Hayat bir “farklılık” yarışıdır aslında. Maddî ölümsüzlüğe ulaşamayan insanoğlu, fikrî ölümsüzlüğü talep etmeye başladığında, geri kalan milyonlarca insandan “farklı” olmanın, tüm dünyanın arasından asırlar boyunca hatırlanacak kadar öne geçebilmenin yarışı başlar tüm acımasızlığıyla. Nice şairler, nice ozanlar, nice bir emriyle binler kelle önüne yığılan bey’ler bu yarışta mağlup olurken, Ömer Hayyam bu toprakların çıkardığı, sonsuzluğa adını kazımayı başarabilmiş sağlam bir figürdür…
Çağının en önde gelen matematikçilerinden ve astronomlarından olmasının yanında nesilleri aşan felsefi görüşüyle bugün dahi “isyan” temasını kullananlar için önemli bir simgedir Hayyam. Kendisinin yazdıklarının yanında, ismine atfedilen yüzlerce rubai’yle asırları önüne katarak ilerlemekte sanı. Öyle ki bizzat kendisinin yazdığı 158 rubai olduğu tahmin edilirken, otoritelerden çekinildiği için altına “Hayyam” imzası atılmış olan, asırlardan beri dilden dile dolaşarak günümüze ulaşıp bu kültür havzasını zenginleştiren bini aşkın rubai var bugün. Tıpkı Nasreddin Hoca gibi simgeleşerek bugüne gelen Hayyam için; halk arasında rubailerinin bu kadar muğlak kalmasının, bu kadar çeşitlenerek orjinallerinin ancak çok titiz araştırmalar sonucunda belirlenebilmesinin bir onur olduğunu tahmin edebiliyoruz…
Hayyam, 18 Haziran 1048’de bugün kuzeydoğu İran’da kalan Nişabur yakınlarında, bir çadırcının oğlu olarak dünyaya geldi. Nitekim Hayyam kelimesi de lügatta çadırcı demektir. Babasından devraldığı bu lakabı, tüm rubailerinde ve bilimsel çalışmalarında takma adı olarak kullanmıştır. tıp, fizik, astronomi, cebir, geometri ve yüksek matematik alanlarında önemli çalışmalara imza attı. Öyle ki, zamanın bütün bilgilerini bildiği söylenirdi. Ancak yaptığı çalışmaların çoğunu kaleme almadı ve kendi isminden koparak tüm tarihe mal olmalarına sebebiyet verdi. Oysa Hayyam, çokça duyduğumuz teoremlerin isimsiz kahramanıydı. Mesela bilinmeyen manasındaki x kavramını, celali takvimini o icat etmiştir.
İlk gençliği ve öğrenciliği hakkında günümüz tarihçilerine göre pek muğlak kalan çeşitli rivayetlerden bahsedilir. Şüphesiz bunların en meşhuru –bilginin doğruluğu tarihlerin çakışmamasından dolayı pek mümkün görünmese de- Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın aynı medresede okudukları ve sıkı birer arkadaş oldukları yönünde olandır. Rivayete göre bu üç meşhur simâ, hocalara kök söktüren bu üç deha, geleceği şekillendirecek olan bu üç bilge, ilk gençlik yıllarında aynı medresede meşhur alim Muvaffakeddin Abdüllatif ibn el Lübadîn rahle-i tedrisatından geçerek yetişmişlerdir. Hatta denir ki, bir gün aralarında “en büyük olacaklarına” dair yeminleşmişler. Anadolu’da herhangi bir vilayette size dilden dile dolaşan bu rivayetten bahsettikten sonra keyifle cigarasının küllerini silken herhangi bir yaşlı adam, ağır bir aksanla devam edecektir: “ve olmuşlar da” diye. Nitekim olmuşlardır da… Nizamülmülk, koca Selçuklu’nun Sadr-ı Azam’ı, Sabbah tarihin en büyük teröristi, Hayyam ise ismi asırlarla yarışan büyük bir filozof ve matematikçidir artık.
Aynı asırda yaşamış birçoğunun aksine Hayyam’ın doğum tarihi net olarak bilinmektedir çünkü kendisi takvim ve hesaplamalarda çok maharetli olduğundan, kendi doğduğu tarihi günü gününe çıkartmıştır. Öyle ki yılbaşı 21 Mart’a (Nevruz’a) denk gelen güneş yılına göre düzenlenmiş bir takvim dahi tasarlamıştır. Bu takvim Büyük Selçuklular döneminde Celalettin Melikşah tarafından devletin resmi takvimi olarak ilan edilip uygulamaya konulmuştur. Bugün kullandığımız Gregoryan takvimi 3330 yılda bir gün hata verirken, Hayyam’ın tasarladığı “Celalî Takvimi” 5000 yılda bir gün hata vermektedir. Fakat ne yazık ki Sultan Melikşah’ın ölümünün ardından bu takvim tedavülden kaldırılarak tarihe gömülmüştür.
Keza bugün fen ve matematik derslerinde iç içe olduğumuz “x” kavramının da çıkış sebebidir Hayyam. Çalışmalarını yaparken bilinmeyenler yerine “şey” ifadesini kullanan Hayyam’ın bu tercihini, ismi tarihin tozlu sayfalarında kaybolmuş bir İspanyol bilim adamı aynen alarak İspanya’ya taşımıştır. Tabi İspanyolcaya ve Latin harflerine geçtiğinde bizim “şey”de şekil değiştirerek, “xay” ifadesine dönüşmüştür. Sonra zamanla sadece “x” kalmış ve o günden bu güne dek “x” harfi bilinmeyen kavramıyla özdeşleşmiştir. Ayrıca bugün “Pascal Üçgeni” olarak okullarımızda öğretilen açılımın gerçek sahibi de Ömer Hayyam’dır. Tarihte ilk onun çalışmalarında bu açılıma rastlanmasına rağmen “tarihi kazananlar yazar” ilkesi uyarınca tüm dünyada Pascal Üçgeni yahut Binom Açılımı olarak anılan bu açılım da bu medeniyet havzasının tüm dünyaya hediye ettiği değerlerden biridir esasen…
İnsanlığa armağan ettiği bu bilimsel hizmetlerinin yanında, Hayyam’dan, hayat felsefesiyle, dünya görüşüyle, kendine özgü din algısıyla, ve ifade sanatındaki müthiş kabiliyetiyle bahsetmek isteriz.
bir elde kadeh bir elde kuran,
bir helaldir işimiz bir haram.
su yarım yamalak dünya da,
ne tam kafiriz ne tam müslüman.
cennette huriler varmıs kara gözlü,
içkinin de oradaymış en güzeli.
desene biz tam cennetlik olmusuz,
bak bir yanda şarap diğer yanda sevgili.
Hayyam; Birçok bilim adamınca Batıni, Mutezile anlayışlarına dâhil görülür. Evreni anlamak için, içinde yetiştiği İslam kültüründeki hakim anlayıştan ayrılmış, kendi içinde yaptığı akıl yürütmeleri –ama doğru, ama yanlış- eşine az rastlanır bir edebi başarı ile dörtlükler halinde dışa aktarmıştır.
Şairin, o meşhur rubailerinde, dünya, varoluş, Allah, devlet ve toplumsal örgütlenme biçimleri gibi hayata ve insana ilişkin konularda özgürce ve sınır tanımaz bir şekilde akıl yürüttüğü görülmektedir. Akıl yürütürken ne içinde yaşadığı toplumun ne de daha öncesi zamanlarda yaşayan toplumların kabul ettiği hiçbir kurala/tabuya bağlı kalmamış, kendinden önce yaşayanların insan aklına koymuş olduğu sınırları kabullenmemiş, bir anlamda dünyayı, insanı, varoluşu kendi aklıyla baştan tanımlamış; bu nedenle de çağını aşarak "evrenselliğe" ulaşmıştır. A
ncak unutmamak gerekir ki Hayyam'ın yaşadığı dönem, kendisi gibi çağları aşan ve tarihin gördüğü en büyük düşünürlerden birini yaratacak sosyo-kültürel altyapıya sahipti. Kendi tarihinin belkide en aydınlık dönemlerini yaşayan İslam dünyasında felsefenin hakettiği ilgiyi gördüğü, Selçuklu saraylarında ise sentez bir Ortadoğu kültürü (Türk-Hint-Arap-Çin-Bizans) oluşmaya başladığı bir dönemde yaşayan düşünür, böylece nispeten yansız ve bilimsel bir öğrenim görmüş, müslüman fakat felsefeyi günah saymayan bir toplum içinde özgürce felsefe ile ilgilenebilmiştir.
Ben olmayınca bu güller, bu serviler yok.
Kızıl dudaklar, mis kokulu şaraplar yok.
Sabahlar, akşamlar, sevinçler tasalar yok.
Ben düşündükçe var dünya, ben yok o da yok.
Bir damla şarap Tus saraylarına bedel, Keykubad’ın,
Keykavus’un tahtından güzel
Sabaha karşı âşıkların iniltisi
İki yüzlü softanın ezanından güzel
O devrin usûlü uyarınca Hayyam’da bir devlet büyüğünün koruması altında sanatını ve araştırmalarını devam ettirmesine rağmen çağdaşlarının aksine sözünü hiç saklamamıştır.
Arkasında bizzat Sultan Melikşah olmasına karşın rubailerinde sultanlar, saraylar ve tahtlar hakkında atıp tutabilecek etkinliğe, cesarete ve saygınlığa sahip ender insanlardan biriydi.
Hayyam, gerek rubaileri ve ahali üzerinde bıraktığı tesiriyle, gerek bilimsel çalışmaları ve insanoğluna kazandırdığı yeni tekniklerle hatırlanmaya, yad edilmeye, tanınmaya değer birisi olduğunu ispatlamıştır. Felsefi düşünceleri ve din hakkındaki çıkarımları –gerek doğru gerek yanlış- şüphesiz ki etkili bir dille anlatılmış ve yüzlerce yıldır bu toprakla yoğrularak bizi biz yapan ögelerden biri haline gelmiştir.
Hayyam; Tarihin savaşlar, isyanlar, fetihler ve işgallerle dolu koridorlarından geçerken sakîlerin kadehlere cömertçe şarap doldurduğu bir istirahatgâhdır artık…
Dostlar, bir gün, sözleşip bir yerde birleşin;
Oturun sofrasına dünya cennetinin;
Saki doldururken kadehleri cömertçe,
İçin bir kadeh de zavallı Hayyam için!
İsyan edip, karşında duracağım; nerdesin?
Karanlığı, ışığa yoracağım; nerdesin?
İbadete karşılık, cenneti alacaksam;
Bağış mı, ticaret mi; soracağım; nerdesin?
Kör cehalet çirkefleştirir insanları!
Suskunluğum asaletimdendir...
Her lafa verecek bir cevabım var...
Lakin bir lafa bakarım laf mı diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye...
1 yorum:
Okul dergisi için kaleme aldığım bir inceleme. Eğer mevzu ilginizi çekmiyorsa, okumaya değmez. Çekiyorsa zaten yazanları biliyorsunuzdur yine okumayın. Ismarlama sanat bu kadar birader =)
Yalnız fazla methetmişiz be?..
Yorum Gönder