besbelli, özellikle bilinçli bir tanrı. ama ben bilinçli bir tanrıyla
değil de acaba ateistçe meydana getirebilir miyim bu amacı diye
düşündüm; getirilebiliyor gibi geldi bana. tabi şimdi bana bir tanrı
lazım, hem bilinçsiz hem de kurgusalolmayan bir tanrı: iyi. öyle
birşey ki bu "iyi", platon'a inanmamak elde değil, tüm hayatı
aydınlatan, herşeye mana yükleyen bir ide bu. insana yabancı birşey
gibi, daha aşkın birşey, insandan daha yüksek olduğunu insana anlatan
birşey, tanrısal bir öz gibi. işte sen buna "tanrının kendisini
insanlara katması" diyorsun sanırım; ben ise iyinin nasıl olduğunu
bilmeyip sadece varolduğunu bildiğimden, iyi'nin kendisine bilinç
yükleyip onu "amaç" üretecek bir mevkiiye koyamadığımdan biraz
topallıyorum.
düşüncelerimin hiçbirinden tam olarak emin olamasam da, varabildiğim
sonuçlar, bana makul gelen temelhatlar böyle. izninle öteki konulara
da kısaca temas edeyim.
tez-antitez konusunda belirtmek istediğin noktaya katılıyorum. fakat
şöyle birşey var ki sanırım bir tezin birçok antitezi olabilir. belki
"anti" demek yanlış en başta, zira "karşıt" anlamına geliyor ve
diyalektik süreci sınırlıyor. mesela bu şekilde tamamen karşıtlarla
işleyen bir diyalektik süreç, daha kendi içinde hastalıklı olur bana
kalırsa: örneğin tezimiz a, antitezimiz b, sentezimiz x olsun; tüm
tezler ya cismani ya da ruhani vakalar olsun ve sırayla oluşmaya
başlasınlar. şimdi a vuku bulunca, bir yerlerden b peyda olacak, sonuç
x'e varacak; peki her tezin bir antitezi varsa, b tezinin antitezi a
mıdır, yoksa b-olmayan mıdır? eğer a'dır dersek, bu diyalektik hiçbir
olguyla desteklenemez: bir topu bir noktadan doğrusal şekilde havaya
atalım, bu a olsun; yerçekimi b olsun, ilk başta attığımız noktaya
varış x olsun; şimdi ben bir c tezi daha katsam bu sürece, bu c de
balkanlardan gelen şiddetli rüzgar olsa, o top hiç ilk attığımız
noktaya düşer mi? düşmez. çünkü bu süreçte etken olan şey yalnızca a
ile b arasındaki gerilim değil; a ile c, b ile c, ve belki de a ile
c'nin senteziyle b, ve diğer tüm varyantlardır. o yüzden tek tek iki
karşıt olayı alıp birine tez ötekisine antitez demek de tehlikelidir
her zaman. mesela şöyle bir örnekle bir başka açıdan daha tutmaya
çalışayım: beyaz kalemin antitezi nedir? besbelli ki sadece siyah
kalem değil; beyazolmayan kalemolmayan'dır. antitezler sahası o kadar
geniş ki, beyaz kalem dışındaki bütün tezleri içeriyor. tabi bu
antitezlerin bir senteze ulaşması için, konuyla ilgili olan bölümünü
almak gerekiyor. havaya atılan topun antitezi, burada vurgumuz "havaya
atmak" kısmına olduğu için, düşen top olmalı; kırmızı top değil.
neyse, konuyla ilişkilendirmek gerekirse; teizmin kendisi de doğayı ve
daha birçokşeyi açıklayamama tezinin, açıklama isteği antiteziyle
girdiği süreçten doğduğu için; sentezlere ve antitezlere karşı çok
fazla güvensizlik duymamalıyız. kaldı ki bence asıl teizm, ateizmin
antitezidir; insan hayvandan ilk evrildiğinde, zihni yetileri henüz
avın nerede olduğu dışında hiçbirşeyi merak etmezken ateist bir
haldeydi. tabi felsefi olarak tam tersi; ama yine de teze de antiteze
de eşit önemi vermek lazım bana sorarsan. sonra başka; monoteizm,
politeizmin antitezleri içinden bir tanesidir; ateizm de teizmin
antitezleri arasından bir tanesidir; komünizm de aynı şekilde. bir
tezin kendisi ve kendi alt-tezleri hariç tüm tezler kabul etmek
gerekir; "anti" kelimesi yerine başka birşey bulmak lazım esasen. bu
mevzuyu da gereksiz uzattım, son olarak tanrı ve mutlak iyilik
konusunda birkaç şey söyleyeyim.
eşya zıddiyle kaimdir, kabul; peki birşeyin varoluşunun karşıtıyla
anlamlanması, karşıtının yoğun oranda bulunmasını gerektirir miydi?
yani demek istediğim şu; koşullar kötülüğün değil de iyiliğin lehine
ayarlanamaz mıydı? insanlık ilkel komünal toplumdan, komünal tarım
toplumuna, oradan da komünal sanayi toplumuna evrilebilecek koşullarda
olsaydı fena mı olurdu? iyiliğin anlamlanması için kötülüğü mecburi
görme bir bakıma kabul edilir birşey, fakat kötülük neden bu kadar çok
oldu? ayrıca işkence görmek gibi bir durumda, kötülük iyiliği ne kadar
anlamlandırırsa anlamlandırsın, ne iyinin ne kötünün ne de işkencenin
olmaması daha makul değil miydi? en azından şopenaur'un dediğini
rahatlıkla söyleyebiliriz: tanrının ne zoru vardı da hiçliğin
kıpırdamazlığını bozdu? bu konu bana hep çok keskin geliyor; öyle ki
bir yol katedilmiyor bile. hemen aklageldiği için sığ ama çok da güçlü
bir antitez =)
senin yaptığın gibi koskoca 15 sayfayı (word'te) dolduramadım ama, 4'e
girebildim şunları yazarken. vallahi maşallahın var. umarım ahlak
skalanda olduğunu düşündüğüm aksaklığı, kendi kaygılarımı, ve diğer
şeyleri düzgünce anlatabilmişimdir. bu arada, allah'sız bir ahlak
temellendirmeye çalışıyorum ki allah'ın olmadığına dair kanaatim iyice
kuvvetlenirse ve kesinlik seviyesine yaklaşırsa, insanı ve insanlığı
çılgınlığa götüren hastalıklı bir bilinç bende oluşmasın; ya da bir
tanrıtanımaz aynı zamanda ahlağı da tanımazsa, ona birşeyler
söyleyebileyim; çünkü bence tanrının varlığı ahlakın kendisinden daha
önemsiz :) benim söyleyeceklerim bu kadar emre, iyi geceler hayırlı
günler diliyorum.
Arkadaş:
emre, merhaba. az önce pilavın yanına tavuk kızartmak üzereydim ki,
bak aklıma ne geldi:
içinde gerekirlik barındıran bir ahlağın "uygulanma gereğini" ne tanrı
varken, ne de yokken açıklayamıyoruz. fakat içinde gerekirlik
barındıran bir ahlağın "kurgulanması", ancak hem gerçekten varolan hem
de bilinçli olan, yani insanlığın önüne "varılması gerekli bir amaç"
koymuş olan bir tanrının varlığıyla mümkün olabilir. dikkat ettim ki,
ben iyi ide'siyle ancak ve ancak bir amaç üretebiliyorum, fakat bu
amaç bir gerekirlik ihtiva etmiyor, daha doğrusu ediyor fakat
içgüdüsel olarak, yani bir ağızdan çıkan "bildiren/buyuran" bir söz
gibi değil. sen insanda olan bu içgüdüyü, ahlakın gerekliliğini
temellendirecek şekilde "tanrının bildirisine" dönüştürüyorsun ve bu
gerekirliğe "bilinçle belirlenmiş" havası katıyorsun. işte bu incelik,
konumuzu noktaladı bana kalırsa. ahlakı uygulamanın gerekliliğini
hiçbir şekilde açıklayamasak bile; gereklilik ihtiva eden, içinde bir
amaçtan ziyade emredilmiş-amaç bulunduran bir ahlakı kurgulamanın tek
yolu bu işte: bizde içgüdüsel olarak bulunan bu şeyi "allah'ın
buyruğu" olarak bilinçle doldurmak.
eğer sen de bu fikirdeysen, bu konuyu noktalamış olduk sanırım. bu
şekilde senin çok geniş kapsamlı iddianı yarıyarıya kısıtlamış olduk
ama en azından ortada gerekli bir ahlak mevcutsa, gerçekte öyle
olmayabilirse bile, bunu akılsallık açısından ortaya koymak
istiyorsak, bilinçli bir tanrıyla açıklamak zorunda olduğumuzu
anladık. iyi akşamlar emre.
Emre Berber:
selamlar emre. olabildiğince kısa tutmaya çalışacağım bir mesajla adım adım ilerlemeye çalışacağım. hadsizce uzarsa mazur gör J
emre aslında senle ben her ne kadar “ahlakın nedeni” konusunu ana madde olarak gündemimizde tutsak da “ahlakın uygulama alanı” konusunda da hemfikir olamıyoruz anlaşılan. ben ahlak sadece bilinç+irade+değiştirim kuvvetine sahip “diri”ler arasında kurgulanabilir, geri kalan herhangi bir maddiyat için ahlaktan bahsedilemez diyordum önceleri. gerçekten de bir kedinin “iyi bir eylem” yapmasından ya da başka bir kediye “kötülük” yapmasından bahsedebilir miyiz? net bir bilinci, sahih bir iradesi olmayan insan dışındaki bütün varlıkların “ahlaklılığından” bahsetmek gerçekten imkansız değil mi? buna katılacağını umuyorum. bu görüşe göre bir kaplan bir ceylanı öldürüp yediğinde “ahlaksız” bir eylemde bulunmamaktadır. insanda bulunan “bir şeylerden” (bana göre ruh, onlara göre çikolata J yoksun olan hayvanların ahlaklılığından veya ahlaksızlığından bahsedilemez. onların bütün hayatları “ahlakdışı”dır. ne ahlaklı, ne ahlaksız; ahlakdışı.
bense buraya kadar geldikten sonra insan-hayvan arasındaki geniş mahiyet farkından da destek alarak hayvanların ahlakla alakalandırılamamasını genişletici bir yorumla “insanın hayvana karşı eyleminde de ahlakî mecburiyetlerin çok diplere çekilmesi gerektiği” şeklinde okudum. fakat şimdi anlıyorum ki belki de hataya burada düştüm. dünya üzerinde “ahlaklı” davranmakla mükellef tek canlı formu insandı, buraya kadar doğruydum. fakat ahlakı ararken neden sadece insan-insan ilişkileriyle mahdut olalım ki… insan aynı zamanda kendinden geride kalan her şeye belirli bir ahlakî çizgi çerçevesinde yaklaşmak zorundaydı. mesela tam şuan “denizden bile abdest alıyor olsanız suyu israf etmeyiniz” şeklinde bir hadis geliyor aklıma, belki buralarda bir yerdedir anlamlandırılacağı esas bölge…
fakat öte yandan ilk tanımıma göre ahlaklı davranılmayı hak eden tek mahluk insandı. insan ahlakla muamele görmeyi hak ediyordu çünkü hem kendisi de ahlaklı olmakla mükellefti (bakışımlılık) hem de geri kalan yaşam formlarının aksine tali değil esas olandı. şimdi sen bana diyorsun ki; bu noktada hesaplama yaparken cetvelimiz insanın mahiyetsel üstünlüğü değil; acıyı tadabilme, acının bilincine varabilme olmalıdır. eyvallah, gayet mantıklı bir çözümleme. yeterince parlarsa gözümde kabul etmeye de hazırım fakat söyle bana bitkilere karşı davranışlarımız nasıl olacak? ağaçlar acıyı hissederler mi? ya eğrelti otu? ya tek hücreli varlıklar? solucanlar? böcekler? bunlar için “acının bilincinde olmaktan” bahsedilebilir mi? bahsedilebilirse hangileri için? eğer bahsedilebilirse insan gerçekten çok büyük sorumluluklarla yükleniyor demektir. kendisinin yanında geri kalan “diri” olan her şeye karşı belli bir ahlaki vazifatı teşekkül ediyor.
bana hayvanlara neden eziyet etmemem gerektiğini anlatamayan, hayvanla endüstriyel malzeme arasında bir fark bulamamama sebebiyet veren eski görüşümü bir kenara bırakmaya hazırım; fakat senin kurguladığın “acıyı dindirmek için evet, zevk ve haz almak için hayır” temelli ahlak anlayışının da pratik düzlemde pek açıklayıcı olamayacağını düşünüyorum. sanki burayı biraz daha yontup yumuşatmamız gerekmekte. neticede biz ihtiyacımız olan bütün maddeleri bitkilerden de elde edebildiğimiz şu modern asırlarda teknolojinin göbeğinde yaşayan insanlar olarak artık hayvanları katletmeyi bir kenara bırakmalıyız. sorun proteinse baklagillerde (?) yığınla var diye hatırlıyorum. hayvanları yemesek de pekala yaşayabiliriz. öyleyse hayvanları yememiz acımızı dindirmekten çok zevk almak maksadı ihtiva eden bir eylemdir. ve yine öyleyse bu gayr-i ahlakîdir. ve dönüp dolaşıp vejeteryanlığa vardık sanki.
fakat emre her ne kadar düşünsel serüvene başlarken önüme herhangi bir hedef koymamayı, kendimi özgür bırakıp varacağım yeri keşfetmenin heyecanını yaşamayı daha doğru bulsam da; vardığım bazı nihai durakların hoşuma gitmemesini de anlayışla karşılayacağını umuyorum. sağduyumun yoğun etkisiyle vardığımız bu noktanın doğru yer olmadığı fikri şekilleniyor zihnimde. bilmem sen bu konuda ne düşünüyorsun? danayı kesip biftek yapmaktan bahsedip soru işaretiyle bitirmenden burada duvara tosladığımızı söylememe katılabileceğin ihtimalini öngörüyorum. yanlış anladıysam mazur gör. ama eğer katılıyorsan ne benim ne senin metodun işledi demektir. eğer öyleyse insan-hayvan arasındaki ahlak anlayışını tekrar kurgulamamız gerekmekte sanırım.
ben
-insan hayvanlar üzerinde tasarruf hakkına sahiptir.
-eziyet etmemek kaydıyla öldürüp tasarruf edebilir.
derken
sen
-insan sadece mecbur kalırsa acı’dan kaçmak için hayvanlar üzerinde tasarruf yetkisini eline geçirir.
-aksi taktirde zevk almak için hayvanlardan tasarruf edemez.
diyorsun.
ben insanın neden hayvanlara eziyet etmemesi gerektiğini ve neden (nesillerini tüketmediğimiz taktirde) lüks tüketim malzemesi olan kürk imal etmek için şirince hayvanları, fokları öldürmememiz gerektiğini ortaya koyamıyorken, sense insanların hayvansal gıdayla beslenmesinin gayr-i ahlaki olduğu sonucuna varıyorsun. beni ikisi de tatmin etmedi, istersen buyuralım buradan yakalım.
ahlak konusunda:
soru: niçin ahlaklı olmalıyım?
cevap: çünkü seni yaradana layık olmalısın. seni yaradan ahlaklı ve erdemli olmanı talep ediyor.
soru: bunu neden umursamalıyım?
cevap: çünkü bunun için yaratıldın / bunun için varsın. varoluşunun sebebi bu.
soru: var olmayı ben seçmedim ki
cevap: zaten var olmadan var olmayı seçemezdin. sorun düşer.
soru: varoluşumun / yaratılışımın sebebi umrumda değil. keyfimce yaşıyorum, söylediğin gibi hesaba da çekilmeyeceğim.
cevap: böyle karar vermekte özgürsün, fakat öyleyse sen ahlaksızlardansın.
è bu diyalog senin de söylediğin gibi teizmin imkanlarıyla ahlak felsefesinin temellerinin atılabileceğini ispatlıyor (?)
è bu diyalog ahlakın “uygulanma gereği”nin de varlığını ispatladığını iddia ediyor (?)
è bu diyalogun en ince noktası: insanoğlunun ahlaklılığının gerekliliğini aşkın bir kuvvete verdiğinde, insanoğlunun yapması gerekenin de “daha baştan” belirli olduğunu, işin belki de kötü yanı, insan tarafından belirlenmediğini savlıyor. işin güzel tarafı insan (teist) buna saf bir akıl yürütmeyle ulaşabiliyor.
è bu diyalogun bir diğer ince noktası ise: insanoğlu pekala 4. sorudaki gibi davranabiliyor. bu davranışı seçmekte hür. bu hürriyetse ahlakın yanında ikinci bir şıkkı da seçim skalasına yerleştirerek “ahlakı anlama kavuşturuyor”. yani “ahlaksızlık da seçilebildiğine göre, ahlakı seçmenin bir ehemmiyeti oluyor”. e biz müslümanlar da buna sınav diyoruz.
è ayrıca bu diyalog insana “ahlaklı olması gerekliliğini” iddia ediyor. fakat daha ileri bir laf söylemiyor. bundan daha ileriye doğru edilmiş her laf zaten ahlakın ölü doğmasına sebebiyet veriyor. eğer ahlak “gereklilik”ten çıkıp “zorunluluk” haline gelirse anasının karnında ölmüş bir çocuğa benziyor.
è bu da bir teistin ahlak felsefesi kurgulamasına izin verirken, özel olarak bir müslümanın kendi ahlak ve ahlak felsefesini sorgulamasına sebebiyet veriyor. ben ahlağımla ödüllendirilip ahlaksızlığımla cezalandırılacağıma göre; daha doğrusu buna inandığım taktirde, her ne kadar teorik düzlemde kendi “ahlaki eylemimi” buna bağlamayarak yakamı sıyırsam da, pratik düzlemde (yani kontrol edilemeyen ve kimi zaman ahlakı da içgüdüsel olarak tetikleyen maddi alemde) bu kat’i inancımın eylemlerimin ahlakîliğini zedeleyeceğinden şüpheye düşüyorum.
ahlak konusunda epeyce ilerleme kat ettik. zannımca bu son söylediklerimle beraber benim de bu konu hakkında konuşabileceklerim tükendi. eğer senin de talebin bu yöndeyse bu konuda daha ileri bir laf etmeyiz zannediyorum. daha berbat bir konu açmayı tasarlıyorum şuan, ahlakın temellendirilmesi probleminin tersine hakkında uzun uzadıya düşünmediğim bir konu. yani buna nispeten epeyce zayıf kaldığım, aklım ve zihnimin kesinlikle allak bullak olduğu, henüz her ay başka bir fikre kapıldığım bir konu. eminim bu konuda da bana yardım edebileceksindir.
antitez konusunda yaptığın çıkarımları desteklememek mümkün değil. gerçekten de hele de “sosyal olaylardan” bahsediyorsak bir vakanın tek bir antitezinin olması mümkün görünmemekte. elbette pek çok farklı temel ve tabandan beslenen pek çok tepkisel vakıa ve görüş peydah olabilir. kabul ediyorum ki bu benim antitezlere olan hasmane tutumumu zedeleyici bir mahiyet arzetmekte. ateizmi, komunizmi ve mesela kürt milliyetçiliğini tekrar yeni bir temellendirmeyle mahkum etmek yahut serbest bırakmak mecburiyetindeyim. fakat birunî, farabî ve ibn-i sina’nın “karşıtlığın varlığı anlamlandırdığı tezi” temelli “kötülük probleminin açıklanması”nı bununla yıkabileceğimizi zannetmiyorum.
çünkü bazen bu sistem tamı tamına işleyebilmekte. sözgelimi verdiğin beyaz kalem örneğini sadece “beyaz renk” üzerinden tekrar işleyecek olursak “beyaz rengin antitezi siyahtır” lafzını gönül rahatlığıyla serdedebiliriz. çünkü bilimsel olarak beyaz bütün renklerin mutlak/orantılı bir birleşimiyken, siyah ise renksizlikle eş anlamlı bir kelimeden ibarettir. öyleyse gerçekten de siyah ile beyaz birbirlerinin tam karşıtı olmaktadırlar. yahut bunu insanoğlunun zihninde şekillenmiş kimi kavramlar üzerinde de işletebiliriz diye düşünüyorum. insan zaten zihninin yapısı gereği bakışımlı düşünüyor çoğu kez. çoğu zaman nicelik değil nitelik belirten kavramlarda bir kavramı onun tersini ifade eden bir kavramla açıklamak mecburiyetinde kalıyor. batının karşıtı doğu oluyor; ince’nin karşıtı kalın oluyor; ve tabiatı gereği “kötünün” karşıtı da “iyi” oluyor. doğudan bahsedilmiyorsa batıdan da bahsedilemiyor, inceden bahsedilmiyorsa kalından da bahsedilemiyor, e öyleyse kötüden bahsedilmiyorsa “iyiden” de bahsedilemiyor.
iyi de “ideal insanlığa ulaşmak için” (insan-ı kamil?) bir nicelik hükmünde değil mi? bir insan ne kadar “iyi” olursa o kadar ideale yakın değil midir…
kabul ediyorum ucuz bir çıkarım gibi gözüküyor. ama yine de bu alelade görüntünün altında çok temel bir gerçek yatıyor sanki. bilmem ne dersin…
öte yandan benim tarih okumama göre (takdir edersin ki) monoteizm dünya üzerindeki ilk düşünsel kabulleniş iken sonradan ateizm, politeizm, panteizm filan meydana çıktı. çünkü bir tanrı vardı ve ilk humanoidi insanlaştırdıktan sonra onu başıboş ve derbeder bırakması tanrı’nın ahlak ve mantığına aykırıydı. şimdi tekrar düşününce; ben bu kabulümden yola çıkarak antitezler hakkında şüphe duymakta haklıyım. fakat neredeyse bir inanç olan (hatta dürüst olalım. tam olarak ispatlayamıyoruz ve öyleyse bu bir inanç) bu görüşüm (önce monoteizmin var olması) vasıtasıyla böyle bir inanca sahip olmayan birisine herhangi bir şey anlatabilmem mümkün değil. onun da ötesinde tarihsel süreçte kimin tez, kimin antitez, kimin sentez olduğuna karar verebilmek gerçekten zor. fakat öte yandan sen benim anlatmak istediğimi anlamış olmalısın. oradaki serzenişim “sağduyu”nun serzenişiydi. elbette marks’ın diyalektik determinist tarih okumasıyla diyalektiği ve tarihi böyle okumayı öğrenmiş bir insan olarak bu görüşümü yerleşik marksist tarih okumacılığıyla anlamlandırabilmem imkansız. yeterli kalibreye sahip olsam ben de kendi teistik/islamî diyalektik tarihimi inşa edip ana hatlarıyla tezleri ve antitezleri belirleyebilirdim ve o zaman sana bu sağduyumu rasyonel bir zeminde anlatabilirdim. fakat yine de o zaman da paradigmal bir farklılığa kanat çırpmış olduğumuzdan dolayı birbirimizi yalanlamamız çok zorlaşırdı. iki görüş de kendisi içinde tutarlı olduğu müddetçe hangisinin doğru, hangisinin yanlış olduğunu tartışabilmemizin herhangi bir yolu kalmazdı. çünkü neticede ikimiz de (marksın okuması da, teistik/islamî diyalektik okuma da) teolojik/felsefî farklı önkabullerle yola çıktığından ötürü uçsuz bucaksız ve sonuçsuz tartışmalara girer, neticede en son yine gelir birbirimizin paradigmalarına ve hayat görüşlerine sarkarak tartışmayı temele indirgerdik. yani böyle bir tartışmada en son varacağımız nokta açık: varlık-yokluk sorunsalı, ontoloji. işte tespit edebildiğimi zannettiğim bu çıkmaz bana tekrar aşkın yaratıcının varlığı ve yokluğuna karşı agnostik kalmanın mümkün olmadığını ispatlıyor. bilinçli bir tanrı var mıdır yok mudur bilinemez, bunu hiç hesaba katmadan yaşamalı diyen insan bu tür konularda nasıl mevzi alacak, kendi fikrini nasıl inşa edicek doğrusu bilmiyorum. bu ve bunun gibi pek çok konuda susan insan ise dünyada nasıl bir düşünsel faaliyet icra etmiş olacak, nasıl bir vazife ifa etmiş olacak bunu da bilmiyorum. o sebeple son olarak bağlamak gerekirse ben diyorum ki en azından düşünen her insan kendi felsefi/teolojik kabullerini bina etmek mecburiyetindedir. ama tanrı var dersin, ama yok dersin; fakat bir şey bina etmelisin ki onun üzerine geri kalan şeyleri inşa edebilesin.
ve emre, sanırım mektubundaki en can alıcı noktaya gelip çattık işte. mektubunu bırak koskoca bir teistik felsefede (teoloji mi demeli) benim en çok canımı sıkan, beni ikna etmekten en uzakta olan esas problematiğin kapılarını araladık bu vesileyle. teizmin en büyük probleminin “kötülük sorunu” olduğunu söyleyen yazarlara rağmen ben buna katılmıyorum emre. zira ben sana da söylediğim gibi kötülüğün nasıl ortaya çıktığını pekala açıklayabiliyorum. yahut sakat doğan insanların ne günahı olduğunu soruyorlar; ben burada da allah’ın böyle bir şeyle alakalandırılamayacağını pekala söyleyebiliyorum. allah beni neden bu aileye mahkum etmiş, daha zengin bir ailede doğanın ne ayrıcalığı vardı? diyen insan tipine de cevabını verebiliyorum. allah kimseyi bir yere mahkum etmiyor. zaten sen doğmadan önce yoksun da. sen doğup kendine verilmiş yetiler vasıtasıyla dünyayı anlamlandırabildikten sonra “var oluyorsun” zaten. burada ilahi bir müdahale izi aramak, ruha karakter vakfedenlerin işi. oysa ben çok daha materyalistik bir yaklaşımla buna gerek olmadığını da söyleyebiliyorum.
velhasıl, bugüne değin kendimi pek çok dehlize kıstırıp sonra kurtarma harekatları düzenledim. ve bugüne kadar “tanrının alemi yaratış sebebi” dışında hepsinden de kurtuldum. bakma böyle dediğime, biliyorsun tanrının varlığı neden yarattığı sorusuna da verilmiş bir cevap var. fakat doğrusu beni bile tatmin etmiyor ki insanları tatmin etmesini bekleyeyim. öte yandan düşünüyorum da bu konu hakkında tatmin edici bir cevap almak mümkün mü acaba…
öncelikle koşulların ayarlanmasından bahsetmişsin fakat bizim iddiamıza göre koşulların ayarlanması gibi bir durum söz konusu olamaz ki. determinist anlayışın aksine biz her bir insanın tanrısal bir öze sahip olduğuna ve dünya üzerinde sürekli değişiklikler yaptığına inanıyoruz. yani daha önceden yapılmış bir ayarlama her bir bireyin teker teker her bir hamlesiyle sürekli tehlikeye girecekti zaten. ha bizim anlayışımıza göre tanrı insanlığın mutluluk ve refahını artırmak, kötülüğü olabildiğince aşağı çekmek için bir çok şey yapmıştır zaten. her bir peygamber istisnasız iyiliği emredip kötülükten men etmek maksadiyle inmiştir yeryüzüne. yani tanrı bu konuda kayıtsız kalmadı, fakat insanoğlu ona uymadı, onu dinlemedi. bu bağlamda tanrı bu dehlizden de tertemiz çıkmış pırıl pırıl tepede asılı duruyor bence. ben bu noktada da bir sorun göremiyorum en azından. istese ayarlar mıydı? evet, belki. zorlayarak. o da işin mantığını süpürürdü ama…
fakat dünyanın en büyük pesimistlerinden (?) şopenaur’un sorusu daha önce de karşıma çıkmış güzel bir soru gerçekten… bu soruya verebildiğim tek bir cevabım var ve onu da biliyorsun zaten. her ne kadar beni bile tam olarak tatmin etmese de bu konu hakkında edilebilecek en ileri lafın bu olduğuna inanıyorum. ve öte yandan inanıyorum ki yine biz insanoğlu olarak her şeyi bilemedik ve bilemeyeceğiz emre. isterse dünyadaki her hareket madde temelli olsun ve bilimsel bir metadoloji olarak kalması gereken naturalizmi alıp ontoloji haline getirelim, isterse de aşkın bir yaratıcıyı kabul edip teolojinin derinlerini kurcalamaya girişelim. karşımıza elbette pek çok bilinmezlikler çıkacaktır; ve sanıyorum ki bu bilinmezliklerin bir kısmı aynı zamanda bilinemezlik hükmü de taşıyacaklardır. eğer tanrı’ya inanıyor ve bir adım ileri gidip dünyayı neden var ettiğini kavramaya çalışıyorsak düşünüyorum da haddimizden çok daha büyük bir bilgiyi elde etmeye çalışıyoruz. burada araştırdığımız şey resmen tanrı’nın psikolojisi! tanrı’nın karar mekanizmasının nasıl işlediğini bulmalıyız ki bu soruyu cevaplayabilelim.
biz yine insanoğlu olarak haddimizi bilmeyip tanrı’nın karar mekanizmalarını anlamaya çalışmaya cüret ettiğimizde karşımızda tanrı’yla kıyaslayabileceğimiz tek bir karar mekanizmasının var olduğunu görüyoruz: kendimizinki. öte yandan neredeyse tüm teolojik yorumlarda kabul edilmiş olan insanda tanrısal bir parça bulunması önkabulüyle yola çıktığımızda bu çok da mantıksız gelmiyor bana. gerçekten de tanrı’nın iradesinin işleyiş biçimi içinde tanrısal bir öz barındıran insan iradesi işleyiş biçimine pekala benzeyebilir. burada geri kalan teistler tarafından tanrı’yı insanlaştırmakla eleştirildiğimi çok iyi biliyorum. fakat öte yandan ben böyle düşünmüyorum emre, bence benim yaptığım şeyi insanı tanrısallaştırmak. ve insanı tanrısallaştıran, insanın tanrısallığını ilan eden ben değildim zaten; (üç büyük semavi dine göre) bizzat tanrı’nın kendisiydi… hem allah resulü de “kendini tanıyan rabbini tanır” demiyor muydu?
bu bağlamda avamîleşmeyi göze olarak sana diyorum ki; ben tanrı olsaydım hiçliğin kıpırtısızlığını bozardım. biliyorum, ikna edici değil. fakat hiçliğin kıpırtısızlığının o etkensizlik denizinde “hangi etken” neticesinde bozulmuş olabileceğini açıklayamayan materyalizmden ileri bir noktada olduğumuzu düşünüyorum. neticede hadron çarpıştırıcılarında dünyanın yarısını çarpıştırsak da buna dair herhangi bir veri elde edemedik, ve mevcut fizik bilgimle ister istemez bu işin “olamazlığını” düşünüyorum.
bu zırvalamalarımı bir kenara bırakırsak ben kafamı ısrarla meşgul eden apayrı bir konuyu danışmak istiyorum sana. mesajımın bir yerlerinde daha önce de belirttiğim gibi bu konu az önce belki de bitirdiğimiz konuyla paralel ve bağımlı, fakat benim için daha zor ve karmaşık. işin kötü ve zevksiz yanı sanırım bu sefer daha önce yaptığımız gibi akıl yürütmeler ve yürütülmüş akıllardan alıntılarla bir yere kadar varabileceğiz… bu sefer bilimsel-biyolojikal-fiziksel-psikolojik bazı malumatlara da ihtiyacımız olacak.
2-3 haftadır derinden derine zihnimi kurcalayan esas soru şu emre: “insanın bir özü var mıdır? varsa niteliği nedir?”
önceleri insan özünde iyidir, gerekli olan insanın özüne mutabık davranmasına zemin hazırlanmasıdır, diyordum. bu görüşe göre insanoğlu zaten “iyi” olmasını sağlayacak içgüdülerle donanımlı olarak dünya üzerine geliyordu. sonradan toplum aile veya diğer faktörler vasıtasıyla içine bencillik ve egosantrizm aşılanan insan “kötülükler” işlemeye başlıyordu. bu görüşü üzerinde hiç düşünmeden basitçe kabul etmiştim çünkü referans aldığım kimi kaynakların bunu söylemesi bana parıltılı gözükmüştü. ki güzel de bir görüştü hani, iç açıcıydı, ferahlatıcıydı. aslında hepimiz özümüzde iyiydik fakat işte şu çevre! işte şu şartlar!
sonraları marksizmin de bu görüşü benimsediğini hissetmeye başladım. marksizme göre komunal yaşama geçiş yapıldığında bütün eşitsizliklerin bitmesiyle beraber bütün hırs ve bencillik ve gayr-i ahlaki eylemler de sona erip mutlu ve müreffeh bir topluma adım atmış olmayacak mıydık? gerçekten de bir insan neden başka birisini öldürürdü, ya da başkasının malına neden göz koyardı? bunların hepsi toplumdaki eşitsizlikten kaynaklı değil miydi? öyleyse herkesin malı eşit olsa / daha doğru bir ifadeyle kimsede herhangi bir mal ve mülk bulunmasa; malların tamamı toplumun ortak kümülatif hazinesi hükmünde kabul edilse o zaman ahlaki problem de tamamen çözülmeli değil miydi? burada karşımıza sadece aile kavramı çıkmaktaydı. sorun her bir bireyin kendi aile üyelerini, daha da özele inersek bilhassa cinsel ilişki kurup duygusal beraberlik geçirdiği sevgilisini/eşini bir malmış gibi sahiplenmesiydi. bu sahiplenme toplumdaki mutlak eşitlik ve beraberliği yıkıcı bir nitelik alabilirdi. mesela sevgilimin/karımın “elimden alınmasıyla” ben elbette içsel bir çöküntü yaşayacak ve elimden alandan intikam alma hissi güdecektim. işte, gayr-i ahlaki eylemin itici saikleri tekrar ortaya çıkmıştı. öyleyse komunistler gelecek anamızı bacımızı kamulaştıracak geyiğinin çıkışı ve temeli de bu olmalıydı. gerçekten de ideal-eşit bir komunal toplulukta aile kavramının da bir yeri olmamalıydı. peki tüm mülkiyeti ve “kadınları” (ne yapayım hoşuma gitmese de literatürde çoğu zaman böyle geçiyorJ ortaklaştırdığımız/kamulaştırdığımız zaman gayr-i ahlaki eylemin neredeyse kökünü kazımış olacaktık. öyle mi gerçekten?
hem islam hem de marksizm benim anladığıma göre gayr-i ahlaki eylemin kaynağını topluma/çevreye/şartlara nispet ediyor. hem islamın cari ve çok kuvvetli kimi yorumları hem de komunizmin cari ve kuvvetli kimi yorumları diyor ki “insan aslında özünde iyi. ama kimi saikler onu kötülük yapmaya itiyorlar.” işte islamda ayrıca bu yönde metafizik/simgesel bir saik de vardır: iblis. fakat bunu da çok farklı okumamız gerektiğini düşünüyorum ya neyse, onu da tevil ederim. merak edersen belirtirsin.
önceden sımsıkı sarıldığım ve bana çok parlak gelen bu görüşü sonraları reddetmeye başladım. bu beraber vakit geçirdiğim 3-4 yaşlarında bir veletin tetiklemesiyle gerçekleşti emre. mevzubahis velet “bencil”di! açıktan açığa, doğrudan bencil bir çocuktu. sonradan fark ettim ki pek çok çocuk (bütün çocuklar? (ah pedagoji bileydim)) aslında kendisine “iyilik” ve “paylaşma” öğretilene kadar bencil değiller miydi? öyleyse varacağımız sonuç “insan doğduğunda bencil ve benmerkezcidir” mi olmalı? öyleyse insana dair bir özü keşfedebildik mi dersin? bencillik insanın özünde mi?
önceleri kendimden nefret de etsem bu görüşü benimsemeye başladım. adeta sağduyumun “hayır! olmamalı!” diye bar bar bağırdığı şeyi zihnim kendi içinde gergef gibi yavaş yavaş işliyordu. süreçten çıktığımda zihnimde şekillenen fikre boyun eğmek zorunda kaldım, çünkü fikir gerçekten oturmuştu artık. o dönem bana göre insan “özünde bencil bir varlıktı”. iyilikler ise toplumun ortak yaşamını devam ettirmek maksadiyle insan aklı ve eylemi tarafından oluşturulan vicdanın içgüdüsel itkileri şeklinde tecelli ediyorlardı.
kısacık bir parantez açmak gerekirse ben insan vicdanının da sonradan şekillendiğine kani oldum son günlerde emre. bu konu hakkındaki görüş ve yorumlarını da gerçekten merak ediyorum. bu kanaate ulaştım çünkü kendi vicdanım üzerinde neredeyse tam bir kontrole vakıf olduğumu keşfettim. neyden mi bahsediyorum? mesela önceleri “bu devlet sömürücü yoz ve kafir” diye kaçak elektrik kullanmaktan hiçbir sıkıntı duymuyordum. eminim kendimden, ki çok başka kereler de bizzat şahidim, o dönem elime geçirebilseydim en ufak bir vicdan sızlaması yaşamadan elektriği gönül rahatlığıyla kaçırabilirdim. fakat sonraları bu konu hakkındaki fikrim değişmeye başladı. devletin kendisine ait bir “cebi” olmadığını idrak ettim, daha önce nasıl edememişsem… devletten çaldığım her kuruş aslında devlete vergi ödeyen halktan çaldığım kuruşlardı. bir dönem raskolnikov gibi düşünüp halktan çalmamı da (neticede yeniden bu halka hizmet edecektim) haklı görmeye başlasam da bu kibrin de geçmesinin ardından haftalar önce arkadaş kaçak elektrik kullanmamızı teklif ettiğinde kesin bir dille böyle bir işe girişemeyeceğimi belirttim. gerçekten kullansaydık bile elektriği kaçırdığımız her saniye vicdanımda bir sızlama meydana gelecekti.
son olarak bu deneyimimle kendi kendime açığa çıkardığım bu realite vicdanı sonradan biz ve toplumun ortak olarak inşa ettiğini anlattı bana. eminim sen de kendini sorgulamaya girişirsen buna benzer pek çok “toplumsal olarak ahlaksızlık addedilmesine rağmen senin özgür düşüncen tarafından ahlaksız olarak görülmeyen, bu sebeple de icra edildiğinde herhangi bir vicdani sıkıntıya sebebiyet vermeyen” eylem keşfedebilirsin. işte bu eylemler bütünü en azından vicdanımız üzerinde bizim söz sahibi olduğumuzu ispatlamaya muktedirdir diye düşünüyorum. zaten ahlakın konusu bir eylemden (çok somut bir örnek olsun, sokaktan: sevgilisini vaadinin aksine sebepsizce terk etmekten) ötürü bir adam vicdan azabından köpekler gibi sürünürken, diğer adam bunu zerre kadar takmayabiliyor. ve bu da her insanın teker teker diğerlerinden farklılaşan bir vicdan banisi olduğunu ispatlıyor bana.
ha vicdan kavramı için girdiğimiz bu parantezi sebepsiz yere uzatmamı mazur görürsen devam etmek gerekir ki; bana kalırsa herkes kendi vicdanını kendisi oluşturmuyor. sokakta gördüğümüz pek çok alelade normal insan toplumsal ve çevresel faktörler neticesinde bu konu hakkında neredeyse hiç akıl yürütmeden oluşturulmuş vicdanlara sahipler. onlar toplum ve çevre kendilerini nasıl etkilemişse ona mutabık bir tepki halinde vicdan geliştirmiş normal insanlar. fakat ben daha doğru olanın düşünerek ve akıl yürüterek “iyi”yi araştırıp (taslağımızı da ortak kabulle aşkın bir göz olarak belirlemiştik sanırım) bulduktan sonra onu vicdanlaştırmak olduğunu düşünüyorum. ve burada sokrates biraz anlamlandı mı ne? bu alelade toplumsal vicdanların yanında bilginin getirdiği erdem de bu olsa gerek belki?... öte yandan kur’an mesela, bana kalırsa, kesinlikle ama kesinlike muhatabında ideal bir vicdan oluşturmak maksadiyle nüzul etmiş bir kitaptır. okurken pek çok yerde buna dair doneler de görebiliyorum zaten.
öyleyse ben daha önceden tanımlayamadığım vicdanı artık tanımlayabilir hale geliyorum. bana kalırsa vicdan içgüdüleşmiş ahlaktan ibarettir. ama doğru, ama yanlış. fakat ahlak bellenip bilinçaltına itilen parametlerin sosyal hayat esnasında tekrar bilinç düzeyine çıkışına vicdanın tezahürleri diyoruz. allah razı olsun bu freud’dan diyeceğim garip kaçacak. ne işlevsel terimler bulmuş bu adam böyle yahu…
vicdan konusunu da böyle kapattıktan ve mesajımın artık ucunu tutamayacağımın bilincine vardıktan sonra artık dümdüz gidiyorum emre. vallahi mazur gör J ikinci görüşe göre insanın özünde “bencilliğin” var olduğu sonucuna varmıştım. bu görüşüme göre islam kendisini rahatça toparlıyordu. insan kendi özünde bencilse/bencil olduğundan islam ahlakı vaaz ediyordu ya zaten. zaten insanın zihinsel düzlemde savaşım verdiği şey içgüdüsel tarafından gelen bu kötülüğe meyyallikti. bu savaşın galipleri cennete, mağlupları ise cehenneme gideceklerdi. peki ya marksizm? öyleyse marksizmin o güzelim ütopyası asla gerçekleşemeyecek miydi? kötü eylemi tetikleyen tüm toplumsal şart ve etkenleri minimize etmeye çalışsak da insan hala daha içinde “bencil bir öz” taşımaya devam mı edecekti? insan mutlak eşitliğe rağmen hala daha nasıl gayr-i ahlakî eylemde bulunabilirdi ki?
sonraları aklıma aslında belki paylaşılmayı bile hak etmeyecek derecede ham iki fikir geldi. ilk olarak insanı kötü eyleme iten en önemli saikler mülkiyet bilinciydi, evet. insan sahip olduklarını korumak yahut artırmak için “gayr-i ahlaki” olarak tanımlanabilecek, yani kendi lehine olmasına rağmen başkasının/toplumun aleyhine mevzilenmiş bir eylemde bulunabiliyordu. mülkiyeti insanın elinden ve onun da ötesinde bilincinden söküp aldığımızda artık “kötülüğe” yer kalmıyordu. fakat şunu fark ettim emre, galiba insanın maliki olduğu her şeyi asla elinden alamıyorduk.
hadi maddi servetini aldık, hadi daha da ileri gittik aile mefhumunu tarumar edip karısına ve çocuklarına karşı hissettiği aidiyeti de yok ettik. peki ya şahsı? yani bizzat kendisi? elbette kolundan ve bacağından öte insanın “şahsiyet duygusundan” bahsediyorum. en önemli mülkiyet hislerinden biri de bu değil mi? insan en büyük aidiyetini “kendisine” karşı hissetmiyor mu? ve daha da önemlisi insan en çok “kendisine” karşı girişilen eylemlerde hırçınlaşıp vahşileşmiyor mu? ego? gavurun felsefe/psikolojide “id” olarak kavramsallaştırdığı şey? islamın nefs dediği şey? hukukta “şahsiyet hakları” en temel haklar kabul ediliyor mesela…
insandan bu aidiyetin alınması ve kendi varlığını tamamen toplumun varlığı içinde eritmesini beklemek çok uzak bir hayal olarak geliyor bana. ve bu öylesine çirkin ve yüksek bir ahlaki beklenti ki? ahlaki mi, ondan bile emin değilim? ben kendi şahsiyetimi toplumda eritmeye itiraz ediyorum, bilmiyorum sen ne diyorsun. ben toplumun beni “varoluşumla beraber” “varlığımla beraber” kabul etmesini talep ediyorum. öyleyse bu hala daha “kötü” eylemin doğmasına sebebiyet verecek bir mülkiyet olarak kabul edilebilir mi? hemen pratize edelim: kahvehanede düdüğe sebebiyet veren hareketin faul olup olmadığına dair çıkan bir tartışmanın sonucunda tarafların birbirlerinin fikrini kabul etmemesi neticesinde tartışmanın büyüyüp kavgaya vardığını ve çakı vasıtasıyla taraflardan birinin diğerini öldürdüğünü ele alalım. burada gayr-i ahlaki bir eylem söz konusudur ve temeli marksizmin de dediği gibi “mülkiyet bilinci” iştigal etmektedir. ama ne mal, ne karşı cins için duyulan mülkiyet bilinci; insanın bizzat şahsına/varoluşuna duyduğu mülkiyet bilinci!
öyleyse ben buradan iki şey çıkartıyorum:
1-insan özünde bencildir.
2-mülkiyet bencilliğin seyrettiği zemindir.
yine öyleyse mülkiyeti minimize etmek bencilliğin tezahür alanlarını da asgariye indirmek manasını ihtiva edecektir. fakat mülkiyet asla tam olarak bitirilemediğinden ötürü “kötü eylem” dünya üzerinde asla tükenmeyecek, kıyamete kadar ısrarla devam edecektir. ve en can yakıcı tespitimse insanın özünde “bencil” olduğunun kendi nezdimde bu şekilde delilenmesidir.
fakat emre, düşünmeye devam ederken sağduyum tekrar açığa çıktı ve her ne kadar ölümüne kaçtığım dualizme temas ettirse de beni düştüğüm dehlizden çekip kurtardı. kabul, insanın özünde bir bencillik vardı. hatta bu çocuklarda net bir şekilde müşahade edilebiliyordu. ama öte yandan insanda farklı bir damar da yok muydu?
bu paragraftan sonra söyleyeceklerim çok kırık dökük, çok sakat fikirler. dualizme ufacık bir dokunuşla şunu diyelim: insanın ihtiyaçları genel hatlarıyla ikiye ayrılır: maddi ihtiyaçlar, manevi ihtiyaçlar. maddi ihtiyaçlar bedenin, insanın hayvani yönünün, beşeri yönünün, maddi yönünün duyduğu ihtiyaçlardır diyelim; öte yandan manevi ihtiyaçlar ise insanın “ruh”unun, yani sadece insanda olan bazı yetilerin doğurduğu ihtiyaçlardır. insanın maddi tarafının duyduğu arzular belli, peki insanın manevi tarafının “içgüdüsel olarak iyi eyleme yöneldiğini” inkar edebilecek miyiz? yahut gerekirse nasıl te’vil edeceğiz?
biz ahlakî eylemin rasyonel temellerini atmaya uğraşaduralım zaten insanoğlu tarihin başından bugüne dek sürekli “ahlakî eylemi” icra ediyorlar. hayatında ahlakın gerekirliği hakkında hiç akıl yürütmemiş benden çok daha ahlaklı pek çok insan bulunabileceğine eminim. öte yandan biz yine diyorduk ki aslında her eylemde derinlerde yatan bir “pragma” vardır. yani net ve saf bir “iyilik” gibi gözüken eylemde bile insanda “bir şeylerin” ihtiyacını doyurma hali söz konusudur. sözgelimi ben kimse bilmediği halde bir insana yardım ediyorsam burada yine benim de “manevi” bir çıkarımın olduğunu tespit etmiştik. eğer “ama o insan biliyor” diye karşı çıkılırsa kimse bilmediği halde tek taraflı bir “iyi eylemde” bulunan insandan bahsedebiliriz bunun üzerine. mesela susuzluktan ölmek üzre olan bir kediyi kurtaran insan içten içe bir rahatlama, bir ferahlama, bir mutluluk hissetmekte. onun bu eyleminden kimsenin haberdar olmamasına rağmen o bu eylemi yaptığının ve bu eylem vasıtasıyla “iyi”ye ulaştığının bilincine varmakta. vardığı bu bilinç ise kendisinde bir mutluluk doğurmakta. işte ben bunu “insanın kendisini gerçekleştirmesi” şeklinde okuma taraftarıyım.
peki, aziz dostum, bu çıkarı, bu rahatlamayı, bu ferahlığı, bu mutluluğu oluşturan şey ne? insan neden iyi eylem sonucunda mutlu oluyor? insanı “iyilik” yapmaya iten bu içgüdüsel saiğin kaynağı ne?
eğer toplum ve toplumun verdiği iyi ve doğru değer parçacıkları dersen, evet, sanırım buna henüz itiraz edemiyorum. toplumun verdiği ahlakı içselleştirip vicdansallaştıran kişi bu tarz ufak iyiliklerde tekrar bilinç düzeyine çıkan vicdanı tarafından bu şekilde etkilenmektedir, belki.
fakat acaba burada yine sağduyumuza uyup “insanı iyi olmaya iten, iyilik yaptığında mutlu olmasına sebebiyet veren içsel bir itki vardır” cümlesini kurabilir miyiz acaba? bu itki’yi tespit edebilsek de tarif edebilmemiz imkansız olsa gerek, en azından teolojinin imkanlarından faydalanmadan. fakat sanırım sen de ben de bu itki’nin varlığında mutabıkız, öte yandan, seni düşünmeye davet ediyorum: bu itki’yi oluşturan ana etken nedir?
ben bu itkinin, bu saiğin insanın özünden gelen ve doğuştan kazanılmış bir maharet olduğu kabulune yakın hissediyorum kendimi. eğer böyleyse, insan özünde hem bencildir, hem de aynı zamanda “iyi”. yani insanın özü tekrar nötrleşmiştir. fakat eğer benim yakın hissettiğim gibi değilse ve bu itki sonradan toplum tarafından oluşturuluyorsa özünde kötülük taşıyan insana karşı yine insanın aklının savaşı şeklinde formulize etmemiz gerekecek ahlakı. bu da tatlı, bu da güzel ama yeterince hoşuma gitmiyor J
tam olarak didikleye didikleye indiğimiz bu en dip dehlizlerde yardımına ihtiyacım var. buyur, bu konu hakkındaki beni destekleyen-desteklemeyen kanaatlerini benimle paylaş.
bilhassa ahlakın temeli konusunu tartışırken daha önce hiç yaklaşamadığımız en ince, en kıvılcımlı, en derin noktalara temas ettiğimizi hissettim. öyle ki düşünce adeta bir “hissediş” gibi zihinde çakıverip 3-4 saniye sonra bir anda kayboluveriyordu. sanki yeterince mahir olsam bu en temel ayrıntı noktalardaki ipince nüansları kaybetmeyip arkasından tutup yakalayabilecek ve kağıda çalabilecektim. bu, gerçekten keyifli. gerçekten keyif veriyor.
son olarak sen daha mesajını yollamadan benim kaleme aldığım bir diyalogu da paylaşma gereği hissediyorum. bunu da tepkilerini asgari düzeye çekmek için ek 1 olarak isimlendirip öyle paylaşacağım :d
daha evi toparlayacağım ben, yarın değil öbür gün taşınıyorum inşallah. Kendine iyi bak, bu arada bir taşınayım sonra vize haftası var onu atlatayım ondan sonra gel yeni evimde sıcak sıcak misafir edeyim bir seni. Bu kadar beyin fırtınası yapmamıza rağmen epeydir yüz yüze görüşemememiz garip bir durum doğuruyor. Bi haftasonu gelirsin burada yeriz içeriz gezeriz sohbet ederiz konuşuruz. Güzel olur J hatta gökhan’ı da alır gelirsin istersen. Neyse ben eşyaları kutulamaya başlamak üzere makinanın başından kalkıyorum. Ek1’in son satırlarında zaten ruh halimi tam olarak anlayabileceksin J kal sağlıcakla….
Ek1
odtü’de karşılaştığım komunist bir arkadaş ahlakı toplumla temellendiriyordu. doğrusu bir süre boyunca bu ahlakın da kurgulanabildiğini ve işe yarayabileceğini düşünmedim değil. işte dedim, materyalist temelde kurgulanmış bir ahlak! demek ki gerçekten olabiliyormuş. sonra sana bunu söyleyip söylememeyi düşündüm. neticede materyalist temelde bir ahlak kurgulanamayacağını düşünmen benim daha çok işime gelirdi. fakat sonra “ilmin namusu” mu dersin ne dersin bilmiyorum ama “vicdanım” el vermedi ve bu kurguyu senle paylaşmaya karar verdim. paylaşma kararımın ardından kurguyu soru-cevap şeklinde formulize etmeye çabalarken normalde yenik düşmesinin tasarladığım “materyalist temelde ahlak kurgulanamaz” diyen kişi materyalist ahlakçıya bayağı bir yüklenmeye başladı. metni bıraktığımda tasarılarımın aksine şekillenmiş bir yazıyla karşı karşıya kalmam epey ilginç bir deneyimdi doğrusu J
tanıştığım sedat ismiyle müsemma arkadaşın ahlak kurgusundan kısaca bahsetmeliyim sanırım. aslında ondan sadece 2-3 kelimeyle aldığım özü kendi kendime geliştirdim istemsizcesine. o arkadaşla ahlak konusunda uzun uzun durmaya vaktimiz olmamıştı, fakat ettiği laflar temelinde “aklın yolu birdir” deyu ben “olsa olsa bunun üzerine şu bina edilir” şeklinde akıl yürüterek bir materyalist ahlak kurguladım sanırım. neyse, uzatmadan başlayayım:
kısaca diyor ki materyalist; senin varoluşun nerede gerçekleşiyor? ister istemez toplumda diyorsun. gerçekten de bugün bu halde olmamızda toplumun payı yadsınabilir mi? toplumsal ilişkiler ağı tüm karmaşıklığıyla hepimizi şekillendiren ve var eden ana bir etken mahiyetinde değil mi? onun da ötesinde marksist terminolojiye gönül (akıl?) vermiş insanlar olarak “insan sosyal bir hayvandır” demiyor musunuz? keşke demeseniz. bu nasıl bir indirgeme operasyonudur… fakat sosyolojik determinizme varan bir değer atfediyorsunuz ya topluma, ki kısmen de haklısınız… işte bu paradigmal fark acaba bir ahlakın kurgulanmasına izin verebilir mi?
tekrar girişelim: varoluşum toplumun ellerinde vücut buluyor. bugüne gelmemde toplum her şeyden çok etki ediyor. beni, adeta toplumum var ediyor. öyleyse ben bu varoluşun ardından topluma borçlu oluyorum. topluma borcun ifası ise felsefede “ahlak” kelimesiyle tezahür ediyor. işte ahlakı dayandırdığım ana kaide: toplumun ortak iyiliği; işte ahlaklı olmanın gerekirliği: topluma olan borcumu ödeme gereğim. buraya kadar kabul ettikten sonra “ben topluma borçluyum fakat bu borcumu ödemeyi reddediyorum!” dersem, tabiatı itibariyle ahlaksızlardan oluyorum. benim ahlaksız olmam önemli değil, fakat ben ahlaksızsam bir “ahlak” da var olmuş oluyor.
tasarladığım diyalogu da geçireyim bilgisayara sonra bitirip çıkıyorum daha fazla uzatmayacağım J
a-neden iyi olmalıyım?
b-sen kimsin?
a-nasıl yani?
b-seni sen yapan faktörler nelerdir?
a-kendi zihnim ve tercihlerim, bunların oluşması ise toplumda (çevre?) gerçekleşiyor
b-öyleyse bu haline varışını topluma (çevreye?) borçlusun?
a-evet (sonradan ek: aslında belki de hayır! doğrusu şöyle olmalıydı: hayır toplumla verdiğim savaşımıma ve geçirdiğim alinasyona borçluyum.)
b-toplum olmasa sen sen olabilir miydin?
a-hayır
b-öyleyse varoluşunu topluma borçlusun.
a-toplum olmadan varolamazdım, bu doğru. fakat bu sadece bir geçer-şart. ben varoluşumu furkan oluşuma borçluyum. yani bilinç ve irademe.
b-bilinç ve iradeni toplum oluşturmuyor mu?
a-hayır. bunlar bizatihi bende var. toplum değil çevre oluşturuyor dersen belki haklı olabilirdin. geçirdiğim evrimsel süreç sonucunda nasıl olduğunu bilmesem de “zuhur etmeme” borçluyum. bu yetilerim vasıtasıyla toplum beni, ben toplumu oluşturuyorum.
b-bana varoluşunu gerçekleştirirken üzerinde toplum kadar etkili başka bir faktör gösterebilir misin?
a-hayır.
b-öyleyse topluma borçlusun.
a-fakat toplum beni oluştururken ben de toplumu oluşturdum. burada mecburi bir bakışımlılık söz konusu. öyleyse bir borç varsa bile ben bu borcu peşin peşin ödedim.hem toplum beni “iyi” olarak oluşturmadı, sadece oluşturdu. toplum beni iyiye doğru oluşturmadıysa ben neden toplumu “iyileştirmekle” mükellef olayım? eğer iyileştirmekle mükellef değilsem yaptığım her ama her şey zaten toplumu oluşturmaya dewvam ediyor demektir. öyleyse ben borçluysam işte borcumun ifası.
b-laf salatası yapıyorsun. sen şuan “iyi” değil misin?
a-değilsem borçsuzum demektir. kurguladığın ahlak düşer. benim için işlevsizleşir. uymadığım zaman ahlaksızlığımdan bahsedilemez. eğer “iyi”ysem kurguladığın ahlak kendisini kurtarır fakat bu sefer de işe yaramaz hale gelir.
b-nasıl yani?
a-ben neden iyi olmam gerektiğini anlatmanı istiyorum, ancak ondan sonra iyi olmayı seçeceğim. sense iyi olmayı seçebilmem için önce zaten iyi olmam gerektiğini söylemiş oluyorsun. yani ahlakı sorgulayan birine ahlakı tavsiye edemiyorsun.
b-topluma borçlu değil misin?
a-öncelikle toplum/insanlık bilinçli bir bütün değil. beni oluştururken kendi bilinci ve iradesiyle yaptığı bir tercih sözkonusu değil. öyleyse ben topluma borçlu değilim. tercih edilmemiş eylemler borç doğurmazlar. c kişisi benim borcum olan d kişisini tamamen farklı bir sebepten vurup öldürse ve sözgelimi benim de borcum düşse şimdi benim c kişisine borçlu hissetmem gerekir mi? ki çok daha karmaşık bir sistem ve işleyişin sonucunda toplum beni oluşturuyor. fakat bunu bilinçsiz ve iradesiz yapıyor. öyleyse benim borçlu olmamdan bahsedilemez.
salisen; senin algına göre toplum beni “iyi” olarak oluşturmalı ki ben de topluma iyilik borçlu olayım. aksi taktirde beni “iyileştirmeyen” toplumu ben neden “iyileştirmeliyim” ? beni vareden toplumu ben zaten varedegeliyorum.
toplumun beni “iyi” olarak var edip etmediğini ölçebilmemiz için iyilik-kötülük parametresini, yani genel anlamda ahlakı temellendirmeye muhtacız. ahlakı toplumun ortak menfaati olarak temellendirebilmemiz içinse benim önce “ahlaklı” olmam gerekiyor anlaşılan. sanırım burada bir çıkmaza gelip çatıyorsun.
ahiren; yola bizi toplumun var ettiği önkabulüyle çıktık. ben zaten bunu da kabul etmiyorum ki; beni var eden tercihlerimdi. beni var eden bendim, ruh diye açıkladığım şeydi. toplum esas değil taliydi. sadece üzerinde at sürdüğüm zemindi.
sonuç; topluma toplumsal iyilik borçlu olmam için toplumdan iyilik görmem yahut toplumun beni iyi olarak “varetmiş” olması gerekirdi. bunun hakkında hiçbirşey söyleyemiyoruz.
toplumun beni iyi olarak var ettiğini kaul etsek bile bunu bilinçli ve iradeli bir şekilde yaptığını söylemek komik olacaktır. bilinçsiz ve iradesiz eylem borç doğurmaz.
hepsi bir kenara insan varolurken toplumun önüne sunduğu varyasyonları kullanıyor, fakat sadece kullanıyor. aslında insanı insan yapan taşıdığı yetileriyle yaptığı tercihleri. toplum sadece önüne farklı tercihler sunan farklı bir mecra. öyleyse insanı toplum var ediyor demek iddialı konuşmaktır. insanı toplum var etmiyor.
--->
daha önce hazırladığım yazı buydu. şimdi düşünüyorum da buradaki esas noktalardan biri “insan tanımı”. hatta her şey “insanın tarifi”nde düğümlenip kilitleniyor. benim insan tarifime göre insan diğer mahluklardan farklı olarak “bilinçli, iradeli ve yaratım kuvvetine sahip” yegane canlıdır. öyleyse öte yandan dünya üzerinde yaşayıp bilinçli, iradeli, yaratım kuvvetine sahip her canlıya insan denir. a bu paradigmayı kullandığından ötürü b’nin teorisini, “insanın toplum tarafından var edildiği” fikrini kabullenmeye yanaşmıyor. fakat sanırım belki de bir marksist canlıyı ancak toplumsal ilişkiler sarmalına katıldığında “insan” olarak nitelemeye başlayacaktır. eğer böyle düşünüyorsan a’nın “ahiren” dedikten sonra yaptığı izahatın düştüğünü sen de fark etmişsindir. fakat a’nın tanımına göre “insan eşyayı soyutlayarak bilgi edindiği an” insandır. yani tek bir tane bile insan olsaydı ve o da eşyayı soyutlama marifetiyle bilgiye erişebilseydi ona da insan dememiz gerekirdi. a da bu paradigmal çerçeveye sahip olduğundan dolayı b’ye “ahiren”den sonra dedikleriyle karşı çıkıyor. fakat böyle olmasaydı, a da bir marksist olsaydı ve insanı toplumsal sürece girmiş canlılarla sınırlı tutsaydı; o zaman elinde sadece “öncelikle” ve “salisen” kalırdı. fakat ikisi de bence gayet ağır, gayet okkalı, gayet yıkıcı düşünceler. ben kendi kendime materyalist düzlemde özel olarak toplum temelli bir ahlak kurgusunu yine bulamadım. vallahi fellik fellik arıyorum, bulduğumda da telaşa düşüyorum içsel olarak. hay allah! dediğimi inkar edemem. bulamadığımda tekrar aramaya başlıyorum. ama sanırım seninle vardığımız sonuç doğruydu belki de… yani ahlakın “uygulanma gereğini” açıklayamadığımızı kabul etsem bile en azından “kurgulanmasında” teizme muhtacız.
Yine içime sinmedi. Aslında var ya, anahtar şurada:
Öyle bir ahlak kurgulamalı ki en son “uymuyorum ben buna!” diyen insana “öyleyse sen ahlaksızlardansın.” Diyebilmeli. Yani bu ahlak onu da bağlamalı, ve kesin olarak bağlamalı. Bu ahlak bireysel deneyimlerden münezzeh, aşkın bir gerçekle mürtebit olmalı. Toplumda karşımıza çıkan sorun oydu. Eğer gerçekten “bizzat toplum tarafından” “bilinçli bir süreç” sonucunda “iyi” bir şekilde oluşturuluyor olsaydık, biz de topluma iyilikle mukabele etmekle mükellef olurduk. Fakat realite “bilinçsiz bir süreç sonucunda, toplumdan faydalanarak (tarafından değil) ne iyi ne kötü “var olduğumuz”” şeklinde olduğu için bence toplum ahlak fikrinin temeline yerleştirilemiyor. Peki bu formulizasyona tanrıyı koyarsak?
Bizzat “tanrının kendisi tarafından”, “bilinçli” bir süreç sonucunda, “iyi” (?) bir şekilde oluşturuluyoruz (?). burada sadece tanrının bize “yetilerimizi” verdiğinden bahsedebiliyoruz. İyilik-kötülüğü yine kendimiz seçiyoruz. Aslında kastetmem gereken şey “ahlakî anlamda iyilik” değildi, kastetmem gereken şey “iyi muamele görmemiz”di. Toplum bize iyi muamele borçlu? Ama öte yandan…
Ben koptum emre. Başım kazan gibi oldu. Zonkluyor hatta şuanda. Nası biliyosan öyledir :D
Arkadaş:
selamlar.
önceliklikle belirtmeliyim ki, bizim sağduyuya aykırı dediğimiz şeylerin hemen hepsi, bizim süregelen alışkanlık ve isteklerimize ters düşen şeylerden müteşekkil. dolayısıyla, enbaşta öncül olarak kullandığımız önermeler yeterince sahihse, bunlardan çıkarsadığımız sonuçları artık sağduyumuza uzak görünseler bile kabul etmek durumunda olmalıyız. ben, ahlakın temeline iyi-kötü ya da saadet-ıstırap algısını yerleştiriyorum; çünkü bu algı hem ahlakın varolabilmesinin koşuludur, hem de eylemin ahlaka uygunluğunu denetleyeceğimiz yegane ölçüttür. bu temel ilkeden daha şamil ve yetkin bir ölçüt bulamıyorum ben şahsen. ve ben bu eksende kurduğum dizgeye göre diyorum ki; eğer böceklerin, bitkilerin, mantarların iyi-kötü algısı varsa, o zaman evrensel ahlaka mutabık kalmanın yolu doğrudan cansız maddelerle beslenmekten geçecektir. sağduyudan oldukça uzak bir çıkarım olmasına rağmen; eğer gerçekten bitkilerin, böceklerin vb. algı seviyesi gelişmiş olsa, bu sonucu nasıl reddedebilirdik? şöyle düşünelim: dünyada insandan başka canlı yok, ve insan beslenmek zorunda. bu durumda, bir insanın bir diğerini doğrayıp yemesi ahlakın içinde kabul edilebilir mi. aynı şekilde, eğer insanın tüm beslenme kaynakları bir bilinçle donanmışlarsa, beslenmek için mecburen evrensel ahlağın dışına çıkmak zorunda kalırdık; ve zaten bu ahlağın olanaksız olduğu bir dönem olarak kabul edilmelidir. eğer gerçekten durum böyleyse, insan altından kalkamayacağı bir vazifeyi yükleniyor, bir anlamda da hiçbirşey yüklenmiyor demektir. vazifelerin bu kadar fazla oluşu bana caynacılığı hatırlattı. caynacılar da, benim yaptığım gibi “yaşayan hiçbirşeye zarar verme” düsturuyla bir ahlak kurguluyorlar ve senin belirttiğin gibi bitkileri, böcekleri de bu kurguya dahil ediyorlar. bu ahlakın gerekleri öyle bir yere varıyor ki, adamlar yanlışlıkla bir canlıyı ezmemek için ellerinde süpürgeyle önlerini arkalarını sürekli hafif hafif süpürerek hareket ediyorlar. tabi birçok mezhep bunun sağduyuya aykırılığını ve uygulanmasının imkansızlığını belirtiyor ve ahlakı daha yumuşak hatlarla tekrar kurmaya başlıyorlar. işte hatırlarsan, ilk mesajda, evrensel bir ahlak kurgulayabiliriz ama uygulayabilir miyiz bilemiyorum, tarzı birşeyler söylemiştim. ama bu caynacılarınkine benzer ekstrem tutuma mahkum değiliz bence.
bir önceki mesajda belirttiğim insanın acı çekmesindense hayvanın acı çekmesi ilkesi, ve senin insan-hayvan arasında gördüğün dikey mahiyet farkı, bana bir önem sıralaması yapabilme olanağımız olduğu izlenimi verdi. gerçekten bilincin keskinleştiği oranda acı da derinleşiyorsa, o zaman bilinç muğlaklaştıkça çekilen acının önemi de azalmalı. gerçekten insan, hem acıyı ve hazzı yaşayan hem de bunları yaşadığının bilincinde olan bir canlıdır, ve üstünden ne kadar zaman geçerse geçsin hafızasını yoklayıp aynı duyguları tekrar tekrar yaşayabilir. beşerimsi canlılarsa, bu acı ve hazzı yoğunlukla yaşıyor ve bunun bilincinde oluyor fakat bu acı ve hazları sarih bir biçimde anımsayamadıkları için bu vakalar bir lahzada olup biten şeyler durumunda bulunuyorlar. daha ilkel canlılarda bilinçsizce, hayal meyal bir acı duyumu bulunuyor olabilir. işte, daha ben duyumu oluşmamış bu ilkel canlılardan başlayarak; bitkileri, mantarları vb. de bu gruba dahil ederek, bunlara karşı vazifelerimizin hiçe yakın ya da hiç olduğunu söylemek imkanı bence mevcuttur. yani bilinç keskinliğine oranla, kademeyle azalan bir vazifeler zinciri oluşturmak, hem sağlıklı bir ölçüttür, hem de ahlakın imkansızlığından doğacak olan ahlakın yokluğuna bir çözümdür. tabi bitkilerin, böceklerin, mantarların vb. bilinç seviyesini nasıl kestireceğimiz muamma. fakat nasıl insanla köpek, köpekle solucan arasında çok büyük bir fark kabul ediyorsak, hayvanla bitkiler arasında da böyle bir farkı varsaymak zorundayız. hissiyat ve benlik duyumu mutlak olarak içrek olduğundan bunun bilgisi, sen ile ben arasında bile olanaksız.
danayı kesip soslu biftek yapmaktan bahsederken ise; insanın kesin olarak gayri ahlaki bir eylem içinde bulunduğunu belirtmek istemiştim. şöyle düşünelim: kırda yaşayan bir aile olsun. bu ailenin ne hastası, ne gelişme çağında çocuğu ne de hamile kadını olsun; ve çevrede kendi halinde otlayan danalar olsun. şimdi hiçbir zaruri ihtiyacımız olmadığına göre, akşam yemeğinde sırf sofraya renk gelsin diye bir canlının mütevazı yaşamına son vermemiz doğru olur mu? kendisinde tanrısallık olduğu iddia edilen bir canlı, bunu nasıl yapar? hatta insan öyle bir canlı ki, kendisinde tanrısallık olduğuna iddia edecek kadar kibirli. bence bu konuda da haklı değiliz, yani bir cins olarak insanda ben hiçbir tanrısallık göremiyorum. hatta zihinsel üstünlüğümüz dolayısıyla tanrısal olmaya yaklaşabilmemizin imkanı varken bile, buna hiç yanaşmamamız, insanların diğer hayvanlardan daha rezil olduklarını gösterir. o yüzden “insan tanrısaldır” bahanesiyle herşeyin mübah olduğu kozunu kimsenin eline vermemeliyiz; “önce tanrısal ol” demek gerekir belki sınırlı haklarını eline vermeden önce. hemingway’in romanında bir söz ediyordu general “ben o kadar ciddiyim ki, artık şaka yapabilirim”. onun gibi birşey işte.
benim bu konudaki fikirlerim sanırım bu kadar. eğer yine anlaşamazsak, galiba hiç anlaşamayacağız emre =) ahlakla ilgili temel sorunumuzda söyleyebileceklerimizin hemen hepsini söylediğimiz için diğer konulara geçiyorum doğrudan.
*
kötülük problemini açıklarken, “eşya zıddiyle kaimdir” ilkesinin tamı tamına geçerli olduğunu söylüyorsun, yani “iyilik kötülükle kaimdir”. elbette dediğin gibi, insan zihniyeti ancak zıtlıklar üzerinde temellenir. fakat tanrının kendisi de, varlığı yaratırken insanın bu ulamlarıyla sınırlandırılmış mıdır? tanrı, bence pekala yalnızca iyiliği yaratabilirdi ve zihni kurgumuzu da ona uygun düzenleyebilirdi. kendi mantık sınırlarımızla tanrıyı da sınırlandırmamız hiç doğru değil; bu tutum “tanrı kendi kaldıramayacağı ağırlıkta bir taş yaratabilir mi” gibi absürt paradoksların doğmasına da sebebiyet veriyor. halbuki tanrı, isterse öyle bir taşı yaratır, isterse yaratmaz, isterse de iki durumu birden vareder. yani nedenselliğin neden varolduğuna yine nedensellikle keşfettiğimiz “nedenler” yardımıyla bir cevap aramanın beyhude çaba olması gibi, tanrıyı insanın kendi epistemolojik ulamlarına tabi tutmak da beyhude ve absürtçe bir tutumdur. yani “tanrı, iyiliği zıddı olmadan yaratamazdı” değil, “yaratmak istemedi” demeliyiz. dolayısıyla kötülük problemi bütün yıkıcılığıyla geçerliliğini koruyor.
peki, “cennette kötülük olabilir mi” sorusuna ne demeli? eğer olmayabiliyorsa, o zaman “bugün burada da olmayaydı” diyeceğim. ve eğer niyeti kendi eserini kullarına göstermekse, “eserini bize cennet koşullarında göstereydi” diyeceğim. burada “kötülük de tanrının eseridir” denirse, tanrının kimi eserleri keşfedilmeye layık değildir diyebiliriz. kısacası, bu teoloji açısından çok büyük bir çıkmaz bence. ne güzel demiş kant: her ne kadar inanmasam da, bir tanrının varlığını kabul etmek gerekir.
*
marxizm, insanın özü hakkında kesin bir yargıda bulunuyor mu bilmiyorum. ama eğer bulunsaydı; ne çok kötü koşullardaki kimi insanların yıkılmaz ahlaklarını (mesela marx’ın kendisi), ne iyi koşullardaki çoğu insanın ahlaksızlık batağında oluşunu, ne de tam tersi iki durumu açıklayamazdı. elbette koşulların kötülüğü doğurduğu söylenebilir; fakat bu koşullar herhalde insanı “kötü” yapmaz da insanı kötü işlevleri olan bir konum içinde bulundurur. yani strüktürün kendisi kötüdür; ve sen hernekadar iyi bir insan olursan ol, bir fabrika sahibiysen, bu koşullar içinde mecburen kötü bir işlevi sırtlanıyorsun. ama bu kötü işlev, işlevi üstlenen kişiyle kaynaşırsa, o zaman haliyle kişi de kötü olur (ki oluyor). o yüzden geçenlerde, “herhangi birisi olacağına, onun yerine ben fabrikatör olmak isterim” demiştim. bugün bütün fabrikalar yıkılsa, bütün sermayedarlar öldürülse kapitalizm tekrar kurulacaktır, çünkü dünya toplumu ne kültürüyle ne de zihniyetiyle kapitalizmden başka birşeyi bilmiyor. dolayısıyla kapitalizm kötü işlevlerle kurulu bir strüktürdür ve insanları kötü yapmaz; kapitalizmin kendisi kötülüktür. ayrıca kötü işlevle, işlevi üstlenen kişi gitgide kaynaşabileceğinden, marxizm bu şekilde insanların kötüleşebileceğini söylüyor olabilir. marxizm, aynı şekilde önceki sınıflı üretim biçimlerini de bu şekilde değerlendiriyor olmalı. yani komünizm çağı geldiğinde, bu şekilde meydana gelen kötülükler mutlaka yokolacaktır; binlerce insanı gütmek isteyen sapıklar yine varolacaktır, fakat sosyal strüktürde bu işlevde bir konum mevcut olmayacaktır. şimdi senin bahsettiğin “kötülüğün tekrar doğma” sorununa geçelim:
enbaşta, sanıyorum marxizmin iddiası, ileride ekonomik bağımlılığı ortadan kalkmış olan kadının “mal” statüsünün de ortadan kalkacağı, ya da eski kültürün bir kalıntısı olarak kısmen görüleceğidir. bu durumda tekeşlilik de egemen ilişki olmaktan çıkacak, çokeşlilik, grup evliliği gibi durumlar sıklaşacaktır. tabi, bu yeni durumların varlıklarının başlıbaşına kötülük olduğunu söyleyebilirsin. oysa, bir grup seks rezilliğine dönüşmediği müddetçe, bu ilişki tarzlarının (bence) bugünkünden daha fazla bir kötülüğü yoktur. zaten bugünkü tekeşlilik temelli ilişkilerin de genellikle güzellik ve seks üzerine kurulduğuna şüphe yok. bana kalırsa güzelliğe göre eş seçmenin ve seksin kendisi kötüdür; fakat bir başka kişi böyle düşünmeyebilir. bu gibi göreceli konularda, marxizmin öyle ya da böyle olacaktır şeklinde bir karar verdiğini sanmıyorum. bu söylenenler id mülkiyetinden doğacak kötülüklerin olanaklı olduğunu bildiriyor gördüğün gibi; kötülük her daim olanaklıdır.
wiki’de şöyle bir madde var, bakmadıysan bakabilirsin, biraz devrik yazılmış ama: http://tr.wikipedia.org/wiki/Marks’ın_insan_doğası_kuramı
insanın kendi varlığını toplumun varlığı içinde eritmek ise büsbütün saçma bir fikir. eğer öyle olursa, toplum kimlerden oluşacak? toplum tabiki varoluşları kendinde olan bireyler tarafından kurulmuş olmalıdır; zaten benim bir benliğim varken aksi mümkün mü? birsürü id’den oluşmuş toplumda kötülüğü olanaksız kılacak şeyin id’nin sönümlenmesi olmasıyla birlikte, bu durum toplumun da sönümlenmesi demektir. nitekim, bir şahıs, zaten şahsiyetini yitirmiş diğer (sözde) şahıslara sunacak herhangi bir yarar bulamayacağından hiçbirşey yapamaz. ben demek zaten id demektir; id’nin sönümlenmesi de ancak bencilliğin yokolması anlamındaysa birşey ifade edebilir. bencillik sönümlenir ve artık yeni id’miz olur. bencilliği de “kendi memfaatine eyleyen” şeklinde tanımlamak yerine “kendinden başka kimsenin memfaatine eylemeyen” şeklinde tanımlamak gerekir. yani ben, birincil-ikincil ihtiyaç/zevklerim dışında bütün varlığımı toplumun varlığına katıyorsam, bencilliğim toplumda erimiş demektir ve toplumdan geriye bana kalan benliğim de beni mutlu eder. kahvehanede barış içinde maç izleyebilmemiz için, id’mizin bencillikle ilgili bölümlerini törpülememiz yeterlidir bana göre. bir de, id’nin eriyip gitmesi hint budizminde olduğu gibi nirvanaya ulaşmak anlamında da olabilir. yani kabaca kötülüklerle dolu olan yaşam döngüsünün çarkından kurtulmak, birden sönen ateş gibi sönüp gitmek, yaşarken ölmek gibi. tabi mümkün olup olmadığı, nereye kadar mümkün olduğu sorulabilir; ve ahlakın tek olanağı buysa, vah halimize ki en başta dediğim gibi ahlak ahlağın olanağını yoketmek anlamına gelir ve ahlağın uygulama alanı biter. demin saçma dedim ama, aslında hiç saçma değil.
çocukların bencil oluşuna gelince, bu gayet normal bence. çocuklar kendilerinden başka bir benliğin duygularını kavrayamıyorlar ki, hatta kendi isteklerini bile kavradıkları söylenemez; hayvanlarda olduğu gibi doğrudan tatmine güdümlüler. istemenin, arzulamanın ne olduğu kavradığında, aynı şeylerin başkalarında da mevcut olduğunu görecektir ve vicdan bu noktada genelde oluşmuş durumdadır. nasıl oluştuğu konusunda fazla atıp tutmak istemem ama biyolojik, sosyolojik, psikolojik boyutları olduğuna şüphe yok; özellikle en büyük pay bence biyolojik yapımızın. ilk insanlardan bu yana topluluk halinde yaşamanın zorunlu sonucu olarak bir karşılıklı çıkar ilişkisi ortaya çıkmış, ve bu asırlar boyu evrim geçirerek vicdana dönüşmüş ve insanın biyolojik yapısına içkinleşmiş olabilir. şu anki vicdan dediğimiz şeyle karşılıklı çıkar ilişkisi arasında mahiyetsel bir fark olduğuna göre bu çok uzak bir ihtimal, ama bilmiyorum, evrimin sağı solu belli olmaz. karşılıklı çıkar ilişkisi olanca çirkinliğiyle bir gen haline dönüşmüş ve güneşten gelen zararlı ışınlar bu geni mutasyona uğratmış da vicdan genine dönüştürmüş. ortaokul biyoloji bilgisiyle bu kadar, hehe. öteyandan, çocuklara iyilik ve paylaşma öğretilmeyince, onların vicdan sahibi olmayacakları düşüncesi bana anlamlı gelmiyor. ailenin ya da herhangi birinin çocuğa öğütlediği şeyler ancak bu süreci hızlandırır; çocuk zaten bu nasihatlerin işaret ettiği gerçekleri, nasihatler olmasa da ister istemez kendisi keşfedecektir. ve onun doğasında vicdanı oluşturacak birşeyler bulunmuyorsa, o ne nasihate boyun eğer ne de kendi keşfettiklerine. dediğin gibi insanda hem bencil olan bir yan, hem de olmayan bir yan vardır. birinden birini insanın gerçek özniteliği ilan etmek için elimizde pek bir kanıt yok. şimdi bu bencil olmayan yanın da aslında pragmatik bir yan olduğu meselesine gelelim, yani içimizdeki şu itki:
ilk ana konumuz üzerine konuşurken, nasıl iyiliğin gerekirliğini birtürlü rasyonal bir temele oturtamayıp en sonunda tanrıyla açıkladıysak; yine içgüdüsel bir olayı, rasyonalize etmek adına tanrının eline vermek zorunda kalıyoruz. iyiye ulaştıkça insanı saadete sevkeden şey yine önceki konuda olduğu gibi iyiliğin gerekli olduğu düşüncesidir, başka deyişle iyilik sevgisidir. bu pragma, belki de iyilik isteğiyle eşanlamlıdır; yani insan bu pragmayı içinde duysa bile, bu bir bencillik değil de iyilik yapma gereğini ezelden kabul etmiş bireyin bir gerekliliği yerine getirmesi üzerine duyduğu sevinçtir. öteyandan, bazı gündelik olaylarda, ufak tefek iyiliklerde bu pragmanın olayı eylerken değil de, daha sonra zihnimizde canlandığına dikkat ettim. mesela otobüste birisine yer verirken ya da bir insanın ricasını geri çevirmezken bu pragma içimizde duyulmuyor; ancak olaydan sonra “doğru yaptım” diyerek övünüyoruz. tabi “bu eylemi yaparak sonrasında bu pragmaya zaten erişeceğini evvelden biliyordun” yollu bir karşıçıkış gelirse, vallahi diyecek sözüm yok. benim bugüne kadar anladığım, bir sürecin kökündeki gerekirliğin gereğini, nedenselliğin nedenini sorguladığımızda sonsuz döngüye giriyoruz ve mecburen tanrıya bağlıyoruz. maddede de, ne mutlak tümeli ne de mutlak tikeli asla bilemeyeceğiz, aynı şekilde zamanın başı sonu meselesi de var; bu tür şeylerin hepsine iki ucu boklu değnek diyorum ben artık. öteyandan, herşeyin başını tanrıya bağlamakta ben hiçbir sakınca görmüyorum. yani, iyilik yaptıkça saadete sevkolunmamızı tanrıya bağlamak bana gayet mantıklı geliyor. hatta “ahlaklı olabilmemiz adına, her iyi eylemin altına küçük bir ‘pragma’ sıkıştırmış ki büsbütün kopamayalım hiçbir zaman; bunu dahi yapmış daha ne yapsın, çok büyük kolaylık sağlamış, düşünsene bi bu ufak pragmaların yokluğunu, tek avuntumuz bu değil mi sanki” şeklinde akıl yürütüp, büsbütün tanrıya yaklaşıyorum. fakat, ancak tanrıyla kurup sağlamlaştırdığımız bu ahlakın, tanrının kendisini ahlaksız çıkarması bütün fikriyatımı sarsıp yıkıyor. al sana işte, iki ucu boklu değnek değil de nedir bu?
toplumsal alışkanlıkların vicdanımızın içeriği üzerinde etkisi olduğu, ve buradan aldığımız malzemeyi yeri geldikçe aklımızla sorgulayıp ve üstüne başkalarını ekleyip bunları tekrar içselleştirerek vicdanımızı kendimizin kurduğu (ve bazılarımızın kurmadığı) şeklinde betimlediğin tabloya tamamen katılıyorum. dediğin gibi en ince noktalara temas etsek de, hiçbir zaman bunları aydınlığa kavuşturabileceğimizi sanmıyorum; en azından ince olmasının yanında bir de derin olanları.
vallahi emre, senin asıl yardımımı beklediğin konularda hiç yaratıcı konuşmadığımı biliyorum. konu üzerinde söylenebilecek en sıradan şeyleri söyledim; herşeyin başlıbaşına birer sorun olduğu dünyada neredeyse hiçbir temel sorunu çözememek insanın canını sıkıyor.
*
odtü’lü komünist arkadaşının toplum üzerinden kurguladığı ahlak konusunda da senin eleştirilerine katılıyorum. fakat “toplumda karşımıza çıkan sorun oydu. eğer gerçekten ‘bizzat toplum tarafından’ ‘bilinçli bir süreç’ sonucunda ‘iyi’ bir şekilde oluşturuluyor olsaydık, biz de topluma iyilikle mukabele etmekle mükellef olurduk” demişsin; burada yine sana ve odtü’deki arkadaşına katılamam. çünkü borç ödemenin kendisi, zaten ahlakın bir kategorisidir (hatta bu zorunlu bir kategorisi değildir de); o yüzden ahlakın sonucu olacak birşeyin ahlakı temellendirmesi beklenmez. diyalog içinde dediğin “bu ahlağı kurgulamak için, önce ahlaklı olmak gerekiyor” cümlesi tam da bu bahsettiğim. tabi topluma karşı mükellef olmayı, ahlaklı olduktan sonra topluma karşı bir vazifemizin olup olmadığı konusunda söylediysen, ilk söylediklerim büsbütün gereksiz. ben niçin ahlaklı eylemeliyiz sorusunu artık mutlak bir sükunetle ya da “iyi iyidir de ondan” tarzı bir totolojiyle karşılamaktan başka bir yol bulamıyorum.
“öyleyse sen ahlaksızlardansın” mevzusuna gelince, bu ithamı zaten çoğu insana yöneltebiliyoruz ve bu onu kesin olarak bağlıyor. bunu diyebilmek için tanrı kavramını kullanmaya mecbur değiliz, çünkü ahlak ve gereklilik düşüncesi insanın zihnine zaten gömülü; insana hem içkin hem de aşkın birşey, insanın tanrısal parçası dediğimiz bu herhalde. ve insan istediği kadar ahlaksız olsun ve ahlakın gereksiz olduğunu düşünerek böyle yapsın; yine de bu gereklilik duygusundan kurtulamaz sanıyorum.
*
varolan konular üzerine diyeceklerim bu kadar emre. son olarak üstünde durmak istediğim bir sorun var: acaba insanın diğer insanlarla kurduğu ilişkiler, ahlak açısından kabul edilebilir mi? edilirse, bu ilişkilerin sınırları nedir?
böylesine iddialı ve bedbin bir düşünceyi, daha üzerinde kendim doğru dürüst düşünmeden paylaşıyorum, çünkü insanın bunu tek başına düşünme süreci çok can sıkıcı. şimdi konu üzerindeki temel derdimi sana anlatayım: eğer “kendi amaçları uğruna kimseyi araç olarak görmemek” şeklinde bir ilkeyi ahlakımıza koyacaksak (ki koymazsak, masturbasyon, fuhuş vb. birçok şey doğrudan caiz oluyor), mevcut ilişki çeşitlerinden bu nitelikte (ahlaki) olanı var mıdır? öncelikle sevgililikten başlayalım. sevgililikte ya da eşlilikte bulunan temel öğeler nelerdir? insanlığın genelinin ölçütlerine bakarsak; seks, güzellik ve alelade ahlaktır. eşliliğin kendisinde kötü birşey olmamakla birlikte, güzelliğe ya da insanın kendisinden bağımsız olarak onda bulunan şeylere göre eş seçmeye başladığımız vakit, seçilmeleri pek muhtemel olmayan bir yığın insan, eş olma deneyimini yaşamaktan muaf olacağından mutluluk sayılan birşeyden de yoksun kalacaktır. ve biz eşimizi, insanın kişiliğinden bağımsız olan dış görünüşüne bakarak seçtiğimizde, çocuğumuza oyuncak ayıma seçmekten farklı birşey yapmış olmuyoruz. genellikle işlev olarak da eşlerin ihtiyaç ve iştah gidermekten daha fazla işlevi olduğu söylenemez. eşler, gün içerisinde çeşitli vazifelerini yerine getirirken, geceleyin yatakta birbirlerini severler. bu birbirlerini sevme meselesi, çocuk yapma ya da yoğun bir depresyon dönemi hariç bütün dönemlerde bence düpedüz ahlaksızlıktır. ve herkes tarafından çok normal karşılanan bu durumu ben “birbirlerini mal olarak kullanma” şeklinde görüyorum. genelde öne sürülen “karşılıklı zevk alma” durumu. halbuki bu işi iyice çirkinleştiriyor; burada asıl olan niyettir, ve ne masturbasyon karşılıklı zevk alma amacıyla yapılıyor, ne de işin gerçeği. burada kişinin yöneldiği tek amaç doğrudan tensel, bireysel hazdır ve bunun ahlakla uyuşur hiçbir yanı yoktur. aynı şekilde, eş güzel olmasa bile, onu kendi zevkine alet etmek büsbütün ahlaksızlıktır. aile ya da fertler zor bir durumda kalmadığı sürece, bu ilişkiler sevgililiğin temelini oluşturur genelde. işin bu noktasında, sevgililiği bu çirkin özelliklerinden başka birşey olarak göstermeye çalışırsak; kişinin zihniyeti haricinde hiçbir kıstas kabul etmemek, yalnızca özel durumlarda cinsellik yaşamak, karşılıklı sorumluluk almak, zor durumlarda birbirlerini kollamak gibi bir tablo çıkıyor karşımıza. bu tablo artık sevgililikten ziyade dostluğa daha yaklaşmış görünüyor. dostluğun ise kendine özgü problemleri var.
eğer seçtiğimiz kabul edilirse, bizler neye göre dost seçiyoruz ve dostluk ilişkisinin temel özelliği nedir? ben kendi kurduğum dostluklardan hareketle; eğlence/zevk ortaklığına ve ahlaka göre dost seçtiğimizi düşünüyorum. ahlakın ise genellikle arkaplanda kaldığını kabul etmek gerekir. yani sadece ahlaki olarak yoldaş olunabilse de, dost pek az olunur; ama eğlence ortaklığı genelde o iki kişiyi dost yapmaya yeter. bu ilişki tarzına dost demekten ziyade yakın arkadaşlık demek gerekir; ama bugün toplumda tüm dünyaya değil de yalnızca birbirlerine sevgi-saygı gösteren ve ortak eğlencesi olan kişiler dost olarak nitelendirildiğinden, ben de dost diyorum. eğer dostluk da bu şekilde eğlence temelliyse, ve eğlence alanları değiştikçe bu dostluklar da silinip gidecekse, burada da “kendi yalnızlığını ortak zevkleri olan başka biriyle” giderme durumu net olarak görülüyor. ben açıkçası geçmiş dostluklarıma gözattığımda, en önemli ölçütümün bu olduğunu maalesef görüyorum. ve insan ister istemez düşünüyor; birlikte eğlenilmediği müddetçe dostluğun ne alemi var. sıkılmak için biraraya gelen insanlar görülmüş mü hiç? yani ben, dostluğun temelinde eğlenmek olduğu sürece onu ahlaksız kabul ediyorum. aile de olduğu gibi, burada da dostun başına bir felaket gelmediği sürece, ilişkimiz sürekli eğlence temelinde olur. dostluğu kurtarmak için; onu ya tüm dünyaya yahut çevreye karşı ahlaki bir konumlanış temeline oturtmak gerekiyor ya da hiçbir manası yokken biraraya gelmek temeline oturtmak gerekiyor. ancak bu iki temel üzerine kurduktan sonra bunun sonucu olarak kimi eğlenceler çıkarsa, bunlar asıl niyetimiz olmadığından dolayı ahlaksızca kabul edilmeyecektirler. bu şekilde kurulan dostlukların oldukça yavan olacakları, ağırlıkla sohbet üzerine kurulu olacakları ve kimi kısmi eğlencelerin birlikte yapılacağı ortaya çıkıyor. bu bana dostluğu kurtarmanın tek olanağı gibi geldi ve herhalde bu çeşit dostluklar pek sık kurulamazlar. öteyandan okul, işyeri vb. yerlerde birarada bulunan insanların birbirlerine karşı ahlaksızlık içinde olduklarını içermiyor bu dediklerim. hatta bu çeşit mecburi yakınlıklar farklı dostluğa bir anlam kazandırabilir belki. dostluk konusunda, insanın toplumsal bir varlık olmadığını ileri süren kimi filozoflar da var. bunlara göre insan “kendisi için çabaladığı” müddetçe kimseyi kandırmamalı ve gündelik eğlencelerini “dostluk” adıyla süslememelidirler. bu filozoflardan en bilineni stirner, tek tek insanların topluluk halinde yaşamasını savunuyor; ve topluluk içinde yalnızlık gibi birşeyler öneriyor ve toplumu “ortaklık”a indirgiyor. bu adamın düşüncelerinin felsefe tarihi boyunca kasıtlı olarak görmezden gelindiği konusunda kimi iddialar da var; marx ve birkaç filozof şimdilerde anti-stirner olarak bilinen kitaplar yazmışlar fakat şu an felsefe bu adamı unutmuş görünüyor. türkçeye çevrilen kitabı yok, yalnız şöyle bir site var ilgilenirsen: http://www.projektmaxstirner.de/proje.htm
son olarak aile kurumuna gelirsek; evlat-ebeveyn ilişkisi açısından, burada fedakarlığın izlerine ve çıkar gütmeyen bir ilişki çeşidine rastlayabiliyoruz. bunun kaynağının mülkiyet bilinci olması ihtimali var. bu da çirkince birşey olmasına rağmen, öyle veya böyle bir şekilde salt çıkar ilişkisinden kurtulunabilmiş görülüyor. tabi burjuva kültürünün çürümesi bu kurumun da çürümesini beraberinde getiriyor; artık salt para ilişkisine dayalı ailevi ilişkiler gözle görülecek kadar arttı. büyükanne-büyükbaba ve akraba ilişkilerine ise, istenilen ilişkilerin içerisinde çok geniş bir yer teşkil etmediklerinden dolayı hiç girmiyorum.
bu son konuya da işaret ettikten sonra, artık yazımı bitireyim emre. bu arada yeni ev nasıl, rahat mısınız? vizelerin nasıl gidiyor? asımlar neler yapıyorlar? ankara’da siyasi ortam nasıl? tekel işçilerinin direnişini takip ediyor musun? bunlar merak ettiğim sorular =) müsait olduğunuz bir vakit gökhanla çayınızı içmeye gelmek etmek isteriz. haydi hoşçakal emre, iyi geceler.
Emre Berber:
kötülük problemine gelirsek; emre, bu konuyu kendimin münşisi olduğum bir metodla neticelendirebildiğimi zannediyorum. başkalarının benden önce bu çıkarımları yapmış olduğunu kesin kabul etsem de buna kendi kendime ulaşmış olmam fikri daha da sahiplenmeme sebebiyet veriyor elbette. diyorsun ki; tanrı kötülüğü neden var etti? eğer varetmediyse bile; kötülüğe neden izin verdi? neden müsaade etti? madem ki dünyayı yaratmaktaki maksadı kendi ihtişamını kendisinden bağımsız bilinçlere sergileyebilmekti, bunu cennet misali kötülüğün olmadığı bir dünyada da gerçekleştiremez miydi?
bu soruları cevaplandırırken öncelikle "ahlak'ın tanımına" geri dönmemiz gerektiğini düşünüyorum. eğer teistik bir mantıkla ve tanrı merkezli bir ahlak telakkisi bina ettiysek, ki benim paradigmam böyle biliyorsun, o zaman ahlak sürekli tanrıya müracaat eden; meşruiyetini ve varlığını ondan temin eden bir kavram olmalı. yani aslında biz insanoğlu olarak bir "ahlak" yaratmıyor, aksine aynen pozitif bilimlerde olduğu gibi yaratılmış bir ahlakı keşfediyoruz. ne demek mi istiyorum?
teistik mantık ne diyor? "iyi" olmalıyız çünkü bizi yaratan bizi "iyi" olmamız için yaratmış ve "iyi" olmamızı murad ediyor. peki bu aynı teistik mantığa göre "iyi" ve "kötü" nedir? işte dananın kuyruğu burada kopuyor emre, "iyi ve kötü" nedir ve bunları kim belirler?
teistik mantığa göre aslında "iyi" allah'ın irade ettiği "şeyler", kötü ise allah'ın "uzak durmamızı salık verdiği" şeylerden ibarettir. bir şeyin iyi olup olmadığını biz kendi aklımızla keşfedip tespit edebiliriz belki, ama çabamızın ürünü bundan ibaret olur: keşif ve tesbit. onu "iyi" yapan şey aslında sadece ve sadece tanrı tarafından "iyi" addedilmesinden ibarettir. eğer tanrı "başkasının canını almak haksız da olsanız iyicildir, ben bunu irade ediyorum" deseydi gerçekten başkasının canını almak da "iyi" olurdu. aksine söyleyecek bir lafımız da kalmazdı bu paradigmaya göre. öyleyse eğer bu paradigmaya adım atıyorsak tanımlamalarımızı tekrar yapmamız gerekmekte:
iyi; tanrı'nın murad ettiği insanî davranış. / insanın yapmak için varolduğu şey.
kötü; tanrı'nın istemediği insanî davranış / insanın uzak durmak için yaratıldığı şey.
ahlak: tanrı'nın iradesine uygunluk / insanın varoluşuna uygun davranması
hayat: tanrı'nın iradesine uygun kalma savaşımı. / insanın kendini gerçekleştirme savaşımı
emre, takdir edersin ki bir müslümanın paradigması bu şekilde inşa olunmalıdır. şimdi bu paradigmaya göre sadece iyilikten ibaret bir dünyanın teşekkül edebilmesinin özgür irade var olduğu müddetçe imkansız olduğu ortaya çıkmış oluyor. bunu tanrı'nın bir zaafiyeti olarak görmek içinse epey bir insafsızlaşmak gerekiyor sanırım.
eğer iyilik "tanrı'nın murad ettiği gibi" davranmak olarak tarif edilirse herkesin iyi olduğu bir dünyada herkes "tanrının iradesine uygun davranıyor", "tanrı'nın iradesinin dışına çıkmıyor" demektir. burada da insanın özgür bir iradesi olduğundan bahsedilemez elbette. bu düğüm noktasını biraz daha açmak gerekirse, "iyilik" tanrı'nın istediklerinden ibaretse, herkesin iyi olması demek herkesin tanrı'nın istediği gibi davranması anlamına gelir. bu da insanın özgür iradesinin var olmadığı anlamını teşkil edecektir. yani, neticede bu paradigmal çerçevede varacağımız zaruri sonuç: eğer özgür irade varsa, kötülük de varolmak zorundaydı.
peki buradaki zaafiyet kimin? tanrı isteseydi hem özgür irade var olup hem de kötülük yok olamaz mıydı? hayır, olamazdı. "iyilik", "kötülük", "irade" gibi kavramları kurulu müesses nizama dayanarak kullandığımızdan ötürü bunun imkansız olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. özgür irade olmasaydı zaten işin başında "iyilik ve kötülük" kavramları da yok olur giderdi. anlayacağın bu kurulu ve hazır kavramlar üzerinden düşünen bizler "özgür iradeyle mutlak iyi dünya çakışır" demekte sonuna kadar haklıyız. daha farklı evren tasarımları olamaz mıydı? elbette olabilir. burada hayalgücümüzle mahdutuz sadece. fakat o zaman bu hazır kurulu kavramlardan başka kavramlar üzerinden tartışmamız gerekirdi. eğer bugünkü hazır kavramlardan bahsediyorsak, evet, mutlak iyi bir dünyayla özgür irade çakışıyor. hem de temelden çakışıyor. biri varsa diğeri yoktur... ve benim anladığım kadarıyla da, allah, özgür iradeyi öyle öncelemiş ki "kötülüğün" varolmasına da müsaade etmiş. yaratımlarının kendisine olabildiğince benzemesini murad etmiş olmalı...
pekiyi, cennet hakkında ne diyebiliriz? cennette mutlak iyi dünyanın var olduğundan bahsedilebilir mi? hayır, kesinlikle hayır. bir kere eğer insanlar kötülüğü seçemiyorlarsa ("nasıl" seçemediklerini bilahare tartışmaya çabalayacağım) orada "iyilik"ten de bahsedilemeyeceği aşikardır. bu bağlamda cennet dediğimiz bilmediğimiz diyarda da kötülüğün seçilemediğini biliyorsak, o zaman, orada iyilikten de bahsedemeyeceğimizi gönül rahatlığıyla söyleyebiliriz. "cennet mutlak iyi bir yer değildir", evet. pekiyi. öte yandan bu düşen kavramlarımızı safra gibi atıverip yolumuza devam edersek cennette "özgür irade var mı yok mu" sorusuna geliriz. bana sorarsan, cennette özgür irade de yoktur. belki nısbînin de nısbîsi, kısmînin de kısmîsi bir iradeden bahsedilebilir... hani "hangi güzelliği seçsem yav" şeklinde bir karar mekanizması işletecek olabiliriz, fakat dünyadaki kadar özgür bir iradenin var olduğundan bahsetmek imkansızlaşır. bu sebebe binaen cennetin insan için dünyadan daha "aşağı" bir yer olduğunu düşünegelmişimdir hep. insan kendisinin dünyada ispat edecek, bu ispatının neticesinde öte tarafta mutlak durağan ve dingin bir hayata kavuşacak. yani, esas olan bu dünya, klasik teoremlerdeki gibi öteki dünya değil. elbette esas olan "bu dünyada öteki dünya için çalışmak", bu daha mantıklı, bu daha aydınlık...
cennetle dünyanın farkını, mutlak iyi dünyayla özgür irade'nin çakışmasını, tanrı'nın kötülüğe müsaade etmek pahasına özgür iradeyi seçmesinin sebebini kendi anladığım kadarıyla izah etmeye çalıştım. bunun keyifli bir konu olduğunu düşünüyorum. teolojiden eskiden beri keyif almışımdır zaten, imkanlar çok daha fazla zira.
----
Ahlak'ın hayvanlara uygulanması hakkında serdettiğimiz görüşlerin temelden farklı olması bizi yine paradigmal bir çıkmaza sürüklüyor. burada teistik mantıkla materyalistik mantık birbiriyle ister istemez çatışmak mecburiyetinde kalıyor. teistik mantığa göre tanrı bütün dünyayı insan, insanı ise kendisi için yaratmıştır. buna "sınava tabi olan sorumluluk sahibi tek varlığın insan olmasından" rahatça varabiliyoruz. geri kalan her nesne insanın sınavındaki materyallerdir. insan onlara muamelesiyle ve onlardan aldığı etkilere verdiği tepkilerle sınava tabi zaten. pekala, insana yakınlaştıkça geri kalan varlıkların da -en azından ahlakın uygulanması açısından- sistematik ve hiyerarşik olarak değerlendirmeye tabi tutmaya razıyım, ama o kadar. bu konuda daha fazla konuşmak gerektiğini de sanmıyorum. dediğim gibi, paradigmal bir çıkmazdayız. insanı varoluşçular ya da teistler gibi geri kalan tüm "yaratık"lardan mahiyet açısından üstün görmediğin müddetçe seninle benim anlaşmamıza herhangi bir imkan bulamıyorum.
---
elimizdeki konuların eskidiğinin ben de farkındayım. artık bunlar hakkında daha derunî incelemelere giremediğimizi, bir nevi tıkanıp kaldığımızı görebiliyorum. bu bağlamda geri kalan tetkik ve analizlerimiz üzerinde artık ayak sürümek yerine, senden yeni konular açmanı rica ediyorum. doğrusu, bu tarz bir tartışmanın şahsî gelişimim için şahane olduğu su götürmez bir gerçek. o sebebe binaen istersen kötülük problemine çözümüm üzerindeki eleştirilerinden, istersen de apayrı bir konudan bahseden mesajını bekliyorum. kolay gelsin
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder