19 Ekim 2009 Pazartesi

Kuran ve Evrim

Öncelikle İslam dininin geri kalan muharref dinlerle alakası olmadığını iyice kafamıza yerleştirip dünyada İslamî olmayan inançları sahiplenmekten “ve en azından ateizmden iyidir” şeklinde doğal müttefikimiz olarak görmekten vazgeçmemiz gerektiğini düşünüyorum. Çünkü sistematize edilmiş bir yozlaşıyı sistemleşmemiş ve anarşist bir muhtevadan ibaret olan ateizm yozlaşısı karşısında dost bellemenin yarardan çok zarara sebebiyet vereceği aşikardır. Bu bağlamda yaklaşık 600 yıldır bir bir ortaya dökülen onca günahıyla kiliseyi ve Katolikliği “ateizme karşı” müttefik bellemek demek, onun bütün hata ve günahlarını da sırtımıza yüklenmek manasını teşkil edecektir. Bu psikolojik (ve kimi zaman da reel düzlemde tezahürleri olan) yakınlık son olarak bizi evrim tartışmaları konusunda içinden çıkılması zor bir tuzağa sürüklemiş görünüyor. İslam alemi “neden karşı olduğunu bilmeden” bu teoriye karşı ve cansiperane bir savaş vermekte.

Kendilerine bir Müslüman olarak islam ilminden konuşmak üzre (çünkü İslami kesimde dillenen muhalefet her şeyden önce din ve inanç odaklı) neden evrime karşısın sorusunu yönelttiğiniz vakitse “çünkü evrim İslam’a ters”ten başka yanıt alamıyorsunuz. Olsa olsa maymunlardan değil Adem ve Havva’dan geldiklerini söyleyip işin içinden çıkıveriyorlar. Fakat Kur’an’daki pek çok kıssayı ilerleyen çağlarla beraber anlayışımız arttıkça ve idrakimiz genişledikçe te’vil edip hakiki anlamlarına ulaşan bizlerin, Adem ve Havva hakkındaki metaforik hikayeyi de pekala te’vil ederek aslına kavuşturabileceğimizden habersiz davranıyorlar.

Adem ve Havva’nın ilk insanlar olduğunda hepimiz hemfikiriz; ama ya Adem ve Havva’yla beraber başka insansıların (beşer) varlığından, Hz. Adem’in bu insansılar arasından (Kur’anî ifadeyle) “tayin” edildiğinden, kendisine isimlerin öğretilmesi ve Allah’ın ruhundan üflemesiyle beşerden “insan” olmaya intikal etmesinden bahsedersek?

Ve işin garip kısmı koskoca Kuran’da evrime mugayir olarak anlaşılabilecek başka herhangi bir kanıt bulmak da mümkün değil. Bunun aksine canlıların fiziki tekamüliyatını doğrulayan pek çok ayete rast gelmek kesinlikle kabil. Hz. Adem’e dair kıssayı da doğru şekilde anladığımız taktirde Kur’an’ın evrimi reddettiği iddiasının erken söylenmiş bir sözden ve derin bir yanlış anlaşılmadan öte olmadığı kavranabiliyor.

Hz. Adem’in oğullarından birinin çiftçilik diğerinin ise hayvancılıkla iştigal etmesine dair anlatılan rivayetleri kabul eden ana akım kesimin gereksiz bir çıkmaza kendisini bile isteye sürüklediği kanaatine kapılmadan edemiyoruz. Bugün modern bilim bulgularının çok net bir şekilde ilk insan(sı)ların toplayıcılık marifetiyle geçimlerini sürdürdüğünü tespitinin ardından geleneksel yorum da muhteviyatta ufak bir değişiklik yaparak “ilk insanların Adem ve ailesi olduğunu fakat ondan sonra büyük afetler marifetiyle o dönem bilinen medeniyet ve teknolojinin yitip gittiğini” söyleyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyorlar. Sahi, aksi taktirde kendi içlerinde tutarlılıklarını kaybeden müslümanların düştüğü “muhafazakar” çıkmazı tahayyül edebiliyor musunuz? Peki ya onun yerine ele geçirdiğimiz veriler ışığında farklı bir “yaratılış” tahayyül edilemez mi? Bu Kur’an’ın çağlar ve devirler üstü yapısına çok daha uygun bir çaba manası teşkil etmez mi?



Bu kısa girişten sonra ayetler ışığında yol alarak yaratılış sürecini tekrar tanımlamaya çalışmanın boynumuza bir borç olmadığından bahsedilebilir mi? Şimdi size alternatif bir okuma teklif ediyorum. Bugün gündemimizde olmamasına rağmen (ki kimi çağdaş düşünürler tarafından dillendirildiği inkar edilemez) daha önceki kimi İslam düşünürlerinin vardığı sonuçla; yaratılışın evrimsel bir süreçle işlediğini düşünerek kutsal kitaba tekrar misafir olalım:

Hazırsanız buyurun; tarihsel süreci Kur’an’ın ışığında okumaya çalışalım:

Ebedi ve ezeli olan Allah şüphesiz her şeye gücü yetendir. O “ol” dediğinde istediği şey anında “olur”. Fakat evreni yaratırken kendi isteğiyle her şeyi bir “neden-sonuç” ilişkisine bağladığı da aşikardır. Mesela yağmuru kuşkusuz Allah yağdırmaktadır, fakat bir anda yoktan var ederek temelsiz ve sebepsiz bir yaratmayı değil, nedenlere ve sebeplere bağlayarak (bulutlar, buharlaşma, yoğunlaşma vesaire) yaratmayı tercih etmiştir. İşte buna, yani Allah’ın “yaratırken kullandığı metoda” İslamî terminolojide “sünnetullah” diyoruz. Buna dair edindiğimiz bütün bilgilere de batılı “science” biz ise “bilim” adını takmışız.

Bütün Müslümanların kabul ettiği gibi Allah bugün yaratımlarında kendi koyduğu bir sebep ve sonuç ilişkisine bağlı kalmakta. Yani (peygamberlere verdiği mucizeler dışında) kendi koyduğu sünnetullaha kendisi de riayet ediyor. Bugün deprem olduğunda hem Allah depremi yaratmış hem de fay hattındaki sıkışma depreme sebebiyet vermiş oluyor. Bu ikisi birbiriyle çelişen değil, tam aksine birbirini tamamlayan iki ana etken mahiyetinde. Yani dünyadaki her hadise dolaylı yoldan Allah’ın bir yaratımıyken aynı zamanda ona sebebiyet veren etkenlerin de varlıksal alanda birer tezahürü.

Felsefi altyapısını böyle kodlayan sünni İslam alemi; evrime olan düşmanlıklarını Allah’ın her bir canlıyı teker teker şu anki, son halleriyle var ettiği iddiasıyla temellendiriyorlar. Fakat bu iddialarına Kur’anî bir dayanak bulmakta da epey problem çekiyorlar. Muharref Hristiyanlıktan ithal edilmiş bu iddiayı biraz irdelememiz gerekirse esas sormamız gereken sorunun “Allah evrenin yaratımında direkt müdahalesini bırakıp dolaylı müdahaleye ne zaman geçti?” olduğuna şahitlik ediyoruz.

Sahi, Allah bütün yaratıkları şu anki halleriyle var ettikten sonra sünnetullahını yerleştirerek mi, yoksa bütün yaratıkların kendi sünnetullahınca koyulmuş kaidelere göre şu anki hallerine tekamüllerini sağlayarak çok daha önceden mi “devamlı/dolaylı yaratım süreci”ni başlattı?

Ya Allah yaratım sürecini çok daha önceden sünnetullaha mutabık olacak şekilde düzenleyip başlangıç emrini (kün) verdikten sonra bugün yaptığı gibi dolaylı müdahalelerle yetindiyse?

Allah’ın tekvin sıfatı ile yarattığı uzay (bugünkü bilimsel çıkarımlara göre) 13.7 milyar yıl önce “kün” emriyle varolmuş ve hala varolmaya devam etmektedir. Bugün Big-Bang teorisiyle açıklamaya çalıştığımız bu süreçte yaklaşık 4.5 milyar yıl önce dünya şekillenmeye başlamış bulunmakta. Fakat henüz daha atmosfer oluşmadığından dolayı sema ve arz, yani yer ve gök bir bütün halindedir.


“ İnkarda ısrar eden o kimseler görmezler mi ki; gökler ve yer başlangıçta bitişikken Biz onları ayırdık ve her canlıyı sudan var ettik?” (Sure-i Enbiya, 21/30)

Allah’ın evrende cari kıldığı kanunlarla (sünnetullahla) atmosfer oluştu ve yükselen su buharları yavaş yavaş soğuyan kabuk üzerine yağmaya ve gezegen mavi rengine kavuşmaya başladı.

Ve Allah bunun ardından gezegen üzerindeki ilk canlıları yaratıyordu:
“Yine her tür canlıyı sudan yaratan da Allah’tır: son tahlilde onlardan kimi karnı üzerinde sürünmektedir; kimi iki ayağı, kimi de dört ayağı üzerinde yürümektedir.” (Sure-i Nur, 24/45)

Bu ilk canlılar, bunların ardından bunların ardılları, sonra onların da ardılları derken tekamüle dayanan biyolojik bir zincir vasıtasıyla insanlık ve doğa bugünkü haline geldi. Fakat Allah “tekvin” sıfatı icabı her an yaratmada olduğundan yaratılanlar bugünkü halinde de duraklamamakta, aksine Allah yaratmaya; uzay, insan ve mahlukatta “var olmaya” devam etmektedir.

Ayrıca burada dikkat edilmesi gereken nokta bu ayette canlıların hepsinin kökeninin aynı olmasına rağmen ilahi kudret tarafından “kiminin süründüğü, kiminin iki ayağı kiminin de dört ayağı üzerinde yürüdüğünün” vurgulanmasıdır. Biyolojik kökenleri aynı olmasına rağmen bugün bu denli bir farklılaşmanın varlığına dikkat çekilmektedir. Allah bu gerçeğe dikkatleri çekerek insanları hidayete davet etmekte, evrim sürecini kendisinin bir ayeti olarak tanıtıp insanlara düşünmelerini emretmekte, adeta bugünün insanlarına da bir mesaj göndermektedir.

Devam etmek gerekirse:

“Ve Allah sizi yerden tarifsiz bir bitirişle bitirmiştir.” (Sure-i Nuh, 71/17)

“Size ne oluyor da Allah için vakarlı bir tavır takınmıyorsunuz? Oysa ki sizi uzun süreçler içinde halden hale geçirerek(etveran, evre evre) yaratan O’dur. (Sure-i Nuh, 71/13-14)


Kendisiyle söyleştiği adam ona şu cevabı verdi: “Şimdi sen kalkmış, seni tozdan topraktan ve ardından bir damlacık döl suyundan yaratan sonra da seni yarattığı amacını gerçekleştirecek bir donanıma sahip kılarak (kullanılan kelime “tesviye” kökünden türetilmiş “sevvake”dir. Beşeriyetten insanlığa, Ahsen-i takvime ulaşırken katedilen yolu kastediyor olabilir) adam eden Allah’ı inkar ediyorsun öyle mi?”(Sure-i Kehf 18/37)

Lugatleri incelediğimizde görüyoruz ki: Bir şeyin tesviyesi, onun amacını gerçekleştirecek bir altyapı ve donanıma kavuşturulmasıdır.

Bu sırada (ilahi tasarı sonucunda) oluşmuş olan ve oluşmaya devam eden varlıklardan bir tanesi diğerlerinden üstün pozisyona geldi ve “kıvamına” erişti. Kuranî terminolojide Allah tarafından “beşer”(insansı?) olarak nitelendirilen bu canlı henüz “insan” adını almayı hak etmemişti. Çünkü geri kalan varlıklardan ayırt edilmesini sağlayacak “ilahi kaynaklı vasıfları” henüz hasıl olmamıştı.

“İnsanoğlu adı anılmaya değer bir varlık olana dek üzerinden çok zaman geçmemiş miydi?” (Sure-i İnsan, 76/1)

İnsanoğlu’nun biyolojik atası olan bu form Allah’ın hedeflediği/istediği mertebeye ulaştığında yani Ahsen-i takvime erişip zeka düzeyi istenilen seviyeye geldiğinde Allah ona ruhundan üfleyip onu “insan” haline getirdi. Yani ilk insanı yarattı.
"doğrusu, biz insanı en güzel bir kıvamda (ahsen-i takvim üzere) yarattık". (Sure-i Tin, 4)

Buradaki ahsen-i takvim ifadesi üzerinde durulmaya değer bir ifadedir. Ayette “takvim” kelimesi geçmekte. Takvim ise Arap dilinde aşama aşama en uygun “kıvam”a getirmek manasını teşkil ediyor. Nitekim Ahsen-i takvim ibaresinden takvimin hem aşamalı/tedrici/zaman kavramıyla eşgüdüm anlamını hem de takvim kelimesiyle aynı kökten gelen “kıyam”ı yani dimdik ayakta durabilme yetisini çıkartabiliriz. Türkçede de tanıdığımız kıyam “ayaklanmak, dimdik, dosdoğru durmak” manasını teşkil ediyor. Mesela namazda “kıyam”da duruyoruz. Ya da kurulu düzene karşı “ayaklanan” insanlar “kıyam etmiş” oluyorlar. Nitekim “kıyamet” de yine (dünyanın) ayaklanma(sı) manasını taşıyor. Takvim tef’il babından bir kelime olup kıvam ve kıyamlaştırmak demektir.. Bu kıvamın içinde “takvim” kelimesinin derinlerinde yatan “dimdik ayakta durabilme yetisi” de bulunmakta.

Hani o zaman Rabbin meleklere demişti ki: “Ben balçıktan bir beşer yaratacağım (inni halikun). İzleyin; ne zaman ki onu şekillendirmeyi tamamlar da kendisine ruhumdan üflersem, derhal yere kapanıp onun (hizmetine) amade olun!” (Sure-i Sâd, 71-72)

İlk olarak burada 'yaratım/halaka' kelimesiyle karşı karşıyayız. b-d kökünden gelen 'ibda' etmek fiili bir şeyi yoktan yaratmak anlamındayken, halaka fiili var olan şeylerden bir şey yaratmak anlamına geliyor. insanın ilk 'yaratılışını' allah 'halaka' fiiliyle karşılıyor. fakat meleklere 'beklemelerini' söylüyor. o henüz insan değil, bir beşer. ruh üflenmediği müddetçe secdeyi haketmiyor. ve şekillenişinin bitmesi ve ruhun üflenmesi de 'beklenecek' bir süreçle karşılanıyor. insanın yaratılması bir 'süreç'le ifade ediliyor.

Ayrıca yine dikkat buyurmak gerekir ki ayette “inni hâlikun" deniliyor. Fiil-i mazi yerine ism-i fail kullanılıyor. Bu bir sürece işarettir; "yaratmaktayım/yaratıcyım". Ve devamında meleklere "zamanı gelip de onu insan şekline -tesviye ettiğimde, seviyelendirdiğimde- soktuğumda, kıyam ve kıvamına getirdiğimde (sünnetullah icabı milyonlarca yıl süren yaratılış evresinden sonra) ve ruhumdan üflediğimde ona secde edin deniliyor.

Nitekim Allah çamurdan yarattığı ve sünnetullah icabı milyonlarca yıl boyunca şekillendirdiği bu beşer kendi istediği forma ulaştığında ona ruhundan üfleyip (yani insanı hayvanlardan ayıran ilahi kaynaklı vasıflarını bahşedip) onu insan haline getiriyor. Beşer insan olduktan sonra meleklerin secdesine mazhar oluyor. Bu ilahi vasıfların ne olduğu konusunda muhtelif görüşler serdedilebilir. Belki de kısaca “doğayı ve çevreyi tanıma yetisi” (bilinç), “karar alıp uygulayabilme yetisi” (irade) ve “işlevsel ve sanatsal eserler üretebilme yetisi” (yaratım?) olarak özetlenebilir.

Bu şekilde yaratım sürecinde gereken “kıvama” gelmiş olan beşere ruhun üflenmesinin ardından Adem ilk insan olarak karşımıza çıkıyor. Ve ilk insan nezdinde tüm insanlık Allah’ın yeryüzündeki halifesi tayin ediliyor:

"Hani, senin Rabbin melaikeye “Ben yeryüzünde bir halife tayin(inni ca’ilun) edeceğim” dediği zaman da şöyle sormuşlardı: “Yeryüzüne fesat çıkaran ve kan dökmekte olan birini mi atayacaksın; üstelik biz seni hamd ile tesbih ve takdis edip dururken?” (Sure-i Bakara, 30)

Hazret-i Allah, tekamül etmiş bu ilk canlılar içinden Hazret-i Adem'i peygamber ve ilk öğretmen olarak olarak seçmişti.

Ayet-i kerime'de görüldüğü üzere net bir şekilde Adem’in “seçildiği” ifade ediliyor. Gerçekten de kullanılan “inni cailun” ifadesine “inni halikun” anlamı vermek pek isabetli olmasa gerek. Kur’anda özellikle -beşerin değil- insanın “yaratılış” ve “türeyiş”inden bahsederken “inni halikun” yerine “inni cailun” kelimesinin kullanılması manidardır. Hatta bazı ayetlerde ilk yaratılışı ifade etmek için “halaka”, ondan sonraki gelişimi ifade etmek için ise “ce’ale” fiili kullanılmaktadır. Neden sizce? Adem, benzerlerinden oluşan bir topluluk içerisinde bulunmalı ki (ki bu topluluk başka beşerlerden de, ya da beşere benzer başka varlıklardan da oluşuyor olabilir) seçilme imkanı mevcut olsun. Aslında sadece bu ayet ve titizlikle incelememiz gereken Hz. Adem’in ikamesinden bahsederken (yaratım fiili yerine) “tayin etmek” fiilinin kullanılması dahi Hz. Adem’in ilk beşer topluluğu içinden seçilen ilk peygamber olduğunu ve onlara gönderildiğini ispata mukadderdir. O günün “bunu anlamlandıramayan” insanlığının aksine biz bilimsel araştırmalarımızla şimdi bu titiz tercihin tam olarak nereye koyulacağını kestirebiliyoruz. İşte bu da Kur’an’ın çağlar üstü olmasına enfes bir örneklik teşkil etmekte. Yine de devam edelim:

Beşeriyet arasında ilk insan olma şerefine eriştirilip peygamber olarak seçilen Adem’e “isimlerin” bilgisi veriliyor ve yeryüzünün halifesi ilan edilecek insanlığa rehberlik yapması maksadıyla Hz. Adem ilahi elde hazırlanıyordu.

"Ve Adem’e tüm isimleri öğretti" (Sure-i Bakara, 31)

Ayetteki "öğretti" kelimesinin aslı "talim”dir. Talim, kalıp olarak bir süreç içinde, aşama aşama öğrenmeyi ifade eder. Yeryüzünde Allah’ın iradesiyle Hz. Adem adım adım, yavaş yavaş terbiye ediliyor; isimleri öğrenerek, onun da ötesinde “eşyaya isim koyma yeteneğine” sahip olarak etrafındaki canlı ve cansız varlıkları anlamlandırıyor, yani kelimenin tam manasıyle “bilinç”e ulaşıyordu.

Bu sırada henüz yeryüzünde saklı bir bahçede bulunan Adem’e Allah her şeyi serbest bırakıp sadece tek bir ağaçtan yemesini yasak kılıyor. Şeytan ise Adem’i bu ağaçtan yemeye zorlayarak ilk günahın işlenmesine sebebiyet veriyordu.
Ancak şeytanın

"Rabbinizin sizi bu ağaçtan uzak tutması, başka değil, sadece siz (ondan yiyince) iki melek (gibi) olursunuz ya da ölümsüzleşirsiniz de ondandır"(araf 21)

şeklindeki tuzağına düşen Hz Adem ve Havva; sonuçta ilahi mizansen gereği içinde barındırıldıkları saklı bahçeden (cennetten) dışarı çıkarılıyor ve insan topluluğunun arasına geri gönderiliyorlardı.

Burada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, Adem’in cennette ölümsüzlük arayışına girmesidir. Bu ise ölümü daha önce tanıdığı anlamına gelir ki bu da Adem’in beşerken ölümle tanıştığı konusunda bize fikir verir. Zira Adem laboratuar ortamında yaratılmış dünyadan bihaber ilk, köksüz ve tek insan olsaydı henüz ölmeden ve ölen birilerini görmeden ölümü tanıması beklenemezdi. Ölüm gerçeği kendisine haber verilseydi bile tam olarak tanışmadığı bu kavramdan korkusu kendisini Allah’ın emrini çiğnemeye kadar götüremezdi.

Adem’in çıkartıldığı cennetin ise bizim bugün anladığımız manada uhrevi bir cennet olmadığı yönünde çok kuvvetli kanaatler vardır. Kuranda cennet toplam 147 yerde geçer; bunlardan 117’si uhrevi ve ebedi cennet için kullanılırken, 30 tanesi ise yeryüzündeki “güzel ve saklı bahçe” için kullanılır.

İslam alimleri arasında “okkalı” diyebileceğimiz pek çok isim bu ayette kastedilen cennetin uhrevi ve ebedi olan değil, aksine, dünya üzerindeki bir bahçe olduğu kanaatini taşırlar. Bu kanaate sahip olan kimselerin başında İbn-i Abbas, Vehb b. Mühebbih, Süfyan b. Uyeyne, İmam-ı Azam Ebu Hanife ve arkadaşları, İbn-i Kuteybe, Ebu Müslim el-İsfehani gibi meşhur İslam alimleri gelmektedir.

Prof. Dr. İsmail Yakıt “Kur’an’ı Anlamak” isimli kitabında bu iddianın delillerini şöyle sıralar:
1-Adem’in halife tayin edilmesi ayette de açıklandığı üzere yeryüzünde olmuştur.
2-Allah’ın adem’ i yaratıp sonra semaya çektiğine dair bir haber yoktur.
3-Ahiretteki cennete şeytan’ın girmesi veya orada olması düşünülemez.
4-Ahiretteki cennette yasak söz konusu değildir.
5-Ahiretteki cennette herhangi bir yükümlülük yoktur, teklifi bir yer değildir.
6-Ahiretteki cennette emre itaatsizlik söz konusu değildir.
7-Ahiretteki cennette zaten ebedilik vardır. ayrıca ölümsüzlük aranmaz. adem ise cennetinde ölümsüzlük arıyordu.
8-Ahiretteki cennette, yalan, vesvese, aldatma ve isyan yoktur.
9-Ahiretteki cennete girenlerin herhangi bir şekilde oradan çıkmaları söz konusu değildir.

Son olarak:
İnsanlar bir tek topluluk idi. Sonra Allah, müjdeleyici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. " (Sure-i Bakara, 213)

Ayette başlangıçta insanların tek bir topluluk olduğundan bahsediliyor. Peygamberlerin ise ancak böyle topluluklara “müjdeleyici ve uyarıcı” olmak üzere gönderildiğinden bahsediyor. Yani bir nevi Allah’ın peygamber gönderirken takip ettiği “sünnetullah” tarif ediliyor. Önceki ve sonraki ayetleri incelediğimizde spesifik bir ümmet/topluluktan bahsetmediği aşikar olarak karşımıza çıkıyor. Öyleyse bu genel geçer bir kaidedir ve peygamberler her zaman insan topluluklarına “müjdeleyici ve uyarıcı” olarak gönderiliyorlar. Bu bağlamda değerlendirdiğimizde Hz. Adem ise kendisiyle beraber ruh üflenip insanlaşmış kendi topluluğuna peygamber olarak geri gönderilmiştir.

Yani cennetten çıkan Adem, bağışlanmasının ardından, insanlara hak ve hakikati anlatmaya, onlara rehberlik etmeye, onları Yaratan’a kulluğa davet etmeye başladı. Böylece yeryüzünde insanoğulları için kıyamete kadar sürecek imtihan süreci başlamış oldu.

Görüyorsunuz bu şekilde okunduğunda Kur’an’daki pek çok ayet eskisinden daha tatmin edici bir şekilde anlamlanıyor. Çağlar ve devirler üstü olduğunu iddia ettiğimiz Kitab’ımızı belirli devirlerin idrakine ve yorumlarına hapsetmek bu dine ve tüm kutsaliyetine yapılmış en büyük ihanet değil midir? Peki o devirlere ve yorumlara hapsolmuş mü’minler kendi topluluklarına da büyük bir zarar vermiş olmuyorlar mı?
Anlatmak ve ispat etmek istediğim şey Kur’an’da “evrim teorisinin yazması” değil, bundan çok daha öte. Ben diyorum ki; Kur’an, bugüne kadar “evrim teorisi yoktur” şeklindeki iddialara argümanlık teşkil ettiği gibi, pekala, evrim teorisine göre de anlamlandırılabilir. Bugünkü bir kısım müslümanın bundan bihaber olması eskilerin de haberi olmadığı manasına gelmiyor. Darwin'den bin yıl önce doğal seleksiyondan söz eden Birûni, tüm canlıların tek bir atadan türeyip geldiğini Kitabu'l-Hayavan'da açıkça yazan Câhız, yine ortak ata ve tekamülü anlatan Nazzam, yine yaratılışın evrim şeklinde olduğunu ayet ve doğadan yaptıkları gözlemlerle eserlerinde açıklamış olan ibn-i Sina, Cabir bin Hayyan ve Mukaddime'sinde direkt insan evrimini anlatan ibn Haldun ve daha bir çok İslam alimi evrim kuramının daha ilkel formlarını pekala bina etmişler.

Bugün dillendirdiğimiz bu iddia bize ve çağımıza özgü bir yorumlama tarzı değil. Bunun aksine gerek tarihsel süreçte gerek bugün olmak üzere pek çok Müslüman düşünür zaten aynı teorinin temellerini inşa etmiş bulunmakta. Batı’ya öykünmek ya da psikolojik aşağılık duygusundan kurtulmak için değil, “böyle bir yorumun da mümkün, hatta daha tutarlı olduğu” için böyle bir yorumlamaya girişmemizin en büyük kanıtı işte bu alimlerdir. Ayetleri hakkıyle okuduğumuzda en ufak bir pürüzün bile çıkmaması bir yana, bizden daha önce tarihsel süreç boyunca bunu görebilmiş İslam alimleri de pekala bulunmaktadır. Öyleyse bugün basit bir “zaten Kur’an’da yazıyordu bu” hezeyanından çok daha öte, Kur’an’da gerçekten açık açık yazan ve Batı’nın dillendirmesinden daha önce de keşfedilmiş kimi hakikatlerden bahsediyoruz.

Öte yandan benim şahsi kanaatim ise Kur’an’ı bilime yem etmekten ısrarla kaçınmamız gerektiği yönünde. Muhakkak ki Yüce Allah’ın mutlak hakikatler dizgesi olarak şekillendirdiği bu kutsal kitap doğru yorumlandığı ve ufuklar genişletilerek bakıldığı takdirde kesinlikle hiçbir bilimsel gerçeğe aykırılık teşkil edemez. Fakat bugün bilimsel açıdan geri kalmış İslam dünyası Batı’nın bilimsel iddialarına
Kur’an’a dayanarak muhalefet ettiği takdirde ister istemez bazı çukurlara yuvarlanabilme tehlikesi de karşımıza çıkıyor. Kur’an’da nasslarla sabitlenmemiş tevile açık müteşabih ayetlerden yola çıkarak bilimsel iddiaları ispatlamak veya reddetmek yerine, bu ayetlerin devrin idrakine göre her çağda, her okuyuşta tekrar tekrar şekillendiğini ve anlamlandığını göz önünde bulundurarak çok daha ihtiyatlı bir yaklaşım izlememiz gerekiyor. Neticede Kur’an her şeyden önce bir bilim kitabı değil, bir hidayet kitabıdır. Bu kitabı aslî formundan kopararak bilimsel yargılamalara “meze” yapmak hiçbir müslümanın harcı olmamalıdır. Kur’an’la (nassla sabit olmadığı taktirde) hiçbir bilimsel gerçek ispatlanamamalı, hiçbir bilimsel gerçek reddedilememelidir. Elbette elimizdeki böyle bir hazineden ilham alarak bilimsel araştırmaya girişmekte herhangi bir beis yok, fakat tevile müsait ayetlerden yola çıkarak, “kendi düşük idraklerimizi ve mecburen devre uygun kalan çağlar aşamayan okuyuşlarımızı” hiç hesaba katmadan bilimsel konular hakkında Kur’an kaynaklı bir “atıp tutma” her şeyden önce hak dine ve hak davaya verilen zarar şeklinde tezahür etmektedir.

Öyleyse Kur’an kendi öncelikli vazifesine döndürülmeli; yatay düzlemde ahlak ve dikey düzlemde adaleti emreden, bunların parametrelerini belirleyen, hidayete erdirici mucizevi bir kitap olarak anlam dünyamızda tekrar tanımlanmalıdır. Kur’an’ın esas içeriğine dikkat kesilmeli; “nasıl varolduğumuz” hakkında envai çeşit teori ortaya atan Batı’nın karşısına “neden varolduğumuzu” açıklayan yegane kaynak olarak Kur’an ikame edilmelidir.

Hiç yorum yok: