6 Ekim 2009 Salı

Batı Toplumuyla Orta Doğu Toplumunda Siyaset Kurgulanması Esnasında Çıkan Uyuşmazlıklar

Dikkat edilmelidir ki ülkemizde sağ-muhafazakar kitle kendisine taban olarak fakir ve sömürü çarklarında eritilen köylü ve işçileri edinirken, komunist hareketler ise daha çok üniversitelerde müşahede edebileceğimiz ufak burjuva çocuklarıyla toplumsal sahada gerçeklik bulmaktadır. Sosyal teorilerin aksine sömürünün odak noktası ve esas hedef kitlesini teşkil eden işçi ve köylüler sosyal sınıflarını kimliksel bir aidiyet çerçevesinde bayraklaştırmamakla, bunun yerine ısrarla milli veya dini aidiyetlerine mutabık siyaset kurgularına prim vermektedir. Ve yine batıda gerçekleşenin ve sosyal teorilerin beklentilerinin aksine (bilhassa mürekkep yalamış) burjuva sınıfından gençler ise kendi sınıflarına mügayir olan komunist ideolojinin bayraktarlığı vazifesini eda etmektedirler. Kanaatimce bu bayat tespitte de çok net bir şekilde billurlaşan bu realite, Ortadoğu Toplumlarının siyaset algısıyla batılı filozofların batı toplumlarına göre kurguladığı siyasetin çatışmasından ibarettir.

Nacizane analizimize başlarken dikkatinizi çekmek istediğim en önemli nokta batılı düşüncenin kendi tarihi üzerine eğildiğinde karşısına her zaman sınıf çatışmalarının çıkmasıdır. Daha eskileri boşversek bile Roma İmparatorluğu'nu kuran iki (milli?) sınıfın (Plebler ve Patriciler) kendi aralarında çatışagelmesinden Fransız İhtilali'ne ordan da marksizme kadar batının toplumsal ilerlemesi sınıfların çatışması üzerine temellenmiştir. Ve sınıf çatışmaları da tabiatı itibariyle sosyo-ekonomik temelli çatışmalar olmak durumundadırlar. Bunun aksine orta doğu toplumlarını incelediğimiz zaman tarih boyunca bütün mücadele ve çatışmaların sosyo-ekonomik temelden çok, sosyo-kültürel temel üzerinde yürütüldüğüne tanıklık edebiliriz.

Yani Batı siyaseti sosyo-ekonomik temelde kurgularken, ortadoğuda siyaset sosyo-kültürel temeller üzerine inşa edilir.

Bu bağlamda tekrar düşündüğümüzde batılı siyaset ve sosyoloji kurgularının tezahürleri konumundaki kapitalizm ve komunizm sosyo-ekonomik düzlemde at koşturan ideolojilerdir. Fakat ortadoğulu toplumlardaki iktidar yarışı batının aksine (istisnalar hariç) sosyo-ekonomik değil sosyo-kültürel temelde dillendirildiği için mezkur ideolojiler bu toplumun idrakine epey yabancı kalmaktadırlar.

Çünkü batının aksine ortadoğuda (kimi batılıların doğu despotizmi olarak literatüre kazandırdığı) daha mutlakiyetçi bir yönetim ve siyaset tarzı hakimdi. Bu siyasaya muhalefet ise yine sosyo-ekonomik değil sosyo-kültürel değerler ve kimliksel aidiyetler üzerinden temellendirilmiştir. İslam Coğrafyası'nın en büyük kavgalarından biri olan şia ve ehl-i sünnetin mücadelesi neresinden tutarsak tutalım bir sınıf çatışması ya da ekonomik haksızlığın doğurduğu bir mücadeleden çok ihlal edildiği iddia edilen sosyal bir hakkın (halifelik) tazmin edilmesi talebiydi. Yani sosyal değerlerle temellenmişti. Yine erken dönem islam coğrafyasının toplumsal yapısını keşfe çıktığımızda gerek Yezid bin Velid önderliğindeki ayaklanmanın, gerek Zeyd bin Ali'nin ayaklanmasının, gerek geri kalan bütün ayaklanmaların (sosyo-ekonomik sebepler elbette etkin olsa da) daha çok sosyo-kültürel sebeplerle baş gösterdiği müşahede edilebilir.

Sınıfların ve ekonomik sömürünün Ortadoğu'da siyaset kurgulanmasında neden etken olmadığı sorusu muhakkak ki cevaplanmaya muhtaçtır. Buna pek çok cevap da verilebilir. Ortadoğuda tarihin hiç bir döneminde batıdaki kadar yıkıcı bir feodalizme, batıdaki kadar sömürücü bir burjuvaziye tanıklık edilmediği söylenebilir. Ortadoğuda batıdakinin aksine bölünmüş değil kuvvetli ve tek bir iktidarın varlığından söz edilebilir. Ama konumuz bu değil.

Neticede bu bir gerçeklik ki bu coğrafyada yaşayan insanlar siyasal görüşlerini sınıfsal aidiyetlerine ya da ekonomik taleplerine göre değil, sosyal bir takım aidiyetlerine, dinsel bağlarına ve son olarak da milli kimliklerine göre belirlemektedirler. Ülkemizde taban kazanmaya çalışan komunistler bu realite üzerine "sınıf bilincinin oluşmamış olduğundan" yakınırlarken, kimi çevreler ise Türkiye'nin sınıfsız, kaynaşmış, homojen bir kitle olduğu konusunda diretirler. Oysa ikisinin de aksine Türkiye toplumu tarihsel anlamda bir sınıflaşmaya şahit olmamışsa bile bugün Türkiye Cumhuriyetinin kurulması ve batılı sistemlerin tam manasıyle ithal edilmesi sonucunda gerçek anlamda bir sınıflaşma söz konusudur. Öyleyse komunistlerin söylediği gibi Türkiye'de sınıfların varolmasına rağmen sınıf bilinci eksiktir. Fakat yine bazı çevrelerin dillendirdiği gibi de Anadolu toplumu bugüne değin batılı anlamda bir sınıflaşmadan habersizdir ve tam da bu sebepten sınıf bilincinin oluşması sancılı bir süreç halini almaktadır.

Bu bağlamda Türkiye toplumunu tekrar incelemeye çalıştığımızda, ister istemez komunizmin bile sınıf değil kimlik ve değer temelli tabanlandığını görmekteyiz. Yukarıdaki örneğimizde belirttiğimiz üzere komunizm fikrinin savunucuları aslında sömürülen sınıflardan çok sömüren sınıflara ait olmalarına rağmen; komunizmi "özgürleştirici, eşitleştirici, adil" bir fikir olarak görmelerinden ötürü; yani komunizm "kimliği"ni kendilerine yakıştırmalarından ötürü komunist ideolojinin savunucuları haline gelmektedirler. Bu bakış açısıyla yolumuza devam edersek işçi ve köylülerimizin de muhafazakar olmalarının sebebi kesinlikle edinilmiş "sosyo-ekonomik" sınıfı muhafaza etmek değil, daha çok kendilerini tanımladıkları kimliksel aidiyetlerini kaybetmemenin amaçlanması olarak değerlendirilmelidir. Öyleyse Türkiye de kurgulanan siyaset, her şeye rağmen batılı anlamda bir sınıf çatışması şeklinde değil; tam manasıyle ortadoğulu anlamda bir değer ve kimlik çatışmasıdır. İnsanları belirli siyasi oluşumları desteklemeye iten temel saikler sosyo-ekonomik değil; sosyo-kültürel, kimlik temelli ve değer tabanlıdır.

Öyleyse Türkiyede komunist hareketin kuvvet kazanamamasının, Türkiyede ve Ortadoğuda kuvvet kazanan komunist hareketlerin ise batılı formlardan farklı biçimlerde tezahür etmesinin sebebini bu toplumsal/tarihsel uyuşmazlıkta aramak gerekir. Arap ülkelerinde görülen komunist hareketlerin baasçılık şeklinde dezenforme olarak siyasi sahada temsil edilmeleri, Türkiyedeki komunist hareketin ise asla hedef kitlesine ulaşamaması, bir grup üst sınıf tarafından "kimliksel" alanda sahiplenilmeleri sonucu siyasi sahnede yer bulabilmeleri buna bağlanmalıdır.

Aynı şekilde bu toprakların sosyolojik kodlarını keşfetmeye çabaladığımızda karşımıza tüm siyasi düşünce ve hareketlerin yine "kimlik" temelli hayat bulduğu çıkmaktadır. Bab-ı Ali'ye ömründe görmediği muhalefeti bahşeden İttihat ve Terakki Cemiyeti ekonomik değil, sosyal temeller üzerine mebniydi. Osmanlı'yı düşman ilan ederek yeni bir devlet kuran kemalizm Osmanlı'dan sadece sosyo-kültürel bazda ayrılmıştı. Kemalist modernleşmeyle islamî modernleşme (bugün chp ve akp/fethullah gülen hareketi şeklinde cismanileşti) bugün mutabık oldukları değerlere rağmen(muasır medeniyetler seviyesine ulaşma çabası) "kimliksel alanda" büyük bir savaş vermektedirler. Marksist olarak filizlenen PKK, ister istemez sınıf ayrımına ve ekonomik sömürüye karşı olan muhalefetini geri plana itip, Kürt kimliğinin kabul edilmesi gerektiğini ifade eden bir harekete dönüşmüştür. Yani sosyo-ekonomik temellerini ve taleplerini geri plana itip, bu coğrafyada hayat bulabilmek maksadıyle, sosyo-kültürel temeller üzerinde yükselmeye başlamıştır. Sistemin ezelden ebede dek mücadeleye yemin ettiği toplumsal muhalefet (din temelli ve etnik temelli olmak üzere) yine sosyo-kültürel düzlemde tezahür etmiştir. Bunlara bağlı olarak da günümüzde 68'liler kuşağı olarak anılan Türkiye Sosyalist Hareketi dahi, her ne kadar talepleri ve eylemleriyle sosyo-ekonomik bir seslenişte olsalar da, örgütlenmeleri ve tabanlarının niteliği bakımından incelendiğinde kesinlikle sosyo-kültürel bir nitelik kazanmıştır. Proleterya'nın aksine küçük burjuva tarafından oluşturulması ve yaşatılması bunun en büyük delilidir.

Öyleyse özelde Türkiyede, genelde Ortadoğu ve İslam Ülkeleri'nde siyaset sosyo-ekonomik değil, sosyo-kültürel temeller üzerine mebnidir. Sosyo-ekonomik sahada örgütlenen beynelmilel komunizm bile, Türkiyede ancak kimliksel ve değer tabanlı bir aidiyetle sahiplenilmektedir. Bunun da ötesinde kendisine karşı yöneltilen muhalefet ısrarla değer ve kimlik temelli olmaktadır. Komunistlerin aile mefhumunu ortadan kaldıracak olması(!), komunistlerin Kürt ayrılıkçılara destek vermesi, komunistlerin din müessesesine düşman olması kendilerine karşı direnilmesinin en büyük sebebidir. Türkiye marksizmi Arap ülkelerindekilerin aksine bu değer ve kimliklere (milli ve dini kimlikleri kastediyorum) karşıtlığını ilan ettiğinden dolayı evrensel komunizmle eş bir özellik gösterirken asla iktidar da olamamıştır. Fakat toplumda yerleşik değer yargılarına muhalefet etmeyen, aksine bunları benimseyen marksist temelli hareketler (yine sosyo-ekonomik yönünden çok sosyo-kültürel yönleriyle) arap halkları tarafından benimsenmiş ve uzun bir dönem boyunca bir çok arap ülkesi baasçı partiler tarafından idare edilmiştir. Fakat ısrarla taviz vermekten kaçınan Türkiye Marksizmi de kendi kitlesini ancak ve ancak burjuva çocuklarından oluşturabilmekte, asla proleteryaya tam manasıyle erişememekte, öyleyse yine sosyo-ekonomik taleplerin dillendirilmesi ve sınıfsal eşitsizliğe bir isyandan çok "albenisi olan bir kimliğin benimsenmesi" şeklinde tezahür etmektedir. bugünün marksistleri ekonomik çarklar altında ezilenler değil, kimsenin ekonomik çarklar altında ezilmemesi gerektiği aydınlık fikrini benimseyenlerdir. Öyleyse, bugünün marksistleri sınıf temelli değil, yine kimlik temelli örgütlenmişlerdir. Bugün Türkiyede marksist hareket proleteryanın sömürüye ve burjuvaziye karşı başkaldırması değil, tam aksine, bazı ufak burjuvazinin birşeylerin yanlış gittiğini görerek marksist elbiseyi sırtlarına geçirmelerinden ibarettir. Nitekim bu elbise okuyup yazanlar için çok çekici olabilmektedir. Yani bu tercih de sınıf temelli değil, kimlik ve kültür temellidir.

Dediğimiz gibi, özelde Türkiye genelde ise Ortadoğu ve İslam ülkeleri siyasetlerini kimlik ve değer bazlı kurguladıkları gibi, kendi içinde kurgulanan bütün siyaseti de ısrarla sosyo-kültürel düzleme çekmektedir. Sosyo-ekonomik sebep ve gayelerle şekillenen hareketler dahi ister istemez bu topraklarda siyaset yapabilme kaabiliyetlerini arttırmak maksadiyle sosyo-kültürel düzlemde kendilerini tekrar tanımlamaya muhtaç kalmaktadırlar. Batıya gelirsek; Batı ise bunun tam aksini yapmakta; din de iktidar da sermaye de sınıflaşmaya sebebiyet vermekte ve batıda "değer ve kimlik temelli" kurgulanan tüm siyasetler neticede sosyo-ekonomik çatışmanın çeşnisi olmak mecburiyetinde kalmaktadırlar. Sözgelimi bizdeki "İslamcılık Hareketi"ne mukabil olarak okunabilecek batılı dincilik bizdekinin tam aksi bir nitelikte, yine sosyo-ekonomik düzlemde yine (devr-i vaktinde) edinilmiş bazı sınıfsal çıkarların muhafazası şeklinde tezahür etmektedir.

Öyleyse Ortadoğuda siyaset sosyo-ekonomik değil, sosyo-kültürel değerler katmanından yapılmakta, sosyo-ekonomik temelli ideolojiler de kendilerine siyaset alanı açmak için kültür ve kimlik temelli düzleme gelmek mecburiyetinde kalmaktadır. Ve yine öyleyse sürekli dillendirilen, sürekli dillendirilmekten ötürü bayatlamış "yerli olmayan ideoloji" kavramı tamamiyle doğru olup kültürel kodlarımızın taban tabana mügayir olduğu batı toplumunda doğmuş ideolojiler bizim topraklarımıza geldiklerinde kimi değişikliklere maruz kalmak mecburiyetindedirler. Nitekim tarihsel süreçte komunizm örneğinde müşahede edebileceğimiz gibi bu topraklarda aktif olmak isteyen düşünce ve fikir akımları "kimlik ve değer temelli bir örgütlenmeye" kesinlikle muhtaçtırlar. Aksi taktirde halk tabanlarında hiç bir ses bulamamakta, sadece entelektueller arasında "parlak bir fikir" olarak değiş tokuş edilebilmektedirler.

Hiç yorum yok: